Kategoriler
matbuat

Samsun’u Düşlemek

Taşra şehrinde yaşamak zordur. Payitaht İstanbul’un haricinde birçok büyükşehir de dahil olmak üzere kentlerde taşralılık etkisi cereyan eder. Merkezin karşısında çevrede (periphery) olma hâlidir aslında olan. Taşralılık deyip geçmemek gerek. İşte, bu çevreyi var eden taşra siyasetin ve kültürün asli belirleyicisidir.

Farzımuhal, merkezde üretilen bir kültür ürünü ancak çevrede bulabildiği karşılık kadar rüşdünü ispat edebilir. Görünmeyen bir güçtür taşranın sahip olduğu.

Ankara ve İzmir gibi sayabileceğimiz şehirlerden birisi olan Samsun’da her iki şehirde olduğu gibi taşralılıktan söz edebiliriz. Karadeniz’in soğuk havası Ege kıyılarındaki şehirlere kıyasla Samsun’un kültür ve sanat hayatını biraz soluk ve silik bir havaya bürümüştür.

Bütün şehirler arasından bir şehir olarak Samsun’u ve geleceğini nasıl düşleyebiliriz? Samsun kendisini bütün şehirlerden nasıl ayrıştırabilir? Türkiye’deki öteki şehirlerde yapılanları yaparak mı? Dünyadaki şehirlerde genel geçer olan her bir şeye bu şehirde yer vererek mi? Evet, bütün bunlar, öteki şehirlerde olan benzer sanayii, ekonomi ve kültür faaliyetlerini yaparak. Ancak Samsun’u düşlemek için öteki Türkiye ve dünya şehirlerinde olanları uygulamanın ötesine geçmek gerekir düşüncesindeyim.

Dünyanın hiçbir şehrinde olmayanları yapmak lâzım. Yahut dünyanın bir şehrindeki sıra dışı olacak bir şeyi Samsun’da tatbik etmek lâzım. Daha önce yazmıştım diye hatırlıyorum ama tekrar yazayım: Şehirlerimizi Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabındaki şehir tasvirleri bağlamında yeniden düşünmek gerekiyor. Elbette, Samsun’u da aynı şekilde.

Bu şehir nasıl bizi hikâyelerin peşinden götürebilir? Nasıl şehrin öznesi olabiliriz? Bana kalırsa yalnızca geleneksel ve klasik mimari değil modern sanat anlâmında da modern şehirlerimizde çok güzel işler çıkarılabilir. Biz, modern mimariden yalnızca betondan apartmanlar dikmeyi anlıyoruz. Halbuki, öyle değil.

Samsun’u ve geleceğini düşlemek için hayâl kuran insanlar ve bürokratik teamüllerden sıyrılmış entelektüeller gerekiyor. Samsun’un geleceğini düşlemek ve bu şehirde hikâyelerin birikmesi ve hatta yazın hayatımızda da bu hikâyelerin yer bulması çok kıymetli.

Bir şehri kıymetli yapacak olan o şehirdeki hikâyelerin kültür ve sanat sahasında yer bulmasıdır. Belki bir filmin ya da dizinin çekilmesi, belki bir romanın ya da hikâyenin satır aralarında şehrin yer bulması, belki de bir şiire ilham olması…Biz, Samsun’da henüz kültür sanat faaliyetlerini salonlara doldurmuş vaziyetteyiz. Tek tük iyi tiyatro, konser ya da söyleşiyle kendimizi avutuyoruz. Eh, bunlar da gerekecek tabi fakat Samsun’u gerek sanayii gerek kalkınma gerek kültür ve sanat meselelerinde bambaşka bir boyutta yeniden var etmek gerekiyor, vesselam.

Kategoriler
matbuat

Üst ve Alt Geçitler

Üst ve alt geçitler hakkında yazmaya başlamadan önce düşündüm bu denli küçük ve önemsiz bir mesele hakkında yazı yazılır mı diye…

Yazılacağı kanaatine vardım. Yazı, küçük meseleler için de yazılır, elbette. Üstelik, sermuharririmiz Necdet Uzungazetede bazan öyle küçük ve önemsiz görülebilecek meseleleri yazısına konu edinip Samsun’daki bir eksikliğe dikkat çeker ki o vakit bazan küçük konular hakkında da fıkra yazılacağını görür ve anlarsınız.

Samsun’daki ana yollar üzerindeki üst geçitlerden ve alt geçitlerden bahsetmek istiyorum. Bazılarımız sürekli her gün, bazılarımız da ara ara mutlaka üst ve alt geçitleri kullanıyoruz. Bu geçitler, akan araba trafiğinin ortasında yayaların karşıdan karşıya güvenli bir şekilde geçebilmesi için hayati bir önem arz ediyor.

Hemen hemen bütün üst geçitler zaten birbirine benziyor. Samsun’da genellikle Atatürk Bulvarı üzerinde aralıklı mesafelerde üst geçitler var. Birkaç tane alt geçit var. Bildiğim alt geçitlerden birisi Büyük Camii ve AKM arasında. Ben bir de Taflan’da alt geçit olduğunu biliyorum.

Alt ve üst geçitlerin müşterek bir problemi var. Kullanışlı değiller. Bilhassa da yaşlı insanlar için merdiven basamakları hem çıkarken külfet hem de inerken tehlikeli. Sadece yaşlılar için değil elbette: Özellikle üst geçit merdivenlerinden aşağı inerken birisi dengesini bir kaybetse aşağı kadar yuvarlanmaması işten bile değil.

Üst geçitlerde (aynı problem alt geçitlerde de var) merdiven basamakları öylesine sık ve dar yapılmış ki hem yukarı çıkan için hem de aşağı inen için karşıdan karşıya geçme işi meşakkatli bir meseleye dönüşüyor. Dediğim gibi merdivenlerden yukarı çıkarken belki düşme ve yuvarlanma riski daha minimal ancak üst ve alt geçit merdivenlerinden aşağı inerken ayağı takılan biri olsa uzunca merdiven basamaklarından aşağı yuvarlanıp gider, vallahi.

Merdivenleri neden bu şekilde yapmışlar ya da yetkililer bu riski fark etmemiş mi bilmiyorum. Ancak karşıdan karşıya alt ve üst geçitten geçme meselesi çok daha ‘akıllı’ çözümlerle gerçekleştirebilir. Şimdilerde, artık başta Samsun’daki trafik düzeni olmak üzere her şey için bir ‘akıllı’ sistemimiz varken bence üst ve alt geçitler için daha kreatif, kullanışlı ve insan dostu bir çözüm bulunabilir.

Ayrıca, bildiğim ve gördüğüm kadarıyla sadece Piazza AVM önündeki üst geçitte asansör var. Bunun haricinde, Atatürk Bulvarı üzerindeki üst geçitlerde asansör de yok. Genellikle bu asansörler efektif çalışmayabiliyor ancak asansörün olması en azından hem yaşlılar hem elinde yükleri olanlar hem de bebek arabası vesaire olanlar için elbette önemli.

Bence, Samsun’da üst ve alt geçitler meselesi sil baştan ele alınarak değerlendirilmeli. Akan araç trafiğinde karşıdan karşıya geçme meselesini en medeni ve kullanım açısından kolay olacak şekilde nasıl çözülebileceğinin yolları bulunmalı.

Belki merdivenler İstanbul ve Ankara metrolarında olduğu gibi yürüyen merdiven olabilir. Merdiven basamakları daha geniş ve seyrek aralıklarla olup iniş ve çıkış için en elverişli hâle getirebilir.

Hadi, kendimden bir öneriyle yazıyı bitireyim: Biz, demirden plakalarla ve kauçuk zeminle üst geçit yapıyoruz. Halbuki, bizim kültürümüz için köprüler önemlidir. Üst geçitler ya da alt geçitler, mimari açıdan emsal teşkil edecek incelikte ve zarafette yapılabilir. Geçmişimiz, gündelik ihtiyaçları giderirken ortaya bir sanat eseri koymayı başarmış örneklerle doludur. Sadece biz değil, mesela, Roma medeniyeti de böyledir.

Samsun’u alt ve üst geçitlerle donatalım. Ve bunların hepsi mimari zaviyeden parmakla gösterilecek işler olsun…

Elbette, bu sadece geleneksel mimari demek değil. Modern mimariyi de kullanarak harikulade işler yapabilirsiniz.Geçtiğimiz günlerde vefat eden modern mimarinin ustası Frank Gehry’nin eserleri böyleydi. İlle de Ankara’nın 5 girişine yapılan kapılar gibi çarpık bir modernleşmenin tezahür ettiği geleneksel bir yöntem izlemek zaruri değil.Yeter ki düşünen, akıl eden ve hayâl etmeyi bilen insanlar var olsunlar…

Kategoriler
matbuat

Başka Şehir Mümkün

Samsun’da yaşayan bir insan olarak müşahedem Samsun’un eskiye kıyasla çok daha keyifli bir şehir olduğuistikametinde. Bilhassa da belediyecilik faaliyetleri açısından Samsun’daki yönetim aklının 10-15 sene önceye kıyasla çağ atlamış olduğunu söyleyebilirim. Hem organizasyonel kabiliyet bakımından hem de nicelik potansiyeli olarak bugün Samsun çok daha güçlü.

Elbette, bu ivmenin temel lokomotifi Samsun Büyükşehir Belediyesi. Yapılan işler belki sıra dışı değil ancak özellikle de yol, su vesaire gibi imar faaliyetleri açısından sadece bugünün ötesinde Samsun’un gelecek yılları da düşünülerekicraatlar yapılıyor. Günü kurtarmanın değil geleceği düşünerek Samsun şehrine gerçekten hizmet götürmek ve insanların gönlünde yer edinebilmek cihetinden bu çok kıymetli.

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki Samsun Büyükşehir Belediyesi bütün alanlarda olağanüstü bir özveriyle ve hassasiyetle icraat yapıyor. Ancak unutulmamalıdır ki çoğu zaman zarf kadar mazruf da önemlidir.

Bazı zamanlar var ki Samsun’un potansiyelini düşündüğümde bu şehre yazık oluyor, düşüncesine kapılmadan edemiyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim: Belediyeler, tıpkı üniversiteler gibi hem fikirsel anlamda hem de hareket kabiliyeti bakımından elastik ve çok büyük potansiyeli olan kurumlar. Bu yönüyle, belediyeleri üniversitelere benzetiyorum. Üniversitede mesele makale yazmak değil, kaliteli bir akademik çalışma yapmak olması gibi belediyelerde de rutin belediyecilik faaliyetleri, anlâmlı günlerin kutlaması, genel geçer kültür faaliyetleri gibi çalışmaların ötesine geçmek gerektiği kanaatini taşıyorum.

Daha açık ve sarih ifadelerle yazayım: Bu şehrin neden Antalya’daki Altın Portakal Film Festivali gibi şehirle bütünleşmiş ve sembol hâline gelen bir organizasyonu yok? Neden Samsun Büyükşehir Belediyesi başka bazı belediyecilik örneklerinde olduğu gibi öykü, şiir ya da fotoğraf yarışmaları tertip etmez? Ya da neden burada yazmadığım daha sıra dışı ve müstesna projelerle bu şehri bir masallar şehri hâline getirmez?

Son zamanlarda, Samsun şehrimizin en ciddi ve dikkate değer başarısı Samsunspor ve takımın gösterdiği istikrarlı performans. Türkiye ve uluslararası ölçekte marka değeri taşıyan bir değer hâline geldi Samsunspor. Ancak futboldaki bu başarıyla yetinmemek gerekiyor.

Mesela, Samsun’un eskiden Samsun’la sembolleşmiş Fuar’ı vardı. Bana kalırsa istatistikler birçok şeyi anlatmaz ancak istatistiki anlâmda düşünüldüğünde de Samsun’un Türkiye’de ilk 10’da olduğu neler vardır, diye merak ediyorum. Bana kalırsa, gerçekten büyükşehir olmayı Samsun’da yaşayanlar olarak başaramadık, düşüncesindeyim.

Ayrıca, bir şehri kültürel olarak kalkındıracak etkinliklerin eğlence sektörüne hizmet etmenin ötesine geçmesi gerektiğinin bilinmesi gerekir. Edebiyat, tiyatro ya da müzik sadece eğlence için değildir. Bazan hüzün gerekir bazan keder gerekir. Mutlu olmak eğlenmekten ibaret değildir. Mutluluk elbette çok kıymetli ancak bu McDonalds mutluluğu olmamalı. İnsan ancak kendini bu suretle bulabilir. Samsun sahili boyunca uzanan kafeler, restoranlar ve barlarla – eh, kültür ve sanat mânâsında da bence eksik kalınca, yalnızca bir eğlence kentiymiş intibası bırakıyor.

Birkaç aydır, Samsun Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür Sanat bültenlerine göz atıyorum. Broşürler çok güzel ve kaliteli basılmış ve içerisinde onlarca etkinlik var. Ancak muhtevası bakımından etkinliklere baktığımda hüsrana uğruyorum. Birkaç tiyatro, birkaç dil kursu, birkaç ilahiyat fıkıh dersi vesaire… Asla mevcut olanlarla istihza etmiyorum ancak entelektüel namus gereği kültür sanat faaliyetleri açısından bunların beyhude olduğunu burada yazmalıyım.

İstenirse çok daha kalifiye, fikirsel açıdan doyurucu, entelektüel açıdan tatmin edici çok şey yapılabilir bu şehirde. Bu sebeple, başka şehir mümkün diyoruz. Başkan Halit Doğan’ın Samsun’un geleceği için icraata geçirdiği su ve yol gibi imar faaliyetleri ve şeffaf yürütülen kentsel dönüşüm projeleri çok kıymetli ancak bence Başkan’ın Samsun’un entelektüel açıdan da kalkınmasına daha çok önem vermesi gerekiyor. Yılları eskitecek etkinlik ve organizasyonlarla Samsun’un sembol bir şehir olması sağlanmalı. Bütün bunlar klişe bir söylem olarak ilk bakışta görülebilir ancak yazdıklarım klişe bir bilincin ve söylemin sözcüsü değil.

Dedem Vehbi Gül de belediye başkanlığı döneminde Samsun’un modernleşmesine ve kalkınmasına yönelik Samsun’un gelecek yıllarını kurtaracak icraatlarda bulunduğunu biliyorum. Hatta, Yusuf Ziya Yılmaz döneminde birçok yolda Vehbi Gül’ün döktüğü asfaltların olduğunu kinayeli bir biçimde söylerlerdi. Bu yüzden, Başkan Halit Doğan’ın Samsun’un geleceğini kurtaracak çalışmaları çok önemli.

Kalkınmak çoğu zaman bir dejenerasyonu ve çarpıklaşmayı beraberinde getirir. Dedem Vehbi Gül’ü hep Samsun’u betonlaştırdılar diye tenkit ettiklerini bilirim. Ama o modernleşme yalnızca Samsun’a mahsus değil; başta İstanbul olmak üzere Türkiye’deki iktisadi koşulların değişmesiyle birlikte gelen Türkiye’nin genel bir betonlaşmasıdır.İşte, tam da bu yüzden, hem Samsun’un geleceğini kurtaracak imar faaliyetleri akil insanlarca gerçekleşmeli hem de Samsun’u bir masallar şehri hâline getirecek insanlar doğru yerde olup işlerini yapabilmeli.

Kategoriler
matbuat

Samsun Benim İçin Ne Demek?

Samsun, doğduğum ve büyüdüğüm şehir. Sevmek ve sevememek arasında kaldım hep bu şehri. Samsun’u Samsun olduğu için sevdim. Fakat ne denli büyürse büyüsün öteki Anadolu şehirleri gibi hep bir tarafı taşra olduğu için alışamadım. Galiba, taşralılık hâlini sevememekti benimkisi.

Samsun’da erken gençliğimi yaşadım ancak erken ayrıldım bu şehirden ve henüz üniversiteye dahi başlamamışken parasız yatılı bir lise öğrencisi olarak kendimi İstanbul’da buldum. İstanbul’dan ya da dünyanın öteki şehirlerinden bakınca Samsun oldukça tekdüze bir şehir olarak görünürdü bana.İstanbul, yüzlerce keşfedilecek ve sahiplenilecek bambaşka bir yerdi erken gençlik yıllarımda. Çoğu zaman sahipleri başkalarıydı ancak İstanbul’u mıntıka mıntıka tanımak ve her köşesini keşfetmek o yıllar için herhangi bir taşra kentinde bulunamayacak bir flanörlük tecrübesiydi.

Artık Samsun’dayım ve bu şehrin varoluşunu biraz Ankara’ya benzetiyorum. Ankara’da deniz olmadığı için insanların nitelikli vakit geçirebileceği alternatif olarak kafeler ve restoranlar kalburüstüdür. Mesela, iyi bir kahve içmek isteseniz İstanbul’a kıyasla Ankara’da daha fazla alternatif bulabileceğinizi düşünenlerdenim. Samsun’da da Ankara’nın aksine deniz olmasına rağmen tıpkı Ankara’daki gibi çok sayıda kaliteli restoran ve kafe var. Bilhassa geçtiğimiz üç dört sene içerisinde Samsun, özellikle de Atakum bu cihetten bambaşka bir hâl aldı.

Sahili mütemadiyen rüzgârlı ve denizi dalgalı bir kıyı şehri burası. Eski şehir güzel sayılabilecek bir dekorda fakat aslında birçok taşra şehri merkezi gibi çarpık bir modernleşme timsali. Şimdilerden eski hâle bürünmüş bir modernlik ve galiba bunun için yapılabilecek bir şey yok. Artık ‘eski olarak’ geleneksel olanın yerini modernlik almış vaziyette. Modern olanı da eskittik anlayacağınız.

Samsun’u tarihi yerleri, şahsiyetleri ve eski eserleri açısından Bursa’yla, Amasya’yla, Konya’yla, Edirne’yle kıyas ettiğimde Samsun sanki biraz zayıf kalıyor tarih açısından. Saathane’deki Büyük Camii, Kurşunlu Camii ve çivisiz camii olarak bilinen Tarihi Göğceli Camii haricinde tarihle hemhâl olmuş bir camii ya da tarihi eser yok. Aslına bakılırsa tam olarak böyle değil. Çünkü Samsun’da şimdilerde pek bilinmeyen ve ziyaret edilmeyen evliyalar ve türbelerinin olduğu camiiler mevcut. Yeni jenerasyonun arasında pek az bilinebilecek Seyyid Kutbiddin Hazretleri türbesine rahmetli anneannem ve dedemle sıkça giderdik.

Millî Mücadeleyi Samsun tarihinin bir parçası olarak addetmiyorum. Çünkü Millî Mücadeleye dair olup bitenler müzelere ve belirli günlere sığdırılmış vaziyette. Ayrıca, Samsun’un manevi atmosferine ne denli katkı sağladığı da bir muamma. Yine söylemek gerekir ki Millî Mücadele bütün Anadolu şehrine yayılmış topyekûn bir hareketti. Yalnızca Samsun’a atfedilemeyeceğinden ve hemen hemen birçok Anadolu şehrinin bir Millî Mücadele hikâyesi olduğundan Samsun tarihini daha farklı değerlendiriyorum.

Samsun hakkında düşünürken sıkça aklıma gelenlerden birisi de “Ben, bir şehirden ne beklerim?” sualioluyor. Doğduğum ve büyüdüğüm şehirde ne eksik ki ben İstanbul ya da Ankara’da yaşamak yerine Samsun’da mutmain olarak yaşayayım… Bu önemli bir soru ve bana kalırsa bu sorunun cevabı bir şehri imar ve ihya etmek için çalışırken kritik bir önem arz ediyor.

Bir şehri hikâyeler var eder. Burada hemencecik Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’ine selâm verelim. Bir şehir imar edilirken yöneticilerinden sokaktaki insanına kadar her bir parça yaşadıkları hayatla ve sergiledikleri tutumla bir hikâye var ederler. Bizim bir yeri ya da objeyi sevmek ya da sevmemek arasındaki gelgiti oluşturan hikâyelerimizdir. İşte, tam da bu sebepten ötürü Samsun’da yaşayanlar olarak hayatımızda iz bırakan hikâyelerin bu şehrin bir parçası olması gerekir.

Şehrin bir arka sokağıdır bazan, bir camiidir, lokantadır ya da özel bir zamanın yaşandığı bir kafeteryadır. Hikâyeleri biz var ederiz. Mekânlar seyircisi ve ev sahibidir çoğu zaman. Şehrin hikâyesine ortak olmak her yerde ya da her şehrin kendisine mahsus bir köşesinde olabilecek cinstendir. Burada, “Dünyanın her şehrinde olabilecek bir hikâye avcılığının ötesinde ne yapmak gerekir?” sorusunu sormak icap eder.

Biliyorum, hikâyeler spontanedir, hikâyeleri var eden sıradan insanlar zamanın özel bir anına mahsustur ve ince işçilikte mühendislik kaldırmaz. Hikâyeler olduğu gibidir ve hikâyeleri genellikle özneleri olan insanlar kendileri var eder ve var etmek isterler.

Ancak bir şehrin yönetimi ve idârecileri de o şehri hikâyelerin yaşanabileceği şekilde ve incelikte imar etmelidirler. Devasa projelerin ya da şehrin rutin hizmetlerinin ötesinde bir durumdur bu. Başka bir perspektif ve yaklaşım gerektirir. İyi ve başarılı olmanın da ötesinde biraz maveraya dairdir. Galiba, İstanbul’u İstanbul yapan keşfedilecek ve hikâye biriktirilecek sayısız yeri ve köşesi olmasıdır.

Bir şehir mezarlıklarında yatanlarından meydandaki çeşmesinden su içenlere kadar görünen âlem kadar bâtini olanla ve mefkurelerle kendisinde hayat bulabilir. Klasikleşmiş, rutinleşmiş ve ideolojikleşmiş sloganların ötesine geçmek elzemdir. Sloganın silikleştiği yerde fikir ve düşünce memba yeşerebilir. Her şey fikir ve düşünce değildir. Aslolan hayattır ve yaşatmaktır. Lâkin şehrin sokaklarında dolaşırken dahi içten içe arka plandaki tarih ve fikriyat şehrin insanlarını bir atmosferin ve duygunun içerisine çeker. Bu duygu kolay inşa edilebilir cinsten değildir. On yıllar, belki yüzyıllar gerektirir.

Samsun’u benim için kıymetli kılabilecek olan bu şehrin sokaklarında gençlik ruhuyla hikâyeler biriktirebilmektir. Bu bana biraz da Samsun’un gelecekte alacağı biçime bağlı biliyorum. Ne denli büyürse büyüsün mühim olan bir şehrin taşralılığın ötesine geçebilmesidir.Uzun yıllar sonra Samsun’un eski günlerine dönerek altın çağını yaşamaya yaklaştığını düşünüyorum. Ancak hâlen sıra dışı olanı gerçekleştirme ve farklılaşma cihetinden çok mesafe katedilmesi gerektiği kanaatini taşıyorum.

Kategoriler
matbuat

Samsun Sokaklarını Arşınlarken

Samsun’un sokakları arasında geziniyorum. Her şehrin/kasabanın old town olarak bilinen bir eskisi vardır. Samsun’da Saathane’deSubaşı’ndaCumhuriyet meydanındaÇiftlik İstiklal Caddesi’ndeModern Pazar’da yahut 56’larda şehrin öteki yerlerinde bulunmayan bambaşka anlâmlar bulurum.

Eski şehir yerindedir. Şehirde ‘gelenek’ olarak bulduğumuz nostalji aslında ‘modern olan’ın ta kendisidir. Milenyum çağında artık modernliğin kendisi bizatihi geleneğe dönüşmüştür.

Birçok taşra şehrinde olduğu gibi Samsun’da da eski şehrin kalıntıları arasından 1970’ler sonrasına mahsus bir modernleşme tecrübesi belirmiştir.

İşte, ben, bu geleneksel olarak görünen ancak tam mânâsıyla modern olan bu şehir nostaljisini sever ve sokaklar arasında kaybolmak isterim.

Aslında böylesi bir modernleşme biraz trajiktir. Modernliğin içinden teberrüz eden ‘gelenek’ bile biz bu çağın insanları için geleneksel bir his bırakır. Ben de bu ikilemli düşünceler içerisinde Samsun şehrinin sokakları arasında kaybolmak ve bazan da makinemi alıp fotoğraf çekmek isterim.

Her fotoğraf çektiğimde fotoğrafını çektiğim yerin on yıllar sonra nasıl göründüğüne birileri bakacakmış hissiyatını taşırım. Bu tavrı takınmamın asıl nedeni fotoğrafta ‘belgesel’ niteliği bulmamdır. Rahmetli Ara Güler de fotoğrafın ‘sanat’ olmaktan ziyade bir ‘belge’ olduğunuve çektiği fotoğraflarla ‘görsel hafıza’ oluşturmağa çalıştığını söylerdi.

Samsun sokaklarında gezinmek bana bir fotoğraf makinesini hatırlatır. Eski şehrin sokakları moderndir. Teknik bir icât olarak fotoğraf ve makinesi de moderndir ancak fotoğraf ortaya çıktığında bizde gelenekselmiş gibi görünen bir eskilik hissi bırakır. Yani, modern bir icâttan geleneksel bir çıktı ortaya çıkmış olur.

Modern Pazar’ın dağınıklığı, Subaşı’nın birbiri üstüne binmiş dükkânları ve daracık sokakları, Cumhuriyet meydanında insan suretleri, Çiftlik İstiklal caddesinin artık çoktan eski albenisini kaybetmiş mağazaları ve kaldırımları tam anlâmıyla bir modernleşme tecrübesinin neticeleridir. Buralarda dolaşmak bize nostaljik gelir. Eskiye dair bir şeyler bulmak isteriz artık çoktan modernleşmiş bu sokaklarda.

56’lar çok daha önceden 70’li ve 80’li yıllarda modernleşmiş ve eski hâlini muhafaza edebilen nadir yerlerdendir. 56’lar ve civarındaki kafe ve dükkânlar eskiliğe direnerek hâlen revaçtadır. Eski albenisini muhafaza etmeye çalışırlar.

Saathane meydanı ise restore edilmiş hâliyle bize modernleşmenin başka bir boyutunu gösterir. Gelenek biraz çarpık, biraz janjanlı bir biçimde modern bir surete bürünmüştür. Büyük Camii’nin yosun tutmuş merdivenleri bu janjanlı modernliğe baş kaldırırcasına başka bir doğallığı hatırlatır.

Belediyenin otoparkları da fahiş fiyatlara ulaşacak şekilde zamlanmış. Araba parkı için çok pahalı. Buna mukâbil, eskiden hınca hınç dolu olan otoparklarda yer bulmak mümkün hâle gelmiş.

Esnafın işlerinde de bir durgunluk göze çarpıyor.Dükkânlar kendi yağıyla kavruluyor. Cumhuriyet meydanından Saathane’ye doğru uzanan sokakta yürürken ya da Modern Pazar civarındaki havayı teneffüs ettiğimde insanlarımızın fakirlikle baş etmeğe çalıştığını hisseder ve kendimi bir mahcubiyet içinde talihli hissederim.

Çocukluğum ve ilk gençliğim, dedem Kemâl Vehbi Gül’ün ve anneannemin babaevinin olduğu Modern Pazar’dageçti sayılır. Samsun’da geçirdiğim bu zaman zarfında her hafta sonu Modern Pazar’a giderdik. Meyve sebze pazarı şimdiki gibi Ağabali Caddesi üzerindeki sokağa kurulmazdı. Şu an Anneler Parkı olan yerde sadece meyve sebze pazarı olarak kullanılan bir ‘Modern Pazar’ vardı.

Modern Pazar’ın hemen yukarısında Rasathane’ye doğru yürüdüğümde karşıma büyükşehir belediyesinin kitap kafesi çıkıyor. Rasathane Camii’nin hemen bitişiğindekiyaklaşık bir buçuk senedir faaliyette olan bu kafeyi görmek güzel. Büyükşehir belediyesi marifetiyle gerçekleştirilen bu ve benzeri kafeleri görmek beni sevindiriyor.

Yine, lise hayatımın ilk üç senesini Çiftlik İstiklal Caddesi’ndeki İbrahim Tanrıverdi Sosyal Bilimler Lisesi’nde geçirdim. Harabe hâlinden restore edilerek yeni bir kimlik kazandırılan bu iki tarihi binanın Osmanlı İmparatorluğu devrinde 23 Nisan İlkokulu ve Namık Kemal Lisesi’yle birlikte yatılı bir eğitim kompleksi olduğunu biliyorum.

Şehrin merkezinde Çiftlik İstiklal Caddesi üzerinde, üstelik sosyal bilimler lisesi gibi bir okulda lise öğrenimimi geçirdiğim için kendimi şanslı hissetmişimdir. Şimdilerde, liseleri şehrin dışında uzak bölgelerde konumlandırmak yaygın olsa da tıpkı kimliği ve tarihi olan liselerde olduğu gibi şehrin merkezinde nitelikli bir lisede öğrenim görmüş olmayı önemserim.

Şimdilerde, ‘modern şehir’ olarak görünen Atakum aslında bize modernliğin başka versiyonunu gösterir. Atakum’un modernleşmesi, şehrin merkezinin aksine bir bilgisayar oyunu olan Sim City modernleşmesidir. Eski merkezdeki şehrin aksine Atakum’un modernleşmesi daha vahşi ve acımasız bir kapitalizmle mündemiçtir. Özellikle emlâk sektörü göz alabildiğine inşaat yapılan ve araç trafik yollarının daha şimdiden mevcut araba yükünü kaldıramayan Atakum’u böylesi bir hâle getirmiştir.

Upuzun sahiliyle Atakum bölgesi birçoklarına göre daha yaşanılasıdır. Samsun’un merkez bölgelerindeki nostaljik ve geleneksel olarak görünen modernlik ise içerisinde daha fazla hikâye barındıran şehrin pek görünmek istenmeyen öteki yüzüdür.

Elbette, yirmi birinci yüzyılda Samsun hızla büyümüş ve hem merkezde hem de Atakum’da bambaşka bir kalabalığın teberrüz ettiği yeni bir şehir ortaya çıkmıştır.

Kategoriler
matbuat

Müsabaka Belediyeciliği

Müsabaka belediyeciliği diye bir ‘yaklaşım’ geliştirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Yani, belediyeler hem kendi ihtiyaçlarını karşılamak için hem de bir alandaki en iyileri bulma ve ödüllendirmek amacıyla çeşitli alanlarda yarışmalar düzenlemeliler.

Zaten, Türkiye genelinde belediyeler çok sayıda yarışma düzenliyor. Düzenledikleri bu müsabakalar artarak devam etmeli. Fakat sormak isterim: Samsun’da çeşitli alanlarda belediyeler ne kadar yarışma tertip ediyor? Aslında, bu konuda bir yazı yazmak istememin bir sebebi de Samsun’da başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere belediyelerin bu konuda eksik kaldığını fark etmiş olmam.

İnternetten yarışmalara ufak bir göz attığımda da Samsun’un bu konuda gerçekten eksik olduğunu söyleyebilirim. Yarışma tertip eden belediyeler, valilik ya da kaymakamlıklar göremiyorum.TEKNOFEST ve Kültür Yolu Festivali’nde müsabakalar yapılıyor ancak bunlar Samsun’a mahsus olmaktan çok, Türkiye genelinde düzenlenen müsabakaların Samsun ayağı.

Söylemek istediğim şudur: Müsabaka belediyeciliği gibi bir mantaliteyle bu yarışmalar yapılmalı. Fen bilimlerinden, mimariye ya da fotoğraf, resim, müzik, edebiyat, tarih, sosyoloji gibi kültür sanat alanlarında olmalı yarışmalar. Belediyeler de ödüllendirdiği bu çalışmalardan istifade etmeli.

Mesela, Site Camii… Orası aslında bir vakıf olarak kurulmuş ve mimari olarak düzenlenen müsabakanın neticesinde inşa edilmiş bir yapı. Site Camii ve Çarşısı’nın mimarisi gerçekten orijinaldir de… Samsun’da birbirine benzeyen birçok yapı içinde hemen dikkat çeker. Tabi, şu an hâli perişan. Tabii, yapıldığı zamandan bu yana gerekli bakımları yapılmazsa perişan olur. Bazıları için de dini kitaplar ve eşyalar satan Site Camii esnafı da o bölgelere bedbin bakışın sebebidir. Netice olarak, Site Camii ve Çarşısı mimari olarak düzenlenen bir müsabaka sonucu kazanan projeyle camii olarak yapılmıştır.

Site Camii ve Çarşısı’na benzer şekilde ve daha iyisini yaparak Samsun’da binalar ve projeler inşa etmek için mimari yarışmalar açılmalı. Şiir yarışmalarıyla birlikte şiir geceleri düzenlenmeli. Fotoğraf ve resim müsabakalarıyla ödüllendirilen çalışmalar sergilerde ve belediye yayınlarında değerlendirilmeli. Müzik alanında yarışmayla en iyi seçilenlerin parçaları profesyonel bir albüm hâline getirilmeli. Yine, edebiyat ve öteki sosyal bilimler alanlarında ‘kitap’ olacak çalışmaların olduğu müsabakalar yapılmalı. Bütün bunlar, ‘yarına kalacak’ ve ‘yaşayacak’ çalışmalardır. Samsun’un Türkiye’ye ve dünyaya tanıtımını biraz da bu tarz çalışmalarda aramak gerektiği kanaatindeyim.

Samsun’da belediyelerin Kültür ve Sanat Daire Başkanlıkları ne iş yapıyor, bilmiyorum. Bu dairelerin potansiyellerini düşündükçe yapılan kültür ve sanat icraatları adına üzülüyorum. Evet; bazan bir tiyatro oyunu, bazan ünlü bir şarkıcının konseri ya da tanınmış bir yazarın Samsun’a geldiği oluyor… Ancak belediyelerin kendisinin tertip ettiği organizasyonlarla bunun ötesine geçmek gerektiği kanaatindeyim.

MİLLET ‘EKMEK DERDİNDE’

Diyeceksiniz ki millet ekmek derdinde… Samsun Büyükşehir Belediyesi Başkanı Halit Doğan da “Önceliğimiz iş ve aş” demiş. Güzel demiş hakikaten… Gerçekten istihdam sağlamanın, aç insanların karnını doyurmanın, insanların hayat kalitesini artırmanın faydası ve hasenatı yanında bütün hizmetler boş kalır. Ancak iş ve aş meselesinde de geleneksel ve bürokratik teferruatların ötesine geçerek yeni proaktif fikirlere ve uygulamalara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’daki Kent Lokantaları benzeri bir belediye hizmeti, siyaset ve belediyecilik üzerine tefekkür ederken benim yıllar önce düşündüğüm, notlarım arasına aldığım ve gerçekleştirilmesini arzu ettiğim bir çalışmaydı. İmamoğlu’nun İstanbul’a belediye başkanı olarak seçildiğinde ilk icraatlarından biri bu oldu. Samsun’da da galiba öğrencilere yönelik Üniversite kampüsünde bir belediye lokantası var. Ancak bu mesele daha kurumsal ancak amatör bir ruhla ele alınmalı.

Sormak isterim; siyaset, öncelikli olarak bir ülkede açlığı bitirmeyecekse, sokaktaki evsiz ve aç yatan insanlara merhem olmayacaksa, fakirliği fukaralığı bitirmeyecekse neden var? Bu konuda, profesyonel çözümlere ve uygulamalara değil; sivil inisiyatiflere, amatör ruhlu güvenilir insanlara ve müteşebbis ruhlu belediyelere ihtiyaç var.En azından, belediyeler Cumhuriyet Meydanı’nda ve öteki başka merkezi lokasyonlarda sıcak çorba, keşkek, etli/nohutlu pilav verebilir, diye düşünüyorum. Kalıcı bir çözüm değil belki ama mevcut şartlarda birçok kişinin ihtiyacı olacağı kanaatindeyim. İstismar edilmeden; aç olan, karnını doyuramayan ya da durumu iyi olmadığı için yemek yemeye gelen insanlarla ‘başka bir Samsun mümkün’ dememiz mümkün olur.

Kategoriler
matbuat

Medeniyet ve Su

Medeniyet, su ile inşa edilir. Milletlerin suyla kurduğu münasebet bize o milletin karakterine dair ipuçları verir. Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler suya hükmetmeyi ve suyu insanlara ulaştırmayı amaçlamışlardır. Suya hükmetmek amacıyla sarnıçlar inşa etmiş ve suyu halka ulaştırmak için çeşmeler ve hayratlar yapmışlardır.

Bilirim ki bir çeşme akarsa o şehirde hayat var olur. Çeşme aktıkça sebepler dairesi genişler. Vesileler artar. Hayra hasenata imkân olur. Çeşmeler sadece bizde yok. Roma’nın da her yerinde çeşmeler bulunmakta çünkü akan suların olduğu bir çeşme refahı temsil eder ve bir medeniyetin en büyük delilidir. Fakat Roma’nın bütün çeşmeleri neredeyse kaldırım seviyesi hizasındadır ve o suyu içmek için Roma medeniyeti karşısında eğilmek gerekir. Bizdeki çoğu çeşme başkadır. Bizim çeşmelerimiz karşılık ve itaat beklemeksizin suya kim ihtiyaç duyarsa mütevazı bir şekilde su verir. Hatta kuşlar için dahi mezarlıklarda su içme yerleri, camiilerde kuş evlerinin inşa edildiği malûmdur. Çeşmelerimiz karşılığı Rabbinden bekler. Bu yönüyle, Roma çeşmelerinden ayrılır. Âlemde her şey dairesel bir şekilde akar ve bu mübârek anlayışın özünde de döngüsel bir akış vardır.

Türkçe’de ‘eyvallah’ kelimesi ne mânâ taşıyorsa, hayatımız için de ‘su’ benzer yerdedir. Divan şairi Fuzûlî de “Su” isimli kasidesinde âlemlere rahmet olan peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) şöyle methiyede bulunur: “Suya virsün bâğban gülzârı zahmet çekmesün / Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâra su.” (“Bahçıvan gül bahçesini suya versin, boşuna zahmet çekmesin / Çünkü o bin gül bahçesine su verse bile senin yüzün gibi bir gül açılmaz.”)

Medeniyet ve su mevzubahis olmuşken, gündelik hayatlarımız için önemli olan bir ‘ihtiyaç’tan söz etmek istiyorum. Günümüzde, çeşmeler kadar temiz yüznumaralar ve camiilerdeki temiz abdest yerleri önem arz ediyor. Samsun’da temiz, çamur olmayan, kâğıt peçetelerin olduğu merkezi yerlerde Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılarak işletilen tuvaletlerin ve abdest alma yerlerinin olması gerektiği fikrindeyim. Yine, camiiler de abdesthanelerinin temiz olması ve abdest aldıktan sonra kurulanacak peçetelerin olması konusunda desteklenmelidir.

İstanbul’da Kadir Topbaş döneminde akbillerle kullanılabilen temiz tuvaletler ve abdest alma yerleri uygulaması başlamıştı. Şu an da İmamoğlu döneminde zannediyorum devam ediyor.

Süleymaniye Camii avlusunda ve Yıldız Parkı’nda bu tuvaletlerden ve abdesthanelerden bulunduğunu biliyorum. Diyeceksiniz ki hâlihazırda umumi tuvaletler ve abdesthaneler her yerde var ancak öyle değil. Önemli olan temiz ve kullanışlı bir şekilde insan haysiyetine yakışır şekilde ve bu incelikte tasarlanması.

Buradan, Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Halit Doğan’dan benzer uygulamayı Samsun’da da hayata geçirmesini ricâ ediyorum. Birçok hizmet yapılabilir, yapılıyor da… Ancak tertemiz umumi tuvaletler ve tabii abdest yerlerinin de olması bizim Samsun’da yaşarken ne kadar medeni olduğumuzla alâkalıdır.

İlâve olarak söylemeliyim ki Samsun’u bizim kendine münhasır, özgün bir incelik ve zarafetle nakşetmemiz gerekir. Bütün taşra şehirlerini birbirine benzeten bir ‘zihniyet’in dışına çıkmak mecburiyetindeyiz. Unutulmamalıdır ki rant bütün şehirleri tek tipleştirir. Türkiye’nin ve elbette Samsun’un, bugün daha önce hiç olmadığı kadar tarihi, kültürel ve siyasi muhayyilemizi yeniden yorumlayacak bir özgünlüğe ve yeni fikirlere ihtiyacı varmış gibi görünüyor.

Biz, çeşmeler medeniyetiyiz. İstanbul’da ecdat yadigârı çeşmelerin hâli eskiden perişandı. Son zamanlarda galiba bazı çeşmeler tamir edildi ve kullanıma açıldı. Fakat Türkiye’de bugün şehir merkezlerinde akan çeşmeler Hak getire… Sultan II. Mehmed’in mirası Saraybosna’da her yerde akan çeşmeler bulunuyor. Samsun’da da şehrin merkezi yerlerinde su içilecek çeşmeler yapılamaz mı?

Subaşı’nda Hamidiye Çeşmesi ve en eski stadın bitişiğinde Alemdârzade Çeşmesi olduğunu biliyorum. Yine, Bafra’da Canikli Ali Paşa ve Fazıl Kadı çeşmeleri de mevcut. Bunların hepsi birkaç yüzyıllık tarihi çeşmeler.Sadece tarihi çeşmeleri restore etmek değil; bugünün mimarisiyle ‘tarih olacak’ yeni çeşmeler de yapılmalı. Su içmek kadar mimari olarak da yüzyıllar sonrasında kullanılabilecek ve imrenilerek bakılacak çeşmelerin olduğu bir Samsun daha güzel olur, fikrindeyim vesselam.

Kategoriler
matbuat

Yeniden Başlarken…

İlk defa, bundan altı yıl evvel 2018 yılında Haber Gazetesi’nde köşe yazmaya başlamıştım. Edebiyattan siyasete kadar Samsun’un ve bütün Türkiye’nin meselelerine uzak kalmadan kendi meşrebimce düşünmeye çalışmak güzel ve bir o kadar da yazı yazma disiplini gerektiren bir işti. O zaman beni yazmaya sevk eden yeni bir şey söyleme ve kendini ifade etme ihtiyacı idi. O zamandan bu zamana Türkiye’de ve dünyada neler yaşandı, okuyucunun takdirine bırakıyorum.

Elbette, bir sosyal bilimler liseli olarak ‘yazı’ ile ilk münasebetim bu değildi. Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nde arkadaşlarımızla altı sayı olarak yayınlanan bir kültür sanat dergisi olan Gelecek’i çıkardık. Yine, aynı lisede, içinde birçok akademik makalenin olduğu Makâlât ve Türkiye’nin önde gelen düşünür, şair-yazar ve entelektüelleriyle yapılmış söyleşilerin olduğu Mülâkât yayınlandı. Bütün bu entelektüel faaliyetleri, liseye yeni başlamış talebelerin sosyal bilimlerle ilk teması, ilk heyecanları olarak görmek gerekir.

Ben, kendimi daha sonra İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi’nde buldum. Burada ve üniversitede – birçoğu akademik, çok sayıda makale yazarak sosyal bilimlerle alâkam devam etti. Tabii, sosyal bilimleri ilmi yönüyle olduğu kadar bir duruş ve şuur sahibi olma olarak da görmek gerekir.

Bundan böyle, yazı serüvenime Samsun Gazetesi’nde buradaki satırlarda devam edeceğim. Bana bu imkânı verdiği için bir kez daha Necdet Uzun’a teşekkür ederim. Lise yıllarında kendisinin Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nde yaptığı bir konuşmadan akılda kalanlarla devam edeyim:

“Taşrada gazetecilik yapmak her zaman daha zordur. Çünkü yerel meselelerle ülkenin gündemi arasında bir ikilem yaşarsınız. Yerel meselelerle ülkedeki siyasetin ‘sıcak konuları’ arasında bir denge tutturmak gerekir.”

Ben de bana ayrılan bu köşede; toplumun, kültürün, tarihin, edebiyatın meseleleri üzerinde Müslüman şuuru taşıyarak düşünme imkânları arayacağım. Yine, aynı şekilde, Türkiye’nin domestik ve beynelmilel konularıyla alâkalı – Samsun’u ihmâl etmeden, dilim döndüğünce yazmaya çalışacağım. Bu satırlarda, köşe doldurmak gibi çoğunluğun yapabileceği bir işten ziyade ‘fıkra’larımın bir araya geldiğinde anlamlı bir bütün oluşturacak yazılar olması beklentisi ve temennisi içinde olduğumu ifade edeyim.

Bizde, ilk gazetecilik Tanzimat’a dayanır. O dönemin gazete sayfalarının da oldukça renkli olduğunu ve Tanzimat aydınlarının kendilerini ifade ettiği ilk mecrânın gazeteler olduğunu söyleyebiliriz. Gazeteler, bu coğrafyada ilk kez ‘kamuoyu’ mefhumunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, Türkiye coğrafyasında ilk milli ve muhalif şuur Tanzimat gazetelerindeki fıkralarla cereyân etmiştir.Bu yazıyı, ‘vatan şairi’ Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”ndeki bir beytiyle bitirelim: “Ne efsunkâr imişsin ey didâr-ı hürriyet / Esîrin aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten”

Kategoriler
matbuat

Samsun’un İhtiyacı

Samsun’un gerçek manada neye ihtiyacı var? Yerel seçim maratonuna yavaş yavaş girilmeye başlarken önümüzdeki günlerde üzerinde düşünülmesi gereken en önemli soruların başında bu geliyor. Samsun’un ihtiyacı denilince sayılabilecek pek çok konu sıralanabilir. Eyyamcı çareler bulunabilir. Fakat bunlar hakikaten
Samsun’da medeni bir şehrin dirilişine ön ayak olabilir mi?
Samsun başta olmak üzere Türkiye’de yerel yönetimlerin cevabına en çok ihtiyaç duyduğu soru budur.

Samsun’un her şeyden önce esaslı bir hikâyeye ihtiyacı var. Samsun, kendi hikâyesine dönmeye ve yarım kalan hikâyesini taçlandırmalı. Böylelikle, Samsun hikâyesi Karadeniz’e bir nişan koyabilir. Bugün, Samsun’un da diğer yerel şehirlerin de en büyük ve esaslı meselesi özgün ve kimlik sahibi şehirlere dönüşememeleri. Ne yazık ki burada yazmak zorundayım ancak şehirlerimizi şahsiyet sahibi kentler olarak ihya, inşa ve imar edemiyoruz. Şehirlerimizi düzgün, kalkınan ve estetik kentler hâline getirebilmemiz için kendimizden başlamamız; akl-ı selim ve zevk-i selim insanlar olmamız gerekiyor. Çünkü kendimizi düzeltmeden yapılacak hiçbir iş doğru sonuca götürmeyecek.

Bir kent nasıl hikâye var eder? Hikâye en çok neye ihtiyaç duyar? Bir kent bir yandan kalkınırken, öte yandan medeni kalmayı becerebilir mi? Bir kent hem kalbi ve gözü doyururken hem de sâkinlerinin karnını doyurmayı sağlayabilecek bir zemini yan yana var edebilir mi? Bunlar basit gibi görünen esaslı ve adamakıllı sorular…

Samsun Büyükşehir Belediyesi eski başkanlarından Kemal Vehbi Gül’ün 2009 yerel seçim süreci zamanında dile getirdiği Samsun Holding projesi kanaatimce son yıllarda kalkınma anlamında gerilerde kalan Samsun’un bu yarasına merhem olabilir. Samsun Holding projesi aslında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şirketleşerek devasa bütçelerle kaliteli hizmetler üreten şirketlerle birçok hizmeti sağlamasına oldukça benzer bir proje. Hâlihazırda, Samulaş A.Ş. gibi Samsun’da belediye hizmetlerini yerine getiren şirketler var, diyeceksiniz. Evet, var ancak belediyenin şirketleşmesi hizmetlerin çeşitlenerek topyekûn yepyeni bir idari mantaliteyle birlikte gerçekleştiğinde bir anlam ifade ediyor. Yoksa, birçok belediye kanuni dayanaklarla şirketler zaten kurabiliyor. Dolayısıyla, yeni bir Samsun hikâyesi içerisinde Samsun’da kalkınma seferberliğini diriltecek, kenti kültürel bir merkez hâline getirecek ve bugünlerde en çok ihtiyaç duyulan özgün bir estetik gözle ihya edecek haysiyetli ve şahsiyetli bir yapılanma içerisinde bu şirketleşme hamlesinin olumlu sonuçlarını görmek mümkün olacaktır.

Samsun hikâyesine dair daha yazılacak çok şey var. Onlar da nasipse başka yazıların konusu…

Kategoriler
matbuat

GÜLSAN Çirkinlik mi?

Kent üzerine konuşmak hayâl kurmaktan bağımsız olamaz. Kent üzerine düşünmenin ve hayâl kurmanın düğümlendiği bir çelişki estetik görünen ve kalkınan bir kenti bir arada tutabilmenin zorluğudur. Çünkü hâlen üstümüzde fazlasıyla tesiri olan 19. yüzyıl tekniği bize şunu söyler: Kalkınmak gerekir ve gerçekten de bir ihtiyaçtır. Kalkınma yolunda yoksunlaşmak pek iyi bir şey olmasa da nihayetinde teferruattır.

Bu coğrafyada, 19. yüzyıl tekniği Sultan II. Abdülhamit döneminde kurumsallaştı. Tekniğin dünyasının önceki izleri II. Abdülhamit gibi bir siyasi liderin elinde sistemleşti. Dönüşen dünyanın paradigmasına direnebilecek yerli bir hareket noktası yoktu. 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı birikimi böylesi bir yerli paradigmaya nefes verebilecek unsurların bir araya geldiği zamanlardan değildi. Şüphesiz, tekniğin dünyasının temelinde kalkınma ve ticaret vardı. Sultan Hamit, 19. yüzyıl biterken bu yeni tekniğin dünyasının icap ettiklerini tatbik etmeyi başardı ve yeni dünyanın ruhu bu toprakların hamuruna katılmış oldu.

Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz’ın ‘makyajlı kent’ düşüncesi ilk önce iyi görünse de yolun sonunda ne hikâyelerle dolu hakiki bir kent ne de işleyen ve kalkınan bir kent var edebilir. Yusuf Ziya Yılmaz’ın riyasetinde estetik kaygı taşıyan birisi olduğunu hep gözlemledim. Estetiğe
inanıyorum fakat estetiği bir kentin içindeki hikâyelerin var ettiğini ve doğal yollarla oluştuğunu gayet iyi biliyorum
. Bir kadın düşünün ki güzelliği Allah vergisi, dünyaya gelmesiyle mündemiç olsun, bir de makyaja muhtaç olsun… Yani, demek istiyorum ki bir kentte estetiği var etmek için idarenin yapması gereken nitelikli imkânlar yaratmaktır.

Ayrıca, Samsun’un son yıllarda kalkınması noktasında dillendirilen türlü söylentiler, somut görülen gerçekler, sokakta insanların söyledikleri, belediyenin yüklü bir borç altında olduğu gibi birtakım tespitler var. Samsun’un yakın geçmişinde Kemâl Vehbi Gül’ün riyaset ettiği dönemlerde, Samsun bütün Türkiye’de kalkınmasıyla örnek gösterilen bir şehirdi. Öte yandan, sonralarda bu dönemler de özellikle kalkınma sevdasıyla estetiğin göz ardı edildiği ve Samsun’un betonlaştırıldığı yönünde ciddi ve önemli eleştiriler de çokça dile getirildi. Benim kanaatim, bu eleştiri bir taraftan doğrudur, Vehbi Gül’ün imarcı ve kalkınmacı karakterinden kaynaklanmıştır. Fakat öte yandan bu durumda, Demirel ve Özal’lı o yılların bütün Türkiye için imar, kentlileşme ve sanayileşme yılları olmasının da bu durumda payı vardır.

Konunun merkezine dönersek, Kemâl Vehbi Gül tarafından o yılların Samsun’un kıyısına kurulan ve bugün şehrin göbeğinde yer alan GÜLSAN, bugün daha çok ‘esnafın mağduriyeti’ şeklinde dile getirilen yüzlerce hikâyeyi içinde taşıyor. Modern bir şehir büyüdükçe şehri besleyen, iktisadi kalkınmayı sağlayan üretim alanlarının şehrin içerisinde kalması da kaçınılmaz. İstanbul’da bunun birçok örneği var. Otomobilden mobilyaya kadar bütün sanayi siteleri İstanbul’un ortasında. Buna mukabil, şehri ve bütün Türkiye’yi besleyen ‘ağır sanayi’ alanları ise Gebze’de. GÜLSAN, Tekkeköy’deki Organize Sanayi Bölgesi’nde olduğu gibi ağır sanayi alanı değil. Bunun manası, GÜLSAN’ın insanların sürekli gündelik ihtiyaçlarının temin edildiği bir alan olduğu ve kent merkezinden kopuk olmaması gerektiği. İstanbul’da Maslak Oto Sanayi tam da böyle bir alan. Bir yandan şehri besleyen ve kentin gündelik ihtiyaçlarına cevap veren, öte yandan İstanbul’un en önemli iş merkezlerinin ortasında olmanın sorumluluğunu taşıyan ve bu şekilde dizayn edilen…

Şehir, yaşayan bir organizma. Cumhuriyet Meydanı, Mecidiye, Çiftlik, Site Camii, GÜLSAN gibi yerler Samsun’un hikâyelerini var eden, gelenekle irtibat kuran dinamiklerin işlediği mekânlar. Üstelik, GÜLSAN bugün Toybelen mevkiine taşınsa yarın şehir daha da büyüdüğünde taşınan sanayi sitesi aynı durumda olmayacak mı? Yapılması gereken yalnızca alan açmak, basiretli bir akılla müdahale etmeksizin bir kurgu dizayn etmek ve hikâyelere imkân vermektir.

Kategoriler
cümle

Vurgun

Gözlerim uykuyla barıştı sanma 
Sen gittin gideli dargın sayılır 
Ben de bir zamanlar sevildim ama 
Seninki düpedüz vurgun sayılır 

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana 
Her iki cihanda gül kana kana 
Seninle cehennem ödüldür bana 
Sensiz cennet bile sürgün sayılır 

Yalan mı söyledin göz göre göre 
Ne zaman dolacak verdiğin süre 
Gönülden gördüğüm takvime göre 
Aldığım her nefes bir gün sayılır

Cemal Safi

Kategoriler
matbuat

İki Arada

Tam hatırlamıyorum.

Galiba on seneden biraz fazla zaman oldu.

O yıllarda hem Samsun’da hem de Türkiye’de yazan çizen pek çok kimsenin, bürokratın, siyasetçinin, akademisyenin yolu Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nden bir şekilde geçerdi. Geldiklerinde de ekseriyetle bir konferans verirlerdi.

Rasim Özdenören, Haydar Ergülen, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Ferhat Kentel, Mevlana İdris Zengin, Sadık Yalsızuçanlar, Yavuz Bülent Bakiler… Samsun’undan ise Şaban Sağlık, Dursun Ali Tökel, Sıddık Akbayır…

Bir çırpıda hatırlayabildiklerim…

Ve birçok siyasetçi ve devletli…

İşte, o zamanlar, Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’ne Haber Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Necdet Uzun da gelmiş ve bir konferans vermişti. Aklımda o güne dair tek bir mesele kalmış. Berraklığıyla zihnime mıhlanmış.

Şöyle diyordu mealen Necdet Uzun:

Yerel gazetecinin işi her zaman daha zordur. Çünkü sürekli bir ikilem içerisinde olursunuz. Bir taraftan içinde bulunduğunuz, doğrudan güzellikleri ve sıkıntılarıyla muhatap olduğunuz şehrin meselesini yazmanız gerekir, öte yandan siyasetin ‘sıcak’ meselelerine bir gazeteci olarak duyarsız kalamazsınız.

Sonrasında ise biz, Haber’de ‘dengeyi sağlamaya’ çalışıyoruz, diyerek nihayetlendirmişti.

O vakitten beri ne zaman herhangi bir yerel gazetenin sayfasına baksam, Necdet Uzun’un bu sözleri bir şekilde aklıma gelir. Sayfalarda yerel ile ulusal arasındaki görünmez ağırlığı okumaya çalışırım.

Bundan böyle bu köşede ben de teraziyi bu minvalde dengede tutmaya gayret göstereceğim.

Samsun’u ihmâl etmeden içerideki ve dışarıdaki siyasetin ve toplumun meseleleri, yani Türkiye’nin meselelerini dilim döndüğünce yazmaya çalışacağım.

Memleket meselesini anlamamız önünde aslında en büyük engeli teşkil eden bir yığın olarak karşımızda duran tarihin, sosyolojinin ve edebiyatın meselelerinin etrafında da elbette dolaşarak bunu yapmaya çalışacağım.

Meselelerin içinde boğulmadan fakat mukabele ederek…