Kategoriler
matbuat

Paradigma Şart

Ben ‘paradigma’ demeyi tercih ediyorum. Fakat ‘eksen’ şeklinde telaffuz edildiği de vâkîdir. Kelime olarak ‘paradigma’ belki dışarıdan besleniyor ancak Soğuk Savaş dünyasının literatüründeki ‘eksen’e kıyasla daha kuşatıcı, fikirden beslenen ve ne idüğü belirlenebilir bir imkân sunuyor. Öte yandan, kelimenin ithalatından ötürü daha en baştan vazifesinin işleviyle de çelişiyor gibi görünüyor.

Aslında olay yeni değil. Türkiye’nin Batı dünyasına karşı şahsiyetli ve gerektiğinde ‘hayır’ demeyi bilen tutumunun iyiden iyiye görünür hâle geldiği dört beş yıldan beri en kritik, geleceğe dair iyisiyle kotüsüyle belirleyici olacak gizli gündemi. Fakat muhafazakâr cenahtaki zihinlerce üst perdeden telaffuz edilmeye başlanması yeni. 15 Temmuz darbe girişiminden itibaren hiç akıldan çıkarılmayan, gerektiğinde kısık sesle de olsa dile getirilmekten kaçılmayan bu mesele uluslararası siyasetin son birkaç aylık gelişmelerinden ve iç siyasette doygunluğa yavaş yavaş ulaşıyor olmasından sonra çok daha görünür ve açık bir şekilde tartışılacak. Muhafazakâr çevrelerin üstünde kafa yorduğu esas meselesi olacak. Benim için ise uzun zamandır dönüp dolaşıp geldiğim, zihin mesaisi harcadığım bir soru.

Mesele, Türkiye’nin kendi paradigmasını belirleyebilmesi. Küresel eksenler arasında sağa sola savrulmadan, Türkiye’nin kendi dinamiklerine özgü bir çizgi tutturması gerekiyor. Ayrıca, bu özgün paradigmanın dünyaya vaat edebileceği yeni bir şeyler olması da şart. Dünyaya bir şey söylemeden, farklı coğrafyalara sirayet etmeden böylesi bir paradigma hayat bulamaz.

Son dönemde, ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin ikircikli tavırları ve buna mukabil Putin’in son derece makul tavrı Türkiye’de bir kısım kişilerin Türkiye’nin geleceğinin Rusya’yla sıkı ilişkilerden geçtiğini bolca ifade etmesine yol açtı. Artık herkes pek aşinadır, emperyalist dünyaya karşı Avrasya’nın gücünden ve tek çare olduğundan heyecanla bahsedilen ifadeler… Bu tarafta, eksen tartışmasının açılmasına gerek dahi duyulmuyor. Madalyonun öte yüzünde eksen tartışmasını yapanlar var ve ekseriyetle Türkiye’nin son dönemdeki Rus yakınlaşmasından rahatsız. Batı’yla kurulan ilişkilere kıyasla Türkiye’nin Avrasya blokuna sıkıştırılmasının tehlikeli olduğunu düşünenler de var.

Esas olan Türkiye’nin kendi paradigmasını ıstırabını çeke çeke oluşturmasıdır dedik. Başka yol var mı? İştahla Türkiye’nin bekâsını Avrasya’da ya da Avrasyacılık’ta görenler, Avrasya’nın, daha da özelde Rusya ve Çin’in emperyalizmini görmüyorlar mı? Yahut görseler de ikrârı işlerine mi gelmiyor? Evet, Türkiye’nin Batı’dan gelen alışılageldik, sır olmayan ve 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte de zirve yapan saldırılarına karşı Rusya, Türkiye’nin direncine takviye yaptı. İcâp ettiği zaman kurtarıcı rol üstlendi. Muhakkak ki kurtarıcılığa soyunmasının temelinde Türkiye’yi Batı’ya nispet yaparcasına kendi yanına çekmesi var. Batı mandacılığı olduğu gibi pek âlâ Rus mandacılığı da mümkün. Fakat Türkiye en başından itibaren bu durumun farkında olarak dikkatli, samimi ve herkesin kendi yerini bileceği bir ilişki tesis etmeye çalıştı ve bunu da başarmış gözüküyor.

Bugün, Türkiye’yi yönetenlerin, ekseriyetle klasik merkez sağ tanımlamasının karşılığında duran fikri ve kültürel entelijansiyanın (bu kelimeyi galiba kullanabiliriz) Avrasya eksenini bir atlama ve vakit kazanma hamlesi olarak kullanarak Türkiye’ye özgü bir eksenin gelişmesi yönünde bir çaba ve umut içinde olduğunun emarelerini görüyorum. Ben de tam da böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu kolay değil; ıstıraplı ve on yıllara muhtaç. Batı, eksenini kapitalizme borçlu. Rusya ise yine kapitalizmin karşısındaki en büyük reaksiyonist fikre… Dolayısıyla, mesele ‘eksen’ değil, yerli bir paradigma olmalıdır. Esas olan görüntüde değil, özünde yerli olmasıdır. Özü sağlam olduktan sonra görüntünün bize yabancı olması mesele olmamalıdır.

Not: Geçen haftaki yazıda Suudi Arabistan bahsinde geçen “Kral Selman” yanlış değil. Fakat kastedilen veliaht prens Selman. Dikkatten kaçmış, düzeltelim.

Kategoriler
matbuat

Batı’yla İlişkiler Şimdi Başlıyor

Türkiye tarihinde uzun yıllarca şahit olunmayan ilginç zamanlardan geçiyoruz. Bu zamanları tanımlamak için sıfat çok. Elbette, ilişkiler şimdi başlıyor derken içinde ironisini de taşıyan bir durumu ifade etmek istiyoruz.

Son olarak Rusya Devlet Başkanı Putin’in ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin gelmesiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan bölgenin geleceğine yönelik ortak kararlar ve ülke içindeki projelerle alakalı hâlihazırda devam eden iş birliğini bir üst perdeye taşıdı. Öte yandan, Erdoğan-Putin-Ruhani üçlüsünün Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden verdiği fotoğrafla Avrupa’ya ve ABD’ye kallavi bir fotoğraf daha verilmiş oldu.

Avrupa, son yıllarda ortaya koyduğu tavırlarla Türkiye’yi hizaya getirebileceği fikrindeydi. Özellikle de Almanya, Avrupa’nın aklı konumunda. Dün, Türkiye’ye karşı pozisyonu açık bir şekilde ilk belirleyen ülke olduğu gibi bugün de henüz somut bir eyleme geçmiş olmasa da Türkiye’yi anladığını dile getirme konusunda önde geliyor. Mesela, geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Martin Erdman, Türkiye için Çin, Rusya gibi alternatiflerin olduğunu söylemenin fantaziden ibaret olduğunu ve Türkiye ile Avrupa ekonomilerinin iç içe olduğunu söyleyerek Türkiye ve Almanya’nın vazgeçilmez bir partner olduğunusöyledi.

Birebir aynı durumdan bahsetmek tam olarak mümkün olmasa da Avrupa’ya verilen mesajın bir benzerinin ABD’ye gittiği de aşikâr. Fakat Batı dünyası dediğimizde yekpâre homojen bir yapıdan bahsetmiyoruz. Dolayısıyla ABD ile Avrupa’yı eş değer tutmak mümkün değil. Evet, ABD’ye de gelecek ilişkilere dönük önemli bir mesaj verilmiş oldu. Fakat ABD’ye kıyasla ben Avrupa’nın Türkiye’yi kaybetme, hele hele Rusya saflarında görmeyle alakalı olarak çok daha endişeli ve hassas olduğunu düşünüyorum. ABD, kağıt üzerinde Türkiye’nin yıllardır stratejik ortağı olan bir müttefiki. Fakat ABD’nin son 4-5 yıldaki davranışlarına baktığımızda ABD’nin Ortadoğu’da, Körfez’de en sadık ve kullanışlı ortağının Suudiler olduğu da görülüyor. Bence, ABD Türkiye’yi birtakım yaptırımlarla hizaya getiremeyeceğini, kendi amaçları doğrultusunda hedefe yöneltemeyeceğini biliyor. Bu yüzden de enerjisini Türkiye’yle müzakerelerine devam etse bile Türkiye’yi kazanmaya yönelik harcamıyor. Hele hele Suudi Arabistan’da Selman gibi bir kral varken ABD’nin bölgede Suudiler üzerinden yapabileceği çok şey varken… Fakat yine de Suriye oyununda Türkiye’den başka hiçbir aktör ABD için işlevsel ve iş bitirici bir müttefik olmayacaktır. Bu yüzden, Erdoğan-Putin-Ruhani zirvesinde verilen görüntü sonrası ABD’de Türkiye’yi kazanmaya yönelik davranacaktır.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz, S-400 füzelerinin teslim tarihinin ‘şov’ için öne çekildiğini öne sürmüş. Oysa, füze teslim tarihini Türkiye’nin öne çekmesinin çok mantıklı ve zekice iki sebebi olabilir: Birincisi, Türkiye bu üçlü zirvede savunma füze teslimini öne çekerek yukarıda anlatmaya çalıştığım Avrupa’ya ve ABD’ye mesajını çok daha kuvvetli bir şekilde ilan ediyor. İkincisi de potansiyel bir NATO saldırısına ya da niyetine karşı NATO’ya saldırılarına karşı tasarlanmış füze savunma sistemlerini alarak hem fiziken hem de manen elini güçlendiriyor. Her ne kadar böyle bir ihtimal çok uzak görünse de uzun vadede gelecek günler ne getirir bilinmez… Zaten dediğim gibi mesele sadece fiziken bir saldırı olması değil, bunların masada neler değiştirdiği! Doğrusu, CHP’nin aklı başında ve dış politikanın dinamiklerini iyi bilmesi gereken bir teknokrat ismi olmasını beklerdim. Ancak son dönemde bunun gibi yaptığı bazı çıkışlar var ki özü bu değilse, çok çabuk siyasetin sığ alanına ayak uydurmuş izlenimi yarattığını söylemek zorundayım.

Nihayetinde, Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri aslında şimdi başlıyor. Fakat Türkiye yaptığı hamlelerle ve samimiyet arayışıyla Avrupa’yı da ABD’yi de köşeye sıkıştırmış görünüyor. Türkiye’nin Rusya’yla yaptığı iş birliği tiyatrodan ibaret olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü bir şekilde verdiği mesaj Batı’yla sağlıklı bir şekilde ilişkilerini yürütmek isteyen bir Türkiye’nin ABD ve Avrupa’yla ilişkilerini bambaşka bir seyre oturtacaktır.

Kategoriler
matbuat

Türkiye’nin İhtiyacı

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan üretmek. Ama nasıl üretmek? Son yıllarda Türkiye’de gerçekleşen üretimi geçmişle mukayese etmek olanaksız. Özellikle kendi ayakları üzerinde duran bir ülke olma yolunda ciddi bir kararlılık mevcut. Son yıllarda kazanılan ivmenin esas tetikleyicisi de zaten bu motivasyon. Bugün devlet dijitalleşmede dahi treni kaçırmak istemiyor. Küresel trendleri, iş insanlarının eğilimleri yakinen anlamaya ve bu yönde gereken adımları atmaya çalışıyor. Öte yanda, Türkiye’nin ürettiği şu an bu hâliyle dış dünyaya bağımlı olmamaya, aynı teknolojileri üretebilmeye endeksli görünüyor.

Peki, ihtiyaç olan üretim nasıl bir üretim? Tanzimat’tan bu yana tekniğin coğrafyaya nüfuz etmesiyle birlikte kendimizi hep kaçırılmış trenin yolcuları olarak hissettik. Sultan Hamid’in mayasını oluşturduğu teknik ve kalkınma temelli anlayış on yıllar boyu aktarılarak Türkiye’de merkez sağın halkın gönlünde yer bulduğu uzun bir hikâyeye nefes verdi. Bu hikâye kaçırılan treni yakalamak üzere on yıllarca devam etti. Tekniğe meftun olan idâreler gerçekleştirdiği icraatlarla Türkiye gerçeği ortalamasını değiştirmeyi başarabildi. Şüphesiz bunun son ve en başarılı örneği Ak Parti oldu. Ancak ilk soru hâlâ bâki: Bizim nasıl bir üretime ihtiyacımız var?

Bugün, başarılı olduğumuz alan bize ait olmayan paradigma içerisinde iyi bir şekilde üretim yapmaktan ibaret. Bu modelin en başarılı örneğini Çin gerçekleştiriyor. Rusya, küresel dünyanın dinamikleri karşısında ayrıksı bir pozisyonda. Son dönemlerde Rusya da esasında pek tekniğin dünyasının vaat ettiği hayata karşı pek direnemiyor. Her ne kadar kalıtsal özelliklerini taşısa da gün geçtikçe kendi meşrebince bu dünyaya uyum sağlayan bir Rusya ortaya çıkıyor. Ancak Rusya’nın ayrıksı pozisyonu yerine başka bir paradigma ikâme edebildiği bir düzlemde değil. Bunu Sovyetler döneminde yapmıştı ve dünyaya kafa tutuyordu. Fakat Sovyetler’de üretilen alternatif paradigma insanlığa mevcut paradigmadan daha fazlasını vaat edemediğinden başarılı olamadı.

Türkiye’de kavramsal özgünlüğü sağlamak mecburiyetindeyiz. Yaptığımız üretim küresel trendleri takip ederek gerçekleşmeli fakat kaliteli üretim yalnızca ürettiğimiz şeyin nitelikleriyle sınırlı olmamalı. Gerçekten üretmek, olmayanı üretmektir. Üretilen ürün ya da fikir insanların hayatlarını değiştirebildiği ölçüde hakiki bir üretimdir. Tekniğin dünyası kapitalist değerleri vaat ederek ve insan nefsine seslenerek bunu iki yüz yıl evvel başardı. Osmanlılar’ın alışkın olduğu sistem, değerler dünyası, toplumun hayat anlayışı bu değildi. Tabii olarak 19. yüzyılın başından itibaren dönüşen dünya karşısında da tüm çabalara rağmen sudan çıkmış balığa döndük. Zamanla suyun dışında nefes almayı da öğrendik fakat biliyoruz ki ait olduğumuz yer deniz derya. Hâlen bunun sıkıntısını çekiyoruz.

Evet, yerli ve milli. Fakat her iki kavram da üzerinde o kadar düşünülmeye muhtaç ki… Paradigmasız yerlileşme sağlamak mümkün değil. Geçmişte sahip olunan paradigmayı bugünün teknik dünyasıyla uzlaştırmaya çalışarak da bunu yapamayız. Kısacası, dünyaya bir paradigma ve söylem vaat etmek zorundayız. Dış politikada Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği söylemin kişilerden ve aktörlerden bağımsız kavramsal temelleri olmalı. O temeller âdeta pişerek söylemi var etmeli. Üstelik, Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca kendi meşruiyetini belirleyen değil, başta Batı olmak üzere farklı coğrafyaları da hareket geçirebilecek bir paradigmayı üretebilmek.

YAŞARKEN KIYMETİ BİLİNMEYENLER

Malûm, Meclis son haftalarda iki cenaze için devlet törenine ev sahipliği yaptı. Yeni Şafak‘tan Kemal Öztürk, “Öldükten Sonra Kıymetini Bilsek Ne Fayda” diye yazmış. Hakikaten de öyle. Hırslarımız ve özgüven eksikliğimiz, geçmişi, özellikle de kendimize yakın geçmişi çiğneyerek kendi yaptıklarımızın daha çok parlayacağı gibi bir boş inanca sebep oluyor. Hâlbuki şahsiyetli, kendini bilen ve akıllı insan böyle yapmaz, buna ihtiyaç da duymaz.

Kategoriler
matbuat

Aliya’nın Hatırlattıkları

Merhum Aliya’yla geçen hafta kaldığımız yerden devam etmekte yarar var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi” mesajının Türkiye’nin gündeminde yer alan birçok mesele gibi şirazesinden kayarak tartışılmaya başlaması Aliya’yı yeniden hatırlamayı benim için gerekli kılmıştı. Son 200 yıldır ve bugün hâlâ devam eden Batı’nın (belki de tekniğin ve tüccarlığın dünyası demek daha doğru) İslam coğrafyalarındaki zulmü ve duyarsızlığı malûm. Bütün bunlar Bosna’nın başına geldiğinde Aliya’nın öncülüğünde oradaki insanların bir farkı vardı.

Bu fark, Osmanlı bâkiyesi bir halk olmaktan, Avrupa kıtası içinde kalmaktan ve en önemlisi de Aliya İzzetbegoviç gibi hem bilge hem komutan hem devlet adamı olan cesur bir adamdan kaynaklanıyordu. Bosna halkının yaşadığı coğrafya orada diğer İslam memleketlerinden ayrışan başka bir hayata, topluma ve insana bakışı mümkün kıldı.

Aliya’nın İslam’ı anlayışında özellikle “İslam sadece din değildir” yaklaşımı oldukça kritik bir yerde duruyor. Cumhuriyet yılları boyunca da uzun süre tahakküm eden bir din dayatması Müslümanlığı camiilere, belirli zaman ve ritüellere hapsetti. Hatta o yıllarda Kemal Vehbi Gül’ün Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan beyanatında “Şeriat İslamiyettir. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek şeriatın icabıdır. Bunları bilmeyen ahmak takımı bir şeriattır tutturmuş gidiyor. Yahudinin
tazyikiyle, Amerikan emperyalist ülkelerinin tazyikiyle… Çünkü Türkiye dinine sadık olursa, tehlike olur onlar için, Ortadoğu’yu sömüremezler.”
diyordu. Bilge kral Aliya da İslam’ı modernistler ve muhafazakârlar gibi belirli birtakım alanlara, zamanlara ve mekânlara hapsedilmesine karşı çıkarak İslam’ın bir din olmakla beraber aynı zamanda bir felsefe, ahlâk, düzen, tarz, atmosfer olan, yani hayatın tamamını kuşatan bir şey olduğunu söylüyordu.

Bu yüzden, en çok dini bir meslek hâline getiren ilahiyatçılara itiraz ediyordu. İlahiyatçıların kendilerini Kur’an-ı Kerim ile insanlar arasında bir
aracı
gibi konumlandırdığını ve bilime de tasavvufa karşı da kapalı olan ilahiyat camiasının İslam’a aykırı çok sayıda irrasyonel ve boş inançların dine girmesine itirazı olmadığını söylüyor. Aslında tam da bu din algısından ötürü İslam yozlaştı. Aliya, bu topraklarda güçsüzlüğün sebeplerini izah ederken Kur’an’a teslimiyetin bitmediğini fakat kitabın kanun otoritesini kaybedip, eşyaların ‘kutsal’ı hâline geldiğini hatırlatıyor. Bu vaziyetten dolayı zamanla Kur’an’ın hep daha az anlaşılan ve manası üzerinde düşünülen fakat daha çok güzel sesle okunan bir metin hâline geldiğini söylüyor. Bütün bunlara hak vermemek mümkün mü?

Ne yazık ki 1970’li yıllarda Aliya, “Türkiye kendi hafızasını ve geçmişini kaybetti.” diyerek “Bu durum kime gerekliydi?” diye soruyor. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya’nın ilerlemeyle geleneği birleştirirken, Türkiye’de modernistlerin tam tersi bir istikamette yürüdüğünü söyleyen Aliya, Japonlar dünya milletlerinin zirvesine çıkarken Türkiye’nin üçüncü sınıf bir ülke olmaya mahkûm kalmasını böyle açıklıyordu. Bugün, belki eksik çok şey hâlâ var fakat Aliya’nın isabetli bir şekilde tespitlerini yaptığı 1970’lere kıyasla bu yönde halkıyla, kendi değerleriyle ve diniyle barışık bir Türkiye olduğunu söyleyebilmek güzel ve şükür vesilesi.

Kategoriler
matbuat

Çare Aliya’da

Malûm, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meseleye dâhil olmasıyla birlikte dönem dönem gündeme gelen cinsellik-kadın-İslâm çerçevesinde dönen tartışmalar çok daha görünür bir biçimde tartışılır oldu. Tartışmaları başlatan kişilere ve söylediklerini konuşmaya çok da lüzum yok. Fakat meselenin toplumsal ve İslâmi boyutu olduğu gibi bu tarz tartışmalardan siyasi medet umanların da olabileceği unutulmamalı.

Aslında siyasetin herhangi bir şekilde pek de alanıyla ilgili olmayacak kadar ‘ciddi’ olan meseleye siyasi boyut katan ‘İslam’ın güncellenmesinin gerektiği’ çıkışıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmadı. Bazı çevrelerin özellikle de medyanın da üstü örtülü tahrikiyle böylesi tartışmaları Türkiye’nin gündemine oturtarak 28 Şubat’ı çağırmak üzere bir havayı beslemek istediği de söyleniyor. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meseleye dâhil olmasının önemli sebeplerinden birinin de bu dalganın önünü kesme amacını taşıdığı yönünde iddialar da var. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çıkışı ihtiyaç duyulan yeni düşünme imkânlarını var edebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önce İslam’ın güncellenmesinin gerekliliğine işaret etti, tartışmalar üzerine “dinde reform haddimize mi?” dedi. Birbirine pek yakın eksende duruyormuş görünen her iki kavram arasında aslında neticeleri itibariyle bambaşka varoluşlara varan ciddi farklılıklar mevcut. ‘Güncelleme-Yenileme’ başka bir şey, ‘reform’ başka. Osmanlı son dönem tarihi tartışmalarında birbirinin yerine fütursuzca kullanılmaktan sakınılmayan ‘ıslahat’ ve ‘reform’ kavramları da aslında farklı yerlere gönderme yapıyorlar. Tanzimat’ta ıslahat ve reform şeklinde tezahür eden birtakım uygulamaların mahiyetleri ve sonuçları da tıpkı İslam’ın güncellenmesi-reform edilmesi arasındaki farklılaşma gibi ayrı yerlere varıyor.

İslam’ın reform kaldırmayacağı açık. Martin Luther vari bir hareket reformdur; yapı bozar ve yeni yapılar inşa eder. Kimyasal bir reaksiyon gibidir. Öte yandan, maddenin fiziksel olarak yalnızca suretinin değişerek, yapısının ve özünün olduğu gibi kaldığı tarzda bir değişim yalnızca İslam için değil, kozmosa dair her şey için geçerli olacaktır.

Aliya için İslam’da yenilenme bir varoluş meselesiydi. İslami bir yenilenmeye doğru bir hareket olmazsa, aksinin pasiflik ve gerileme olacağını biliyordu. Müslüman dünyanın yenilenmesinin de İslamsız ve İslam’a karşı olamayacağını açıkça söylüyordu.

Aliya İzzetbegoviç İslami yenilenmeye muhafazakârların ve modernistlerin itiraz ettiğini söylüyor: “İslamî yenilenme fikrine, her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: “Muhafazakârlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler, İslam’ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar.”

Türkiye’de bugün Aliya’nın yaşadığı yıllarda olduğu gibi muhafazakâr ve modernist olarak tanımlanabilecek keskin ayrımların olmadığı şerhini düşmekte yarar var. Ancak yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslam’ın güncellenmesi çıkışına itirazların nereden geldiğine bakıldığında Aliya’nın söyledikleri daha da anlamlı değil mi? Niyet, Aliya’nın İslam’ı anlayışı ve algılayışı üzerine yazmaktı fakat o kısmı başka zamana kaldı… 

Kategoriler
matbuat

Osmanlı Aklının Batı’dan Anladığı

Ahmet Hamdi Tanpınar, meşhur edebiyat tarihi kitabında, Tanzimat’ı “bir medeniyet dairesinden öbürüne geçmek, asırlardan beri inanılmış ve uğrunda mücadele edilmiş değerler dünyasından ayrılmaya” indirger. Ancak buna katılmak mümkün görünmüyor. Zira Tanzimat salt bir Batılılaşma episodu olarak görülüp geçilemez.

Tanzimat treninin lokomotifi olan Osmanlı devlet eliti ve aydını her zaman için – 1860’lara gelindiğinde dahi Tanzimat’la gelecek yeniliklerin Osmanlı klasik geleneğinden bir kopuş olmadığını ve aynı şekilde İslâm’dan uzaklaşmak olmadığını defaatle dile getirmiştir. Hatta Tanzimat’ın öngördüğü birtakım yeniliklerle birlikte Devlet-i Âliyye-i Muhammediyye’nin eski günlerindeki gibi kudretli hâle gelebileceğine, İslâm’ın akıbeti ve dünyanın dört bir yanında yardım bekleyen Müslümanlar için bunun gerekli olduğuna dair kanaatler ağır basıyordu.

Zaten Tanzimat’ın ilk ve asli motivasyonu ‘devleti kurtarma’ arayışıydı. Bu yüzden, Tanpınar üslubunca bu arayışı ‘medeniyet dairesini değiştirme’ olarak görmek hem yanlıştır hem de vakıa böyle değildir.

Roderic Davison, muhafazakâr görüşlerce, Osmanlı son dönemindeki birtakım demokratikleşme ve parlamenter sisteme geçiş denemelerinin sonralarda günü kurtarmak için verilen birtakım ‘sahte tavizler’ olarak görüldüğünü söylüyor. Öyle ki Osmanlı’da bozulan adalet mekanizmasının düzeltmek, idareyi yeniden etkin kılmak ve ekonomik refahı sağlayabilmek için Batılı usulde reçetelerin pragmatist bir şekilde bu çerçevede uygulandığını söylüyor. El hak, haklı. Bu tespit meselenin aslını Tanpınar’a kıyasla çok daha isabetli bir şekilde yansıtıyor. Fakat Roderic Davison aynı zamanda Ahmet Vefik Paşa gibi ‘aydınlanmış kimselerin’ dahi bu düşüncede olduğunu bir miktar da şaşkınlık ve eleştiri taşıyarak ifade ediyor.

Halbuki Tanpınar’ın ima ettiği Osmanlı Türkiye’sinin Batı eksenine doğru bir geçiş yaşadığını söylemesi de Davison’ın hayret içerisinde getirdiği pragmatizm eleştirisi son derece anlamsız. Toplum gibi yaşayan organizmalar ve devlet gibi bekânın esas olduğu mekanizmalar için esas olan yaşamak, yaşatmak ve var olmaktır. Osmanlı on dokuzuncu yüzyılını da bu bağlamda düşünmek doğru olur.

Osmanlı Devleti, Tanzimat devrinde uygulamaya koyduğu birtakım reformlara ve Batı’dan aldığı yeni çağın paradigmasına uygun devlet işleyiş usullerine başvurması için zaten mevcut durumdan bir rahatsızlık gerekir. Davison’un hayret ettiği aslında sağlığından hiç mustarip olmayan bir adamın ilaç içmesi gibidir. Elbette ‘devleti kurtarmak’ arayışı çerçevesinde Osmanlı devlet eliti Batı’ya başvuracaktı. Sonraki zamanlarda ‘devleti kurtarmak’ merkezinde Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyâset olarak hülâsa ettiği bambaşka kurtuluş reçeteleri de arandı. 1850’lerden sonra yer yer Osmanlı siyaseti içerisinde gerilimler de yaratan farklı düşüncelerin, münferit örnekleri görmezsek hemen hemen hepsi Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldırmak, ‘altın çağına kavuşturmak’ kaygısıyla kendi kamuoyunu genişletmeye çalışıyordu.Belki bugün Türkiye’de ‘yerli’ ve ‘milli’kavramları telaffuz edildiğinde farklı fikir ve yaklaşımların oturması gereken eksen de böyle bir zemin. Nitekim merhum Cemil Meriç’in Kabil kompleksi diyerek açıkladığı gibi “Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.

Kategoriler
matbuat

Zeytin Dalı Amacına Ulaşabilir mi?

Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı’na başlarken Rusya’yla üstü kapalı bir ittifak içerisinde hareket etti. Zeytin Dalı Harekâtı’nın ilk başladığında amacı Türkiye’nin 911 kilometrelik Suriye sınırında güvenliğini sağlamak için PKK/PYD etkisini yok etmek, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e ulaşması planlanan olası bir terör koridorunu önlemek ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne katkı sağlamak olarak görülüyordu. Fakat Türkiye’nin Suriye topraklarında yapacağı girişimler ABD’nin bölge çıkarlarına ters düşüyordu.

Emekli tuğgeneral, İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi Naim Babüroğlu, Afrin sonrası Doğu Fırat’ta her geçen gün güçlendirilen PYD hâkimiyeti zayıflatılmadıkça Zeytin Dalı Harekâtı’nın gerçek amacına ulaşmayacağını söylüyor. Bölgeyi iyi bilen birçok kimsenin de genel kanaati bu yönde.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna müdahale edebilmesi ve buradan sonuç alabilmesi ise kolay görünmüyor. Ya Rusya’nın açık desteğiyle Rusya’ya güvenerek ve ABD’yi sert bir şekilde karşısına alarak Fırat’ın doğusuna yeni bir harekât planlayacak ve Doğu Fırat’ta oluşturulmak istenen PYD/YPG koridoru kırılacak… Böylece bölgede ABD’nin ve İsrail’in nihai amacı olan bölgeyi paramparça etme planı son bulmuş olacak. Ya da Türkiye’nin ABD’yle yaptığı müzakereler uzlaşıyla son bulacak ve uzun yıllardır bölgede yavaş yavaş küçük hamlelerle ilerleyen ABD ve İsrail stratejisi devam edecek fakat ABD de son kertede uzun soluklu bir Ortadoğu projesinde istediğini alamamış olacak.

ABD, Türkiye’yi ikna etmek istiyor. Fakat ikna etmesi için ‘kadim’ emellerinden vazgeçmesi gerek. Bu saatten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ülkenin başında oldukça Türkiye’nin ABD’nin bu taleplerini kabul etmesi mümkün değil. Çünkü ortada yapısal bir çıkar çatışması var. Türkiye’nin uzun vadede menfaati ve geleceği ABD’nin uygulamak istediği İsrail stratejisiyle ters düşüyor. Uzun yılların NATO ve ABD müttefiki Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşması zaten muhatabının bu samimiyetsizliği yüzünden. Fakat Rusya Türkiye’ye ne kadar güven verebilecek? Türkiye, Rusya ve İran’ın ülkelerin toprak bütünlüğünden yana yaklaşımları bölgede ittifak yapmak için önemli bir ortak payda ancak Rusya’nın PYD ve YPG’ye karşı tavrı ABD’den bile felaket derecede iyimser! 

Üst düzey bir Amerikalı yetkili tarafından oldukça çarpıcı bir iddia dile getirildi: ABD, Münbiç’ten YPG’lilerin çekilmesini sağlayacak ve bundan böyle PYD ile siyasi ve YPG ile de askeri boyutta ABD’nin müttefiki olmayacak. Henüz iddia düzeyinde de olsa buraya doğru bir gidiş var. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Afrika turunun üçüncü ziyareti Senagal’de yaptığı açıklamada, Tillerson’ın “Münbiç’in yarısında güvenlik sizde, yarısında bizde olsun” dediğini söyleyerek Türkiye’nin bu noktada tavrının Münbiç’in oranın gerçek sakinlerinin elinde olması yönünde olduğunu belirtti. Zeytin Dalı Harekâtı’nın da zaten Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanması haricindeki en önemli amaçlarından birisi bu.Her ne kadar Türkiye’nin ‘yeni yaklaşımlarıyla’ ABD’nin bölge projesi birbiriyle tamamen ters düşse de Rusya Türkiye’ye açık bir güven ve samimiyet veremedikçe Türkiye de ABD de nihai amaçlarının kısa vadede sert kırılmalarla çatışması yerine, bir uzlaşmayla askıda kalmasını tercih edecektir.

Kategoriler
matbuat

Ah, Bu Şehirler…

Elimde eskilerden bir kitap: İslâm Geleneğinden Günümüze Şehirler ve Yerel Yönetimler… İki cilt hâlinde 1996 yılında yayınlanan bu kitap şehirlere ve ruhlarına dair farklı açılardan bakış sunuyor. Kitapta, Turgut Cansever’den Sezai Karakoç’a, Halil İnalcık’tan İlber Ortaylı’ya, Özer Ergenç’ten Mustafa Armağan’a, Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop’tan bugün CHP’li İlhan Tekeli’ye, merhum vali Recep Yazıcıoğlu’ndan Samsun Belediyesi Eski Başkanı Kemal Vehbi Gül’e kadar bir devrin şehir ve medeniyet üzerine kafa yormuş zihinlerinin makaleleri yer alıyor. Kitabın en iyi tarafı gerek yazarlardan gerekse de yazılan konulardan bir çırpıda anlaşılacağı üzere hem fikrî hem de ameli bir sentez oluşturması. Okuyucu, kitapta ‘ideal şehir’e dair birtakım tasvirler, insanın şehirle kurduğu münasebet, asr-ı saadet döneminden bugüne İslâm şehirlerine dair ‘ilmi’ bilgiler görebileceği gibi doğrudan şehrin idaresiyle ve belediyecilikle ilgili ‘ameli’ icraatların nasıl yürümesi gerektiğine dair nitelikli ve zaman dışı bir yaklaşımları içinde barındırıyor.

Belediyecilik ise ayrı bir zanaat. Zanaat diyorum çünkü hem teknik bilgi hem de Allah vergisi bir el yatkınlığı gibi kabiliyet gerektiriyor. Ne yalnız ilmi bilgiyle olabiliyor ne de medeniyet ufkundan yoksun bir halklılık yetiyor. Ait olduğun toprağın bilincine hâkim olmak şart, yetmiyor bir de pratik kabiliyet gerekiyor. Anlayacağınız hem mektepli hem alaylı olmak şart!

İslâm’da nasıl ki ümmiliğin özel bir yeri varsa, Medine sadeliğiyle bütün İslâm şehirlerine rol model olmuştur. Camiiler, evler, pazarlar sade ve tek katlı bir anlayış içinde kendine yer bulmuştur. Ta ki Osmanlı devrinde Selâtin camiilere, ardından Tanzimat’la gelen Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarına kadar… Oysaki bizim bugün şehirleri imar etme ve kalkındırma anlayışımız bambaşka! Yani, kalkınmaktan vazgeçip romantik şehirler mi inşa edelim? Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’indeki gibi fantastik, tesadüflerin, zaferlerin ve trajedilerin olduğu şehirlerde yaşamayı mı idealimiz hâline getirelim?

Eh, bütün bunlar bir bakıma normal. Bunlar yapısal dönüşümler; insanların gündelik hayatı sağ giderken, şehirlerin sola doğru gitmesini bekleyemezsiniz. Bugün, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de hemen hemen bütün şehirler betona mahkûm olmuş vaziyette. Fakat mesele betondan ibaret değil. Betonla iyi yapılar da inşa edebilirsiniz. Esas sıkıntı kanaatimce hem şehrin bütününe hem de tekil olarak her bir yapıya ilişkin ‘kimliksizlik’ meselesi. Kimliksizlik, tek bir şeyle ilgili olamayacak kadar çok faktörden etkilenerek ortaya çıkan bir sonuç olmaktan ibaret. Kimliksizliğin izleri yeni yapılarda ortaya çıkabildiği gibi restorasyon yapılan eski binalarda da ister istemez ortaya çıkıyor. Aslında demek istiyorum ki şehirlerimiz bizi yansıtıyor. Şehirler bizden farklı değil.

Mesela, Samsun’da bugün alışveriş merkezi alanı olan eski Tekel fabrikalarının ve Fransız Konsolosluğu’nun restorasyonu bu anlamda tam bir faciaydı. O projeyle birlikte şehirde atıl kalmış bir alan şehre kazandırılmış oldu, bu çok güzel. Fakat Tekel fabrikalarından ve Fransız Konsolosluğu’ndan kalma metruk binalarda olan ruh restorasyon adı altında yapılan kıyımla yok olmuş oldu. Öyle bir restorasyon yapmak zorundasınız ki eski fabrikaları görmemiş 10 yaşında bir çocuk o alışveriş merkezine girdiğinde annesinin babasının metruk binalarda aşina olduğu ruhu hissedebilecek… Bir kentin hafızası ve dolayısıyla kimliği ancak böyle muhafaza edilebilir. Belki birçok sebebi vardır bunun fakat en temel sebebi başarısız yenileme faaliyetlerinin doğal malzemelerle yapılmaması. Taş binanın bir restorasyonu yapılıyor, geriye taş kalmıyor. Yalnızca beton üzerine çekilmiş parlak bir alçı muhatabınız oluyor. Beyoğlu’nda uzun yıllardır metruk duran Narmanlı Han’ın restorasyonu da bitmiş. Vaziyet, Samsun Meydanı’ndan farklı değil. Bu anlamda en başarılı örneklerden birisi Türkiye’den bir restorasyon firmasının savaş sonrası yeniden inşa ettiği Mostar Köprüsü. Şehirleri hem kalkındırmak hem zarifleştirmek ve güzelleştirmek hem de hafızasını kaybetmesine engel olmak mümkün. Mesele, biraz da harcı karan ustada!

Kategoriler
matbuat

Türklerin Batı Aşkı

Başbakan Binali Yıldırım Cuma günü Almanya’daydı. Uçakta yalnızca Türkiye’nin Almanya’yla olan ilişkisine dair değil, aynı zamanda içeride ve dışarıda yakın gelecekte Türkiye’nin ne istikamette ilerlemesini arzu ettiğine dair önemli mesajlarla niyet beyan etti. Şansölye Merkel’le yaptığı görüşme belki kusursuz geçmedi fakat ilişkilerin yeni bir raya oturması için yeni bir istikametin ilk adımı atılmış gibi görünüyor. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’la Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşmesinin bir hayli uzun sürmüş olması da Türkiye’nin samimiyet ve güven şartıyla Batılı müttefikleriyle yakın çalışmak istediğini gösteriyor.

Keza, bu yazının yazıldığı sıralarda, Türkiye’nin ABD’ye Münbiç’te beraber çalışalım teklifi ve ABD’nin de artık birlikte hareket edileceğini söylemesi açıkça bunu gösteriyor. Başbakan Yıldırım’ın Almanya ziyareti daha bitmemişken tutuklu bulunan Deniz Yücel’in tahliye edilmesi de Türkiye’nin attığı bir adım olmalı. Türkiye’nin ABD ve Almanya temsilinde Avrupa’yla olan ilişkisi belli ki tarihi bir şekilde dönüşmeye başlıyor. Her iki gelişme de seçimlerle dolu 2019 her geçen gün daha da yaklaşırken Türkiye’nin yol alacağı istikamet ve bürüneceği atmosfere dair birtakım ipuçları içeriyor. Şüphesiz, Türkiye’nin Batı dünyasıyla yeniden yakınlaşmasını istemeyenler olacaktır. Birdenbire ilişkilerin kusursuz olması da elbette beklenemez. Fakat yeni bir sürece girildiği aşikâr. 

Şair Cahit Zarifoğlu’nun Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta / Cellatlarla aynı kaptan yiyoruzAynı kirli hava satırları bu ülkedeki Batı’ya bel bağlayanların vaziyetini güzel özetler. Fakat bütün bunları anlatırken ne benim derdim kurtuluşu Batı’da olduğunu söylemek olmadığı gibi Türkiye’nin Batı’yla yeniden barışma ve ilişkileri normalleştirme girişimleri de muhtaçlıkla alakalı değil. “Batılılarla başımız bir taşta” olmasa dahi Türkiye’nin uluslararası siyaset dengelerinde nerede konumlandığı iç siyasetin de toplumsal hayatın da ruhuna tesir ediyor.

Bütün bunlar, Türkiye’nin bugüne dek savunduğu pozisyonların karşısına geçmesi anlamına gelmiyor. Türkiye, özellikle 15 Temmuz, FETÖ ve diğer terör meseleleri gibi ‘yerli’ ve ‘milli’ konularda hassasiyetini ve duruşunu koruyor. Öte yandan, belli ki hükümet de toplumda son dönemde bıkkınlık havası olduğunun, insanların kendini yorgun hissettiğinin farkında. Bu vaziyeti değiştirmenin yolunun da biraz sembolik gibi görünse de Batı dünyasıyla küs olmamaktan geçtiği düşünülüyor, belki de. “Türklerin Batı Aşkı” başlığı bu yüzden ironiler taşıyor. Nihayetinde, çok uzun yıllardır farklı suretlere bürünmüş bir Batı münasebetinden bahsediyoruz.

Yalnız bu ‘yeni ilişkilerde’ geçen haftaki yazıda bahsi geçen çok önemli bir fark var: Türkiye’nin Batı dünyasıyla eşitler ilişkisine girmesi, kendini gerçek bir muhatap olarak Batı’ya takdim etmesi.Boşuna ABD’ye ve Avrupa’ya gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gerek diğer yetkili ağızlardan ‘samimiyet’ çağrısı yapılmıyor. Bakalım, ABD’nin ayak diremekte ısrar ettiği samimiyet testinden Avrupa geçebilecek mi?

Kategoriler
matbuat

Türkiye Nerede Duruyor?

Geçen hafta yarım kalan yerden Türkiye’yi konuşmalıyız. Son yıllarda, küresel dünya siyaseti yeniden Soğuk Savaş dinamiklerine dönmenin işareti gibi gören bambaşka bir dönüşüm içerisinde. Ancak elbette bu dönüş geçmişi olduğu gibi geri getirmek değil. Bugün, geçmişten farklı olarak Transatlantik hattındaki kırılmadan, hegemonyası sorgulanan Amerika Birleşik Devletleri’nden, özgüvenini kaybetmiş bir Avrupa Birliği’nden söz ediyoruz. Dolayısıyla,

Bütün bunların konuşulabiliyor olması bile Avrasya’nın ve Doğu’nun nüfuz alanını söylem düzleminde ne denli güçlendirmeyi başardığını esasında gösteriyor. Rusya’nın entelektüel ve derin beyinlerinden Aleksandr Dugin’in geçtiğimiz hafta verdiği mülâkatında “artık çok kutuplu bir dünyaya giriyoruz ve kutupların dengesi tamamen değişti” dedi. Çok kutuplu güç dengeleri geriye dönüşün hem kendisini var ediyor hem de Soğuk Savaş’tan farklılığını oluşturuyor. Yani, Doğu’nun tekrar güçlenmesi ve ABD’nin siyasi ve iktisadi tekelliğinin ciddi ölçüde zayıflamasıyla bir taraftan haritalar kırmızı-mavi ayrımına gebeyken, diğer taraftan da yeri geldiğinde Rusya ve ABD’nin politikalarına da çomak sokan bölgesel aktörler var. Bunun manası şu: Son 100 yıla kıyasla bugünün küresel dünyası hiç olmadığı kadar koalisyonlara gebe.

Türkiye, kısa bir süredir küresel dengelerin bu dönüşümü karşısında müzâkere eden, tartan ve bu çerçevede bildiğini yapan bir bölgesel güç konumunda. Şüphe yok ki bunun oluşmasında hâlen bir ölçüde devam eden Batı’yla karşı karşıya gelme ve farklı düşünme durumunun etkisi var. Bu süreçte, Türkiye belki zaman zaman tartışıldığı gibi Avrasya eksenine kayan bir ülke olmadı. Ancak tarihsel ve kültürel özellikleriyle Doğu’ya ne denli kolay bir şekilde uzanabildiğini ve oradan da beslenebildiğini Avrupa’ya ve ABD’ye göstermiş oldu. Bu coğrafyanın yaklaşık 600 senedir Batı’yla münasebeti var. 1800’lerden bu yana Avrupa’yla süregelen ilişki tedricen dozu artarak eşitler ilişkisi olmaktan uzaklaştı.

Avrupa Birliği AB Genişlemeden Sorumlu Eski Komiseri Günter Verheugen, katıldığı bir konferansta, “Bazı güçler Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamaya çalışıyor. Türkiye’yi oyuna getiriyorlar. Ben Türk dostlarıma sakın bu tuzağa düşmeyin çağrısında bulunuyorum. Zaman değişecek” diye uyardı. İki üç sene evvel Avrupa’yla ilk krizler doğduğunda durum bu değildi, fakat şu an Türkiye, Verheugen’in uyarısının farkında bir bilinçle hareket ediyor. Bu bilinçten ötürü Türkiye’nin Batı’ya yönelişleri ve Batı’yla kurduğu ilişkiler bundan 10 sene öncesinden çok daha farklı ve eşit bir zeminde ilerliyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin bugün uluslararası alanda herhangi bir lokomotif arayışı olmadığını ve muhataplarıyla eşitler arası bir ilişki kurduğunu düşünüyorum. Türkiye, ne Doğu’ya ne Batı’ya kayıyor. Gerektiği zaman icap ettiği yöne doğru ilerliyor. Bir tür II. Abdülhamid’in denge siyaseti, yani. Bu doğru mu? İlkeli mi? Çokça kritik edilebilir, ediliyor da. Tek parti döneminde de denge siyaseti kullanışlı bir enstrümandı fakat Cumhuriyet Türkiyesi daha uzun erimli politikalara alışkın. Bu sebepten ötürü birçok kimsede bocalama oluyor. Makro dünyada önemli olan lehine ve aleyhine olanların farkında olarak oyunda oynayan bir aktör olmak değil mi?

Kategoriler
matbuat

Dünya Nereye Gidiyor?

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Cemil Ertem, Milliyet’teki köşesinde bir süredir yazdığı yazılarla ‘dünyanın nereye gittiği’ ve ‘yeni dünyanın dinamiklerinin neler olacağı’ soruları etrafında dolaşarak birtakım sorgulamalar yapıyor ve senaryolar çiziyor. Soğuk Savaş terminolojisiyle ifade edilecek olursa, yakın ve orta gelecekte küresel dünyanın ‘kızarmaya’ mı, ‘mavileşmeye’ mi daha meyilli olduğuna yönelik iktisat temelli spekülasyonlar yapıyor.

Klasik Amerikan siyasal hegemonyasının artık fazlasıyla sarsıldığı, Avrupa Birliği’nin artık kendi içerisinde ‘iyi niyet’ konsorsiyumunun ötesine geçemediği, Çin’in siyasi, iktisadi ve en önemlisi de kültürel olarak yükselen bir değer hâline geldiği, Rusya-Çin-İran işbirliğinin çok daha işlevsel ve etkili olduğu; kısacası Avrupa karşısında Avrasya’nın kendini gösterdiği küresel siyaset sahnesinde, bu soruşturmalar pekâlâ anlamlı bir soru olarak karşımızda duruyor.

Dünyanın nereye gittiği sorusunu cevaplandırabilmek için öncelikle Batı’nın dinamiklerini anlamak gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri’ni Avrupa’nın Frankeştayn’ı olarak nitelemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Bunun bazı sebepleri var. Türkiye merkezli dünyaya bakıldığında ‘Batı’ denildiğinde akla gelenin ABD, İngiltere ve Kıta Avrupası olması tesadüf değil. Coğrafi olarak ne Türkiye’ye göre ne de birbirlerine göre pek de batıya düşmeyen bu üç kültür merkezinin aynı kazanda kaynaması tarihsel bir aktarım sürecinden kaynaklanıyor. Bu ilişkiler ağı aslında zımnî olarak bilinen durumlar ve toplumsal tepkilerimizi de arkaplanda belirliyor.

Avrupa ile ABD arasında ciddi bir sahicilik/yapaylık farkı var. Orta Çağ sefilliğini görmüş, Rönesans bereketiyle zenginleşmiş, diktatörlüklerin ve iki dünya savaşının travmasını yaşamış Avrupa karşısında, ABD’nin kurduğu devlet ve değer sistemi kâğıttan bir imparatorluktan ibaret. Tıpkı Frankeştayn’ın hikâyesinde olduğu gibi Avrupa’nın aydınlanmacı ve ilerlemeci aklı nihayetinde kendisini ‘ihtiyar baba’ya dönüştürecek yeni bir organizmaya can verdi. Önce, 19. yüzyıl sonunda Avrupa’nın aydınlanma birikimi ABD kültür ve değer sistemine iktibas edildi, ardından 1944’de Bretton Woods hadisesi ABD ekonomisinin zirveye ulaşmasına sebep oldu ve Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin küresel liderliğinin uzun yıllar devam edileceği sanılıyordu. Fakat hiçbir yapısal kökü olmayan bu düzenin yapaylığı görüldüğünden dolayı ABD sistemi iflasın eşiğinde.

Buna mukabil, Mao’dan sonra Deng Xiaoping’in Çin’e getirdiği yeni kapitalizm yorumunun (ya da sosyalizm yorumu demek de mümkün) son yıllarda teknoloji temelinde fikir ve inovasyona da dönüşmesi, Çin’i nitelikli bir güç hâline getirdi. Diğer taraftan, Rusya, sıcak denizlere inerek Akdeniz’de varlık gösterme amacına bugün hiç olmadığı kadar yakın.Öyleyse, dünyanın ‘kızarmaya’ doğru gittiğini, tıpkı eski günlerdeki gibi bir Doğu Bloğu’nun yeniden var olmaya başladığını söyleyebilir miyiz? Madalyonun tek bir yüzü yok ve bu iddia fazla cüretkâr olacaktır. Öte yandan, bütün bu hikâye içerisinde bizi en çok ilgilendiren Türkiye’nin nerede durduğu ve nereye gideceği.Öyle görülüyor ki bu konu biraz daha devam edecek.

Kategoriler
matbuat

İki Arada

Tam hatırlamıyorum.

Galiba on seneden biraz fazla zaman oldu.

O yıllarda hem Samsun’da hem de Türkiye’de yazan çizen pek çok kimsenin, bürokratın, siyasetçinin, akademisyenin yolu Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nden bir şekilde geçerdi. Geldiklerinde de ekseriyetle bir konferans verirlerdi.

Rasim Özdenören, Haydar Ergülen, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Ferhat Kentel, Mevlana İdris Zengin, Sadık Yalsızuçanlar, Yavuz Bülent Bakiler… Samsun’undan ise Şaban Sağlık, Dursun Ali Tökel, Sıddık Akbayır…

Bir çırpıda hatırlayabildiklerim…

Ve birçok siyasetçi ve devletli…

İşte, o zamanlar, Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’ne Haber Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Necdet Uzun da gelmiş ve bir konferans vermişti. Aklımda o güne dair tek bir mesele kalmış. Berraklığıyla zihnime mıhlanmış.

Şöyle diyordu mealen Necdet Uzun:

Yerel gazetecinin işi her zaman daha zordur. Çünkü sürekli bir ikilem içerisinde olursunuz. Bir taraftan içinde bulunduğunuz, doğrudan güzellikleri ve sıkıntılarıyla muhatap olduğunuz şehrin meselesini yazmanız gerekir, öte yandan siyasetin ‘sıcak’ meselelerine bir gazeteci olarak duyarsız kalamazsınız.

Sonrasında ise biz, Haber’de ‘dengeyi sağlamaya’ çalışıyoruz, diyerek nihayetlendirmişti.

O vakitten beri ne zaman herhangi bir yerel gazetenin sayfasına baksam, Necdet Uzun’un bu sözleri bir şekilde aklıma gelir. Sayfalarda yerel ile ulusal arasındaki görünmez ağırlığı okumaya çalışırım.

Bundan böyle bu köşede ben de teraziyi bu minvalde dengede tutmaya gayret göstereceğim.

Samsun’u ihmâl etmeden içerideki ve dışarıdaki siyasetin ve toplumun meseleleri, yani Türkiye’nin meselelerini dilim döndüğünce yazmaya çalışacağım.

Memleket meselesini anlamamız önünde aslında en büyük engeli teşkil eden bir yığın olarak karşımızda duran tarihin, sosyolojinin ve edebiyatın meselelerinin etrafında da elbette dolaşarak bunu yapmaya çalışacağım.

Meselelerin içinde boğulmadan fakat mukabele ederek…