Kategoriler
matbuat

Ahmet Davutoğlu İktidara Alternatif Olabilir mi?

Neden Ahmet Davutoğlu’nu yazıyorum? Bunun hususi bir sebebi olmalı. Siyasetin ve siyasetçilerin maziye kıyasla yozlaştığı milenyum çağında Ahmet Davutoğlu siyasi ahlâkını ve omurgalı duruşunu muhafaza edebilen nadir siyasetçilerden.

Her yaklaşımına ve fikrine katılmıyorum elbette ancak Davutoğlu’nu bilhassa da dış politika konularında eleştirenlerin son derece haksız olduğu ve kuyruk acısıyla düşmanlık ettiği fikrindeyim.

Bu tarz yaklaşımlarda bulunanların eleştiri getirmekten çok hasmane hareket ettiğini söylemek zor olmasa gerek. Çünkü Ahmet Davutoğlu iktidar muhalefet fark etmeksizin günümüz siyaset zeminindeki yozlaşmayı benimsemiyor. Türkiye’ye ahlâklı ve fedakârlık gerektiren bir siyaset teklif ediyor. Birtakım kimseler Ahmet Davutoğlu’na yaklaşımlarında sınıfsal, pozisyonel ve dinsel cihetten bir husumet ve kabızlık içinde. Elbet, Davutoğlu’nun dört dörtlük olduğunu iddia ederek bunu söylemiyoruz.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun iktidara alternatif olması ve kadrolarını hükümete getirmesi şüphesiz ki sokaktaki vatandaşların teveccühüne bağlı. Bu anlamda, Gelecek ve Saadet Partilerinin bir araya gelmesini ve ortak grup kurmasını hem ilkesel anlamda hem de güçleri birleştirme açısından çok değerli ve kıymetli buluyorum.

CHP hâlen tüm çabalarına rağmen gerçek bir iktidar alternatifi olabilmiş değil. Ne kadar mesafe katedilmiş olursa olsun CHP toplumun her kesimiyle hakiki ve samimi bir şekilde kucaklaşamıyor. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş cumhurbaşkanlığı için sivrilen siyasetçilerden ancak vatandaşın nazarında yeterli ‘güvenirliğe’ ve ‘ehliyete’ sahip değiller.

Siyaset son zamanlarda çokça popüler olduğu şekilde ‘reklam ajanslarının stratejilerine’ sıkıştırılmamalı. Özellikle İstanbul’da Ekrem İmamoğlu kendini ‘reklam ajanslarına’ teslim etmiş vaziyette. İYİ Parti ve kısmen Ak Parti de aynı şekilde. Türkiye’de siyasetin 90’lı yıllardaki retoriğine dönmesinin iktiza ettiği kanaatindeyim. Bunu menfi anlamda söylemiyorum çünkü 90’lı yıllar Türkiye’nin sıkıntılı ve zor zamanlarıydı. Ancak 90’lı yıllarda siyaset retoriği entelektüel açıdan daha mümbit ve zekiceydi. 90’lar Türkiye’si bu kadar ayrışmamıştı ve daha geniş bir toplumsal mutabakat mümkündü. O günlerde siyaset yapan aktörlerin kullanabileceği ve büyük paralar akıtabileceği reklam ajansları bu yaygınlıkta elbette yoktu. Bu sebeple, Türkiye’de siyasetin ve siyasetçilerin tanıtımının ve siyasal politika geliştirmenin 90’larda olduğu gibi parti içi inhouse stratejisiyle yapılmasını gerektiğini düşünüyorum. Ruhsuz reklamlar yapılacağına amatör işlerle hazırlanmış reklamlar efdaldir. Siyaset yaparken amatörlük daha kıymetlidir.

‘Reklamcılık’ şiiri öldürür. Şiirin olmadığı yerde de siyaset olmaz. Reklam tabii ki bir gerekliliktir ancak ‘reklam’ işinde ‘inanmışlık’ ve ‘samimiyet’ lazımdır. Reklamcılığa karşı değilim ancak siyasette ‘profesyonel reklamcılık’ siyasetin amacını inhiraf ettirir.

Türkiye’de bugün siyasetçiler arasında Ahmet Davutoğlu’ndan daha samimi ve fedakâr bir iktidar alternatifi yok. Gelgelelim, Gelecek Partisi kadroları yarın seçim olsa ve iktidara gelseler ‘işi kotarabilecek’bir genişlikte, çeşitlilikte ve kalifikasyonda değil. Elbette bu kritiğimden müstesna olan istisnalar var ancak özellikle nitelik ve popülerlik açısından Gelecek Partisi’nin kadrolarını güçlendirmesinin icap ettiğini açık yüreklilikle ve samimiyetle söylemem gerekiyor.

Aslına bakılırsa, siyaset muhalefet olarak da yapılabilir. Doğru dürüst ve ahlâklı siyaset yapmak muhalefette de mümkün. Fakat Türkiye gibi ‘gücün egemenliğinin’ olduğu bir ülkede bunun meşakkatli olduğunu biliyorum. Ancak siyaseti muhalefet olarak yapma iradesi gösterebilmenin mümkün ve ilkesel anlâmda önemli olduğunu düşünenlerdenim.

Siyasal partiler muhalefet olarak iktidarın eksiklerini eleştirmenin ötesinde kısıtlı imkânlarla ve kreatif fikirlerle halka hizmet götürebilir düşüncesindeyim. Muhalefette olmak demek Türkiye gibi bir ülkede ‘iktidarda değilseniz hiçbir hizmet yapamıyorsunuz’ gerekçesinin arkasına saklanmak olmamalıdır.

Ancak bu tabii ki bambaşka bir vizyon ve perspektif gerektirir. Küçük ama hakiki mânâda özgün ve kaliteli bir siyaset ortaya koyabilen ‘butik parti’ modeli benimsenebilir.

‘Butik Parti’ kavramını siyaset bilimi teorisi açısından ortaya atıyorum. Küçük bir entelektüel çekirdeğe sahip ve nitelikli politika geliştirmeyi düstur edinen bir parti yapısı. Ancak iktidara oynarken catch all partiler kadar da toplumun farklı kesimlerine seslenebilen ve milletle kucaklaşabilen bir model. DEVA Partisi kurulduğunda bende bir nebze ‘butik parti’ intibası uyandırmıştı ancak DEVA’nın kadrolarının ‘milletle kucaklaşması’zayıf. Zaten, DEVA da ‘butik parti’ stratejisini daha sonradan devam ettiremedi.

Ahmet Davutoğlu, ‘butik parti’ gibi benimsenebilecek bir stratejik model ortaya koyarak iktidar alternatifi olabilir. Kendini ‘reklam ajanslarına’ teslim etmeden nitelikli bir siyaset üretilebilir ve bunların tanıtımı yine kendi imkânlarıyla samimiyetle milletle kucaklaşarak gerçekleştirebilir.

Bugün, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’yle iktidar alternatifi olabilmesi ne kadar mümkün elbet tartışılır. Ancak siyasette iktidar olabilmek biraz da ‘hükümet olmaktan’ ziyade muhalefette dahi olsa halka götürdüğü hizmetlerle, fikirleriyle ve geliştirdiği siyasetle iktidar olabilmektir. MHP lideri Devlet Bahçeli muhalefette iktidar olabilmenin en başarılı örneği. Ancak bizim kastettiğimiz muhalefetin geliştirdiği siyaset biçemiyle alâkalı. Bahçeli’nin muhalefetteyken partisine kazandırdığı kritik rolden ve öneminden daha farklı. Gelecek Partisi gibi muhalefet partileri için ilm-i siyasetle, fikirleriyle, geliştirdiği siyasetle ve henüz muhalefette iken halka götürdüğü hizmetlerle iktidar olabilmenin başka yolları da mümkün olabilir.

Muhalefet iken dahi dikkat çekecek, insanları siyaseten heyecanlandıracak, umut olacak bir siyâset-i mülk geliştirilebilir. Böyle bir vizyon ve nosyon iradesini, mevcut şartlarda ne kadar zor görünürse görünsün siyasal ahlâkla Türkiye’de ancak Ahmet Davutoğlu başarabilir kanaatindeyim. Eğer Türkiye’de siyaset kurumunun şartları olgunlaşırsa sadece muhalefet olarak değil, – ne kadar muhtemel bilmiyorum ancak hükümet olarak da Ahmet Davutoğlu’nun iktidar olması sürpriz olmaz.Yine de siyaseti muhalefet olarak yapmanın iktidar olarak siyaset yapmaktan kanaatimizce daha kıymetli olduğunu belirtmek isterim. Tayyip Erdoğan bugün siyaseti muhalefet olarak yapsaydı bambaşka siyaset yolları izlerdi. Siyasette muhalefet yapmanın ‘sıra dışı’ ve ‘orijinal’ yollarının bulunmasının Türkiye siyasetinin geleceği için fevkalade hayati bir önemde olduğunu hatırlatalım.

Kategoriler
matbuat

Batı’yla İlişkiler Şimdi Başlıyor

Türkiye tarihinde uzun yıllarca şahit olunmayan ilginç zamanlardan geçiyoruz. Bu zamanları tanımlamak için sıfat çok. Elbette, ilişkiler şimdi başlıyor derken içinde ironisini de taşıyan bir durumu ifade etmek istiyoruz.

Son olarak Rusya Devlet Başkanı Putin’in ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin gelmesiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan bölgenin geleceğine yönelik ortak kararlar ve ülke içindeki projelerle alakalı hâlihazırda devam eden iş birliğini bir üst perdeye taşıdı. Öte yandan, Erdoğan-Putin-Ruhani üçlüsünün Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden verdiği fotoğrafla Avrupa’ya ve ABD’ye kallavi bir fotoğraf daha verilmiş oldu.

Avrupa, son yıllarda ortaya koyduğu tavırlarla Türkiye’yi hizaya getirebileceği fikrindeydi. Özellikle de Almanya, Avrupa’nın aklı konumunda. Dün, Türkiye’ye karşı pozisyonu açık bir şekilde ilk belirleyen ülke olduğu gibi bugün de henüz somut bir eyleme geçmiş olmasa da Türkiye’yi anladığını dile getirme konusunda önde geliyor. Mesela, geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Martin Erdman, Türkiye için Çin, Rusya gibi alternatiflerin olduğunu söylemenin fantaziden ibaret olduğunu ve Türkiye ile Avrupa ekonomilerinin iç içe olduğunu söyleyerek Türkiye ve Almanya’nın vazgeçilmez bir partner olduğunusöyledi.

Birebir aynı durumdan bahsetmek tam olarak mümkün olmasa da Avrupa’ya verilen mesajın bir benzerinin ABD’ye gittiği de aşikâr. Fakat Batı dünyası dediğimizde yekpâre homojen bir yapıdan bahsetmiyoruz. Dolayısıyla ABD ile Avrupa’yı eş değer tutmak mümkün değil. Evet, ABD’ye de gelecek ilişkilere dönük önemli bir mesaj verilmiş oldu. Fakat ABD’ye kıyasla ben Avrupa’nın Türkiye’yi kaybetme, hele hele Rusya saflarında görmeyle alakalı olarak çok daha endişeli ve hassas olduğunu düşünüyorum. ABD, kağıt üzerinde Türkiye’nin yıllardır stratejik ortağı olan bir müttefiki. Fakat ABD’nin son 4-5 yıldaki davranışlarına baktığımızda ABD’nin Ortadoğu’da, Körfez’de en sadık ve kullanışlı ortağının Suudiler olduğu da görülüyor. Bence, ABD Türkiye’yi birtakım yaptırımlarla hizaya getiremeyeceğini, kendi amaçları doğrultusunda hedefe yöneltemeyeceğini biliyor. Bu yüzden de enerjisini Türkiye’yle müzakerelerine devam etse bile Türkiye’yi kazanmaya yönelik harcamıyor. Hele hele Suudi Arabistan’da Selman gibi bir kral varken ABD’nin bölgede Suudiler üzerinden yapabileceği çok şey varken… Fakat yine de Suriye oyununda Türkiye’den başka hiçbir aktör ABD için işlevsel ve iş bitirici bir müttefik olmayacaktır. Bu yüzden, Erdoğan-Putin-Ruhani zirvesinde verilen görüntü sonrası ABD’de Türkiye’yi kazanmaya yönelik davranacaktır.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz, S-400 füzelerinin teslim tarihinin ‘şov’ için öne çekildiğini öne sürmüş. Oysa, füze teslim tarihini Türkiye’nin öne çekmesinin çok mantıklı ve zekice iki sebebi olabilir: Birincisi, Türkiye bu üçlü zirvede savunma füze teslimini öne çekerek yukarıda anlatmaya çalıştığım Avrupa’ya ve ABD’ye mesajını çok daha kuvvetli bir şekilde ilan ediyor. İkincisi de potansiyel bir NATO saldırısına ya da niyetine karşı NATO’ya saldırılarına karşı tasarlanmış füze savunma sistemlerini alarak hem fiziken hem de manen elini güçlendiriyor. Her ne kadar böyle bir ihtimal çok uzak görünse de uzun vadede gelecek günler ne getirir bilinmez… Zaten dediğim gibi mesele sadece fiziken bir saldırı olması değil, bunların masada neler değiştirdiği! Doğrusu, CHP’nin aklı başında ve dış politikanın dinamiklerini iyi bilmesi gereken bir teknokrat ismi olmasını beklerdim. Ancak son dönemde bunun gibi yaptığı bazı çıkışlar var ki özü bu değilse, çok çabuk siyasetin sığ alanına ayak uydurmuş izlenimi yarattığını söylemek zorundayım.

Nihayetinde, Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri aslında şimdi başlıyor. Fakat Türkiye yaptığı hamlelerle ve samimiyet arayışıyla Avrupa’yı da ABD’yi de köşeye sıkıştırmış görünüyor. Türkiye’nin Rusya’yla yaptığı iş birliği tiyatrodan ibaret olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü bir şekilde verdiği mesaj Batı’yla sağlıklı bir şekilde ilişkilerini yürütmek isteyen bir Türkiye’nin ABD ve Avrupa’yla ilişkilerini bambaşka bir seyre oturtacaktır.