Kategoriler
cümle

Vurgun

Gözlerim uykuyla barıştı sanma 
Sen gittin gideli dargın sayılır 
Ben de bir zamanlar sevildim ama 
Seninki düpedüz vurgun sayılır 

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana 
Her iki cihanda gül kana kana 
Seninle cehennem ödüldür bana 
Sensiz cennet bile sürgün sayılır 

Yalan mı söyledin göz göre göre 
Ne zaman dolacak verdiğin süre 
Gönülden gördüğüm takvime göre 
Aldığım her nefes bir gün sayılır

Cemal Safi

Kategoriler
matbuat

Paradigma Şart

Ben ‘paradigma’ demeyi tercih ediyorum. Fakat ‘eksen’ şeklinde telaffuz edildiği de vâkîdir. Kelime olarak ‘paradigma’ belki dışarıdan besleniyor ancak Soğuk Savaş dünyasının literatüründeki ‘eksen’e kıyasla daha kuşatıcı, fikirden beslenen ve ne idüğü belirlenebilir bir imkân sunuyor. Öte yandan, kelimenin ithalatından ötürü daha en baştan vazifesinin işleviyle de çelişiyor gibi görünüyor.

Aslında olay yeni değil. Türkiye’nin Batı dünyasına karşı şahsiyetli ve gerektiğinde ‘hayır’ demeyi bilen tutumunun iyiden iyiye görünür hâle geldiği dört beş yıldan beri en kritik, geleceğe dair iyisiyle kotüsüyle belirleyici olacak gizli gündemi. Fakat muhafazakâr cenahtaki zihinlerce üst perdeden telaffuz edilmeye başlanması yeni. 15 Temmuz darbe girişiminden itibaren hiç akıldan çıkarılmayan, gerektiğinde kısık sesle de olsa dile getirilmekten kaçılmayan bu mesele uluslararası siyasetin son birkaç aylık gelişmelerinden ve iç siyasette doygunluğa yavaş yavaş ulaşıyor olmasından sonra çok daha görünür ve açık bir şekilde tartışılacak. Muhafazakâr çevrelerin üstünde kafa yorduğu esas meselesi olacak. Benim için ise uzun zamandır dönüp dolaşıp geldiğim, zihin mesaisi harcadığım bir soru.

Mesele, Türkiye’nin kendi paradigmasını belirleyebilmesi. Küresel eksenler arasında sağa sola savrulmadan, Türkiye’nin kendi dinamiklerine özgü bir çizgi tutturması gerekiyor. Ayrıca, bu özgün paradigmanın dünyaya vaat edebileceği yeni bir şeyler olması da şart. Dünyaya bir şey söylemeden, farklı coğrafyalara sirayet etmeden böylesi bir paradigma hayat bulamaz.

Son dönemde, ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin ikircikli tavırları ve buna mukabil Putin’in son derece makul tavrı Türkiye’de bir kısım kişilerin Türkiye’nin geleceğinin Rusya’yla sıkı ilişkilerden geçtiğini bolca ifade etmesine yol açtı. Artık herkes pek aşinadır, emperyalist dünyaya karşı Avrasya’nın gücünden ve tek çare olduğundan heyecanla bahsedilen ifadeler… Bu tarafta, eksen tartışmasının açılmasına gerek dahi duyulmuyor. Madalyonun öte yüzünde eksen tartışmasını yapanlar var ve ekseriyetle Türkiye’nin son dönemdeki Rus yakınlaşmasından rahatsız. Batı’yla kurulan ilişkilere kıyasla Türkiye’nin Avrasya blokuna sıkıştırılmasının tehlikeli olduğunu düşünenler de var.

Esas olan Türkiye’nin kendi paradigmasını ıstırabını çeke çeke oluşturmasıdır dedik. Başka yol var mı? İştahla Türkiye’nin bekâsını Avrasya’da ya da Avrasyacılık’ta görenler, Avrasya’nın, daha da özelde Rusya ve Çin’in emperyalizmini görmüyorlar mı? Yahut görseler de ikrârı işlerine mi gelmiyor? Evet, Türkiye’nin Batı’dan gelen alışılageldik, sır olmayan ve 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte de zirve yapan saldırılarına karşı Rusya, Türkiye’nin direncine takviye yaptı. İcâp ettiği zaman kurtarıcı rol üstlendi. Muhakkak ki kurtarıcılığa soyunmasının temelinde Türkiye’yi Batı’ya nispet yaparcasına kendi yanına çekmesi var. Batı mandacılığı olduğu gibi pek âlâ Rus mandacılığı da mümkün. Fakat Türkiye en başından itibaren bu durumun farkında olarak dikkatli, samimi ve herkesin kendi yerini bileceği bir ilişki tesis etmeye çalıştı ve bunu da başarmış gözüküyor.

Bugün, Türkiye’yi yönetenlerin, ekseriyetle klasik merkez sağ tanımlamasının karşılığında duran fikri ve kültürel entelijansiyanın (bu kelimeyi galiba kullanabiliriz) Avrasya eksenini bir atlama ve vakit kazanma hamlesi olarak kullanarak Türkiye’ye özgü bir eksenin gelişmesi yönünde bir çaba ve umut içinde olduğunun emarelerini görüyorum. Ben de tam da böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu kolay değil; ıstıraplı ve on yıllara muhtaç. Batı, eksenini kapitalizme borçlu. Rusya ise yine kapitalizmin karşısındaki en büyük reaksiyonist fikre… Dolayısıyla, mesele ‘eksen’ değil, yerli bir paradigma olmalıdır. Esas olan görüntüde değil, özünde yerli olmasıdır. Özü sağlam olduktan sonra görüntünün bize yabancı olması mesele olmamalıdır.

Not: Geçen haftaki yazıda Suudi Arabistan bahsinde geçen “Kral Selman” yanlış değil. Fakat kastedilen veliaht prens Selman. Dikkatten kaçmış, düzeltelim.

Kategoriler
matbuat

Batı’yla İlişkiler Şimdi Başlıyor

Türkiye tarihinde uzun yıllarca şahit olunmayan ilginç zamanlardan geçiyoruz. Bu zamanları tanımlamak için sıfat çok. Elbette, ilişkiler şimdi başlıyor derken içinde ironisini de taşıyan bir durumu ifade etmek istiyoruz.

Son olarak Rusya Devlet Başkanı Putin’in ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin gelmesiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan bölgenin geleceğine yönelik ortak kararlar ve ülke içindeki projelerle alakalı hâlihazırda devam eden iş birliğini bir üst perdeye taşıdı. Öte yandan, Erdoğan-Putin-Ruhani üçlüsünün Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden verdiği fotoğrafla Avrupa’ya ve ABD’ye kallavi bir fotoğraf daha verilmiş oldu.

Avrupa, son yıllarda ortaya koyduğu tavırlarla Türkiye’yi hizaya getirebileceği fikrindeydi. Özellikle de Almanya, Avrupa’nın aklı konumunda. Dün, Türkiye’ye karşı pozisyonu açık bir şekilde ilk belirleyen ülke olduğu gibi bugün de henüz somut bir eyleme geçmiş olmasa da Türkiye’yi anladığını dile getirme konusunda önde geliyor. Mesela, geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Martin Erdman, Türkiye için Çin, Rusya gibi alternatiflerin olduğunu söylemenin fantaziden ibaret olduğunu ve Türkiye ile Avrupa ekonomilerinin iç içe olduğunu söyleyerek Türkiye ve Almanya’nın vazgeçilmez bir partner olduğunusöyledi.

Birebir aynı durumdan bahsetmek tam olarak mümkün olmasa da Avrupa’ya verilen mesajın bir benzerinin ABD’ye gittiği de aşikâr. Fakat Batı dünyası dediğimizde yekpâre homojen bir yapıdan bahsetmiyoruz. Dolayısıyla ABD ile Avrupa’yı eş değer tutmak mümkün değil. Evet, ABD’ye de gelecek ilişkilere dönük önemli bir mesaj verilmiş oldu. Fakat ABD’ye kıyasla ben Avrupa’nın Türkiye’yi kaybetme, hele hele Rusya saflarında görmeyle alakalı olarak çok daha endişeli ve hassas olduğunu düşünüyorum. ABD, kağıt üzerinde Türkiye’nin yıllardır stratejik ortağı olan bir müttefiki. Fakat ABD’nin son 4-5 yıldaki davranışlarına baktığımızda ABD’nin Ortadoğu’da, Körfez’de en sadık ve kullanışlı ortağının Suudiler olduğu da görülüyor. Bence, ABD Türkiye’yi birtakım yaptırımlarla hizaya getiremeyeceğini, kendi amaçları doğrultusunda hedefe yöneltemeyeceğini biliyor. Bu yüzden de enerjisini Türkiye’yle müzakerelerine devam etse bile Türkiye’yi kazanmaya yönelik harcamıyor. Hele hele Suudi Arabistan’da Selman gibi bir kral varken ABD’nin bölgede Suudiler üzerinden yapabileceği çok şey varken… Fakat yine de Suriye oyununda Türkiye’den başka hiçbir aktör ABD için işlevsel ve iş bitirici bir müttefik olmayacaktır. Bu yüzden, Erdoğan-Putin-Ruhani zirvesinde verilen görüntü sonrası ABD’de Türkiye’yi kazanmaya yönelik davranacaktır.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz, S-400 füzelerinin teslim tarihinin ‘şov’ için öne çekildiğini öne sürmüş. Oysa, füze teslim tarihini Türkiye’nin öne çekmesinin çok mantıklı ve zekice iki sebebi olabilir: Birincisi, Türkiye bu üçlü zirvede savunma füze teslimini öne çekerek yukarıda anlatmaya çalıştığım Avrupa’ya ve ABD’ye mesajını çok daha kuvvetli bir şekilde ilan ediyor. İkincisi de potansiyel bir NATO saldırısına ya da niyetine karşı NATO’ya saldırılarına karşı tasarlanmış füze savunma sistemlerini alarak hem fiziken hem de manen elini güçlendiriyor. Her ne kadar böyle bir ihtimal çok uzak görünse de uzun vadede gelecek günler ne getirir bilinmez… Zaten dediğim gibi mesele sadece fiziken bir saldırı olması değil, bunların masada neler değiştirdiği! Doğrusu, CHP’nin aklı başında ve dış politikanın dinamiklerini iyi bilmesi gereken bir teknokrat ismi olmasını beklerdim. Ancak son dönemde bunun gibi yaptığı bazı çıkışlar var ki özü bu değilse, çok çabuk siyasetin sığ alanına ayak uydurmuş izlenimi yarattığını söylemek zorundayım.

Nihayetinde, Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri aslında şimdi başlıyor. Fakat Türkiye yaptığı hamlelerle ve samimiyet arayışıyla Avrupa’yı da ABD’yi de köşeye sıkıştırmış görünüyor. Türkiye’nin Rusya’yla yaptığı iş birliği tiyatrodan ibaret olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü bir şekilde verdiği mesaj Batı’yla sağlıklı bir şekilde ilişkilerini yürütmek isteyen bir Türkiye’nin ABD ve Avrupa’yla ilişkilerini bambaşka bir seyre oturtacaktır.

Kategoriler
musiki

zajdi zajdi

ben diyeyim toprak hasreti

sen anla batan güneş

Kategoriler
matbuat

Türkiye’nin İhtiyacı

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan üretmek. Ama nasıl üretmek? Son yıllarda Türkiye’de gerçekleşen üretimi geçmişle mukayese etmek olanaksız. Özellikle kendi ayakları üzerinde duran bir ülke olma yolunda ciddi bir kararlılık mevcut. Son yıllarda kazanılan ivmenin esas tetikleyicisi de zaten bu motivasyon. Bugün devlet dijitalleşmede dahi treni kaçırmak istemiyor. Küresel trendleri, iş insanlarının eğilimleri yakinen anlamaya ve bu yönde gereken adımları atmaya çalışıyor. Öte yanda, Türkiye’nin ürettiği şu an bu hâliyle dış dünyaya bağımlı olmamaya, aynı teknolojileri üretebilmeye endeksli görünüyor.

Peki, ihtiyaç olan üretim nasıl bir üretim? Tanzimat’tan bu yana tekniğin coğrafyaya nüfuz etmesiyle birlikte kendimizi hep kaçırılmış trenin yolcuları olarak hissettik. Sultan Hamid’in mayasını oluşturduğu teknik ve kalkınma temelli anlayış on yıllar boyu aktarılarak Türkiye’de merkez sağın halkın gönlünde yer bulduğu uzun bir hikâyeye nefes verdi. Bu hikâye kaçırılan treni yakalamak üzere on yıllarca devam etti. Tekniğe meftun olan idâreler gerçekleştirdiği icraatlarla Türkiye gerçeği ortalamasını değiştirmeyi başarabildi. Şüphesiz bunun son ve en başarılı örneği Ak Parti oldu. Ancak ilk soru hâlâ bâki: Bizim nasıl bir üretime ihtiyacımız var?

Bugün, başarılı olduğumuz alan bize ait olmayan paradigma içerisinde iyi bir şekilde üretim yapmaktan ibaret. Bu modelin en başarılı örneğini Çin gerçekleştiriyor. Rusya, küresel dünyanın dinamikleri karşısında ayrıksı bir pozisyonda. Son dönemlerde Rusya da esasında pek tekniğin dünyasının vaat ettiği hayata karşı pek direnemiyor. Her ne kadar kalıtsal özelliklerini taşısa da gün geçtikçe kendi meşrebince bu dünyaya uyum sağlayan bir Rusya ortaya çıkıyor. Ancak Rusya’nın ayrıksı pozisyonu yerine başka bir paradigma ikâme edebildiği bir düzlemde değil. Bunu Sovyetler döneminde yapmıştı ve dünyaya kafa tutuyordu. Fakat Sovyetler’de üretilen alternatif paradigma insanlığa mevcut paradigmadan daha fazlasını vaat edemediğinden başarılı olamadı.

Türkiye’de kavramsal özgünlüğü sağlamak mecburiyetindeyiz. Yaptığımız üretim küresel trendleri takip ederek gerçekleşmeli fakat kaliteli üretim yalnızca ürettiğimiz şeyin nitelikleriyle sınırlı olmamalı. Gerçekten üretmek, olmayanı üretmektir. Üretilen ürün ya da fikir insanların hayatlarını değiştirebildiği ölçüde hakiki bir üretimdir. Tekniğin dünyası kapitalist değerleri vaat ederek ve insan nefsine seslenerek bunu iki yüz yıl evvel başardı. Osmanlılar’ın alışkın olduğu sistem, değerler dünyası, toplumun hayat anlayışı bu değildi. Tabii olarak 19. yüzyılın başından itibaren dönüşen dünya karşısında da tüm çabalara rağmen sudan çıkmış balığa döndük. Zamanla suyun dışında nefes almayı da öğrendik fakat biliyoruz ki ait olduğumuz yer deniz derya. Hâlen bunun sıkıntısını çekiyoruz.

Evet, yerli ve milli. Fakat her iki kavram da üzerinde o kadar düşünülmeye muhtaç ki… Paradigmasız yerlileşme sağlamak mümkün değil. Geçmişte sahip olunan paradigmayı bugünün teknik dünyasıyla uzlaştırmaya çalışarak da bunu yapamayız. Kısacası, dünyaya bir paradigma ve söylem vaat etmek zorundayız. Dış politikada Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği söylemin kişilerden ve aktörlerden bağımsız kavramsal temelleri olmalı. O temeller âdeta pişerek söylemi var etmeli. Üstelik, Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca kendi meşruiyetini belirleyen değil, başta Batı olmak üzere farklı coğrafyaları da hareket geçirebilecek bir paradigmayı üretebilmek.

YAŞARKEN KIYMETİ BİLİNMEYENLER

Malûm, Meclis son haftalarda iki cenaze için devlet törenine ev sahipliği yaptı. Yeni Şafak‘tan Kemal Öztürk, “Öldükten Sonra Kıymetini Bilsek Ne Fayda” diye yazmış. Hakikaten de öyle. Hırslarımız ve özgüven eksikliğimiz, geçmişi, özellikle de kendimize yakın geçmişi çiğneyerek kendi yaptıklarımızın daha çok parlayacağı gibi bir boş inanca sebep oluyor. Hâlbuki şahsiyetli, kendini bilen ve akıllı insan böyle yapmaz, buna ihtiyaç da duymaz.

Kategoriler
iktibas

şu bizim kırılganlığımız

eugenio borgna, şu bizim kırılganlığımız, 23.
Kategoriler
matbuat

Aliya’nın Hatırlattıkları

Merhum Aliya’yla geçen hafta kaldığımız yerden devam etmekte yarar var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi” mesajının Türkiye’nin gündeminde yer alan birçok mesele gibi şirazesinden kayarak tartışılmaya başlaması Aliya’yı yeniden hatırlamayı benim için gerekli kılmıştı. Son 200 yıldır ve bugün hâlâ devam eden Batı’nın (belki de tekniğin ve tüccarlığın dünyası demek daha doğru) İslam coğrafyalarındaki zulmü ve duyarsızlığı malûm. Bütün bunlar Bosna’nın başına geldiğinde Aliya’nın öncülüğünde oradaki insanların bir farkı vardı.

Bu fark, Osmanlı bâkiyesi bir halk olmaktan, Avrupa kıtası içinde kalmaktan ve en önemlisi de Aliya İzzetbegoviç gibi hem bilge hem komutan hem devlet adamı olan cesur bir adamdan kaynaklanıyordu. Bosna halkının yaşadığı coğrafya orada diğer İslam memleketlerinden ayrışan başka bir hayata, topluma ve insana bakışı mümkün kıldı.

Aliya’nın İslam’ı anlayışında özellikle “İslam sadece din değildir” yaklaşımı oldukça kritik bir yerde duruyor. Cumhuriyet yılları boyunca da uzun süre tahakküm eden bir din dayatması Müslümanlığı camiilere, belirli zaman ve ritüellere hapsetti. Hatta o yıllarda Kemal Vehbi Gül’ün Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan beyanatında “Şeriat İslamiyettir. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek şeriatın icabıdır. Bunları bilmeyen ahmak takımı bir şeriattır tutturmuş gidiyor. Yahudinin
tazyikiyle, Amerikan emperyalist ülkelerinin tazyikiyle… Çünkü Türkiye dinine sadık olursa, tehlike olur onlar için, Ortadoğu’yu sömüremezler.”
diyordu. Bilge kral Aliya da İslam’ı modernistler ve muhafazakârlar gibi belirli birtakım alanlara, zamanlara ve mekânlara hapsedilmesine karşı çıkarak İslam’ın bir din olmakla beraber aynı zamanda bir felsefe, ahlâk, düzen, tarz, atmosfer olan, yani hayatın tamamını kuşatan bir şey olduğunu söylüyordu.

Bu yüzden, en çok dini bir meslek hâline getiren ilahiyatçılara itiraz ediyordu. İlahiyatçıların kendilerini Kur’an-ı Kerim ile insanlar arasında bir
aracı
gibi konumlandırdığını ve bilime de tasavvufa karşı da kapalı olan ilahiyat camiasının İslam’a aykırı çok sayıda irrasyonel ve boş inançların dine girmesine itirazı olmadığını söylüyor. Aslında tam da bu din algısından ötürü İslam yozlaştı. Aliya, bu topraklarda güçsüzlüğün sebeplerini izah ederken Kur’an’a teslimiyetin bitmediğini fakat kitabın kanun otoritesini kaybedip, eşyaların ‘kutsal’ı hâline geldiğini hatırlatıyor. Bu vaziyetten dolayı zamanla Kur’an’ın hep daha az anlaşılan ve manası üzerinde düşünülen fakat daha çok güzel sesle okunan bir metin hâline geldiğini söylüyor. Bütün bunlara hak vermemek mümkün mü?

Ne yazık ki 1970’li yıllarda Aliya, “Türkiye kendi hafızasını ve geçmişini kaybetti.” diyerek “Bu durum kime gerekliydi?” diye soruyor. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya’nın ilerlemeyle geleneği birleştirirken, Türkiye’de modernistlerin tam tersi bir istikamette yürüdüğünü söyleyen Aliya, Japonlar dünya milletlerinin zirvesine çıkarken Türkiye’nin üçüncü sınıf bir ülke olmaya mahkûm kalmasını böyle açıklıyordu. Bugün, belki eksik çok şey hâlâ var fakat Aliya’nın isabetli bir şekilde tespitlerini yaptığı 1970’lere kıyasla bu yönde halkıyla, kendi değerleriyle ve diniyle barışık bir Türkiye olduğunu söyleyebilmek güzel ve şükür vesilesi.

Kategoriler
matbuat

Çare Aliya’da

Malûm, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meseleye dâhil olmasıyla birlikte dönem dönem gündeme gelen cinsellik-kadın-İslâm çerçevesinde dönen tartışmalar çok daha görünür bir biçimde tartışılır oldu. Tartışmaları başlatan kişilere ve söylediklerini konuşmaya çok da lüzum yok. Fakat meselenin toplumsal ve İslâmi boyutu olduğu gibi bu tarz tartışmalardan siyasi medet umanların da olabileceği unutulmamalı.

Aslında siyasetin herhangi bir şekilde pek de alanıyla ilgili olmayacak kadar ‘ciddi’ olan meseleye siyasi boyut katan ‘İslam’ın güncellenmesinin gerektiği’ çıkışıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmadı. Bazı çevrelerin özellikle de medyanın da üstü örtülü tahrikiyle böylesi tartışmaları Türkiye’nin gündemine oturtarak 28 Şubat’ı çağırmak üzere bir havayı beslemek istediği de söyleniyor. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meseleye dâhil olmasının önemli sebeplerinden birinin de bu dalganın önünü kesme amacını taşıdığı yönünde iddialar da var. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çıkışı ihtiyaç duyulan yeni düşünme imkânlarını var edebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önce İslam’ın güncellenmesinin gerekliliğine işaret etti, tartışmalar üzerine “dinde reform haddimize mi?” dedi. Birbirine pek yakın eksende duruyormuş görünen her iki kavram arasında aslında neticeleri itibariyle bambaşka varoluşlara varan ciddi farklılıklar mevcut. ‘Güncelleme-Yenileme’ başka bir şey, ‘reform’ başka. Osmanlı son dönem tarihi tartışmalarında birbirinin yerine fütursuzca kullanılmaktan sakınılmayan ‘ıslahat’ ve ‘reform’ kavramları da aslında farklı yerlere gönderme yapıyorlar. Tanzimat’ta ıslahat ve reform şeklinde tezahür eden birtakım uygulamaların mahiyetleri ve sonuçları da tıpkı İslam’ın güncellenmesi-reform edilmesi arasındaki farklılaşma gibi ayrı yerlere varıyor.

İslam’ın reform kaldırmayacağı açık. Martin Luther vari bir hareket reformdur; yapı bozar ve yeni yapılar inşa eder. Kimyasal bir reaksiyon gibidir. Öte yandan, maddenin fiziksel olarak yalnızca suretinin değişerek, yapısının ve özünün olduğu gibi kaldığı tarzda bir değişim yalnızca İslam için değil, kozmosa dair her şey için geçerli olacaktır.

Aliya için İslam’da yenilenme bir varoluş meselesiydi. İslami bir yenilenmeye doğru bir hareket olmazsa, aksinin pasiflik ve gerileme olacağını biliyordu. Müslüman dünyanın yenilenmesinin de İslamsız ve İslam’a karşı olamayacağını açıkça söylüyordu.

Aliya İzzetbegoviç İslami yenilenmeye muhafazakârların ve modernistlerin itiraz ettiğini söylüyor: “İslamî yenilenme fikrine, her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: “Muhafazakârlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler, İslam’ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar.”

Türkiye’de bugün Aliya’nın yaşadığı yıllarda olduğu gibi muhafazakâr ve modernist olarak tanımlanabilecek keskin ayrımların olmadığı şerhini düşmekte yarar var. Ancak yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslam’ın güncellenmesi çıkışına itirazların nereden geldiğine bakıldığında Aliya’nın söyledikleri daha da anlamlı değil mi? Niyet, Aliya’nın İslam’ı anlayışı ve algılayışı üzerine yazmaktı fakat o kısmı başka zamana kaldı… 

Kategoriler
cümle

gülümse

doğacak güne, denize, güneşin ilk ışıklarına gülümse.

Kategoriler
musiki

mendilimin yeşili

Kategoriler
matbuat

Osmanlı Aklının Batı’dan Anladığı

Ahmet Hamdi Tanpınar, meşhur edebiyat tarihi kitabında, Tanzimat’ı “bir medeniyet dairesinden öbürüne geçmek, asırlardan beri inanılmış ve uğrunda mücadele edilmiş değerler dünyasından ayrılmaya” indirger. Ancak buna katılmak mümkün görünmüyor. Zira Tanzimat salt bir Batılılaşma episodu olarak görülüp geçilemez.

Tanzimat treninin lokomotifi olan Osmanlı devlet eliti ve aydını her zaman için – 1860’lara gelindiğinde dahi Tanzimat’la gelecek yeniliklerin Osmanlı klasik geleneğinden bir kopuş olmadığını ve aynı şekilde İslâm’dan uzaklaşmak olmadığını defaatle dile getirmiştir. Hatta Tanzimat’ın öngördüğü birtakım yeniliklerle birlikte Devlet-i Âliyye-i Muhammediyye’nin eski günlerindeki gibi kudretli hâle gelebileceğine, İslâm’ın akıbeti ve dünyanın dört bir yanında yardım bekleyen Müslümanlar için bunun gerekli olduğuna dair kanaatler ağır basıyordu.

Zaten Tanzimat’ın ilk ve asli motivasyonu ‘devleti kurtarma’ arayışıydı. Bu yüzden, Tanpınar üslubunca bu arayışı ‘medeniyet dairesini değiştirme’ olarak görmek hem yanlıştır hem de vakıa böyle değildir.

Roderic Davison, muhafazakâr görüşlerce, Osmanlı son dönemindeki birtakım demokratikleşme ve parlamenter sisteme geçiş denemelerinin sonralarda günü kurtarmak için verilen birtakım ‘sahte tavizler’ olarak görüldüğünü söylüyor. Öyle ki Osmanlı’da bozulan adalet mekanizmasının düzeltmek, idareyi yeniden etkin kılmak ve ekonomik refahı sağlayabilmek için Batılı usulde reçetelerin pragmatist bir şekilde bu çerçevede uygulandığını söylüyor. El hak, haklı. Bu tespit meselenin aslını Tanpınar’a kıyasla çok daha isabetli bir şekilde yansıtıyor. Fakat Roderic Davison aynı zamanda Ahmet Vefik Paşa gibi ‘aydınlanmış kimselerin’ dahi bu düşüncede olduğunu bir miktar da şaşkınlık ve eleştiri taşıyarak ifade ediyor.

Halbuki Tanpınar’ın ima ettiği Osmanlı Türkiye’sinin Batı eksenine doğru bir geçiş yaşadığını söylemesi de Davison’ın hayret içerisinde getirdiği pragmatizm eleştirisi son derece anlamsız. Toplum gibi yaşayan organizmalar ve devlet gibi bekânın esas olduğu mekanizmalar için esas olan yaşamak, yaşatmak ve var olmaktır. Osmanlı on dokuzuncu yüzyılını da bu bağlamda düşünmek doğru olur.

Osmanlı Devleti, Tanzimat devrinde uygulamaya koyduğu birtakım reformlara ve Batı’dan aldığı yeni çağın paradigmasına uygun devlet işleyiş usullerine başvurması için zaten mevcut durumdan bir rahatsızlık gerekir. Davison’un hayret ettiği aslında sağlığından hiç mustarip olmayan bir adamın ilaç içmesi gibidir. Elbette ‘devleti kurtarmak’ arayışı çerçevesinde Osmanlı devlet eliti Batı’ya başvuracaktı. Sonraki zamanlarda ‘devleti kurtarmak’ merkezinde Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyâset olarak hülâsa ettiği bambaşka kurtuluş reçeteleri de arandı. 1850’lerden sonra yer yer Osmanlı siyaseti içerisinde gerilimler de yaratan farklı düşüncelerin, münferit örnekleri görmezsek hemen hemen hepsi Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldırmak, ‘altın çağına kavuşturmak’ kaygısıyla kendi kamuoyunu genişletmeye çalışıyordu.Belki bugün Türkiye’de ‘yerli’ ve ‘milli’kavramları telaffuz edildiğinde farklı fikir ve yaklaşımların oturması gereken eksen de böyle bir zemin. Nitekim merhum Cemil Meriç’in Kabil kompleksi diyerek açıkladığı gibi “Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.

Kategoriler
iktibas şiir

aylak göz

cahit zarifoğlu, aylak göz.
Kategoriler
iktibas yazı

bu firar bir kabil kompleksi

cemil meriç, “bu firar bir kabil kompleksi”, bu ülke, 97.
Kategoriler
matbuat

Zeytin Dalı Amacına Ulaşabilir mi?

Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı’na başlarken Rusya’yla üstü kapalı bir ittifak içerisinde hareket etti. Zeytin Dalı Harekâtı’nın ilk başladığında amacı Türkiye’nin 911 kilometrelik Suriye sınırında güvenliğini sağlamak için PKK/PYD etkisini yok etmek, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e ulaşması planlanan olası bir terör koridorunu önlemek ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne katkı sağlamak olarak görülüyordu. Fakat Türkiye’nin Suriye topraklarında yapacağı girişimler ABD’nin bölge çıkarlarına ters düşüyordu.

Emekli tuğgeneral, İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi Naim Babüroğlu, Afrin sonrası Doğu Fırat’ta her geçen gün güçlendirilen PYD hâkimiyeti zayıflatılmadıkça Zeytin Dalı Harekâtı’nın gerçek amacına ulaşmayacağını söylüyor. Bölgeyi iyi bilen birçok kimsenin de genel kanaati bu yönde.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna müdahale edebilmesi ve buradan sonuç alabilmesi ise kolay görünmüyor. Ya Rusya’nın açık desteğiyle Rusya’ya güvenerek ve ABD’yi sert bir şekilde karşısına alarak Fırat’ın doğusuna yeni bir harekât planlayacak ve Doğu Fırat’ta oluşturulmak istenen PYD/YPG koridoru kırılacak… Böylece bölgede ABD’nin ve İsrail’in nihai amacı olan bölgeyi paramparça etme planı son bulmuş olacak. Ya da Türkiye’nin ABD’yle yaptığı müzakereler uzlaşıyla son bulacak ve uzun yıllardır bölgede yavaş yavaş küçük hamlelerle ilerleyen ABD ve İsrail stratejisi devam edecek fakat ABD de son kertede uzun soluklu bir Ortadoğu projesinde istediğini alamamış olacak.

ABD, Türkiye’yi ikna etmek istiyor. Fakat ikna etmesi için ‘kadim’ emellerinden vazgeçmesi gerek. Bu saatten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ülkenin başında oldukça Türkiye’nin ABD’nin bu taleplerini kabul etmesi mümkün değil. Çünkü ortada yapısal bir çıkar çatışması var. Türkiye’nin uzun vadede menfaati ve geleceği ABD’nin uygulamak istediği İsrail stratejisiyle ters düşüyor. Uzun yılların NATO ve ABD müttefiki Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşması zaten muhatabının bu samimiyetsizliği yüzünden. Fakat Rusya Türkiye’ye ne kadar güven verebilecek? Türkiye, Rusya ve İran’ın ülkelerin toprak bütünlüğünden yana yaklaşımları bölgede ittifak yapmak için önemli bir ortak payda ancak Rusya’nın PYD ve YPG’ye karşı tavrı ABD’den bile felaket derecede iyimser! 

Üst düzey bir Amerikalı yetkili tarafından oldukça çarpıcı bir iddia dile getirildi: ABD, Münbiç’ten YPG’lilerin çekilmesini sağlayacak ve bundan böyle PYD ile siyasi ve YPG ile de askeri boyutta ABD’nin müttefiki olmayacak. Henüz iddia düzeyinde de olsa buraya doğru bir gidiş var. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Afrika turunun üçüncü ziyareti Senagal’de yaptığı açıklamada, Tillerson’ın “Münbiç’in yarısında güvenlik sizde, yarısında bizde olsun” dediğini söyleyerek Türkiye’nin bu noktada tavrının Münbiç’in oranın gerçek sakinlerinin elinde olması yönünde olduğunu belirtti. Zeytin Dalı Harekâtı’nın da zaten Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanması haricindeki en önemli amaçlarından birisi bu.Her ne kadar Türkiye’nin ‘yeni yaklaşımlarıyla’ ABD’nin bölge projesi birbiriyle tamamen ters düşse de Rusya Türkiye’ye açık bir güven ve samimiyet veremedikçe Türkiye de ABD de nihai amaçlarının kısa vadede sert kırılmalarla çatışması yerine, bir uzlaşmayla askıda kalmasını tercih edecektir.

Kategoriler
cümle

Rusya İntikam mı Alıyor?

Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı sayesinde Suriye’de ve bölgede elini öyle kuvvetlendirdi ki bu sıralar hem Batı dünyası hem de Avrasya cephesi fazlasıyla rahatsız. Türkiye’nin Afrin operasyonu askeri hamlelerle birtakım avantajlar sağlamakla birlikte, Türkiye’nin Zeytin Dalı’yla meseleye müdahilliğini artırması diplomasi masasında elini çok kuvvetlendirdi. Sahada elde edilen askeri kazanımdan ziyade operasyonun getirdiği/getireceği diplomatik kazanım harekâtı daha da önemli hâle getirdi.

Peki, ne oluyor? Son yılların ‘arasından su sızmayan’ yakın dostu Türkiye ve Rusya bölgede iş birliği içerisinde hareket ederken, Rusya neden Türkiye’den intikam alsın? Öncelikle, şunu belirtmek elzem: Türkiye, farklı dönemlerde küresel dinamiklerin farklı kutuplarına yaklaşıp uzaklaşıyor. Türkiye bir yandan dünyaya Avrasya’ya kaymış bir ülke fotoğrafı verirken, öte tarafta ‘yılların müttefiki’ Amerika Birleşik Devletleri’yle de uzun zamandır pazarlıklara devam ediyor. Ayrıca, Başbakan Binali Yıldırım’ın Almanya ziyaretinin hem Türkiye’nin iç siyaseti hem de Türkiye’nin dış politikası için yeni bir yolun başlangıcı olduğunu düşünüyorum. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un son Ankara ziyaretinin ‘olumlu’ yönde geçmesi de bunu teyit eder nitelikte.

Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı’na Rusya’nın açık desteğiyle girişti. Eğer Rusya birtakım kanalları Türkiye’ye açmaya razı gelmeseydi, gerçekçi olmak lazım, Türkiye’nin bu askeri harekâta kalkışması mümkün olmazdı. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Erdoğan oldukça ince bir diplomasiyle Putin’i Türkiye’nin Suriye’ye girmesi için ikna etti. Muhtemelen, Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı’nın sonuçları itibariyle bölgede Rusya’nın hâkimiyetini güçlendireceği yönünde Rusya’ya telkinlerde bulundu. Rusya da Türk askerinin taşeron güçlere kıyasla çok daha etkin ve hızlı bir şekilde Rusya’nın lehine hamlelerde bulunabileceğini düşündü.

Fakat görünen o ki Rusya’nın Moskova’daki hesabı Türkiye’nin gerçeğine uymadı. Özellikle geçtiğimiz haftalardaki Tillerson’un Ankara ziyareti sonrası Türkiye, Zeytin Dalı’na kalkışırken en baştan gizli tuttuğu niyetini yavaş yavaş açık etmeye başladı. Türkiye’nin kırmızı çizgilerini geçmemek koşulu ve talebiyle Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri’ne bölgede iş birliği önerdi. Gündeme gelen en dikkat çekici önerilerden birisi Münbiç’te Türkiye ve ABD askerinin beraber çalışması. İşin aslına bakılırsa, Türkiye’yle iş birliği yapmayı bizden çok ABD istiyor. Çünkü ABD, bölgede Türkiye gibi bir müttefiki karşı bloğa kaptırmak istemiyor.

Rusya’nın rızasıyla ve Esad rejimiyle ilgili hususlarda yardımıyla Zeytin Dalı Harekatı’nı başlatan Türkiye’nin bütün bu girişimleri ve bölgede ABD ile iş birliğine yakınlaşması Rusya’yı rahatsız etti.Rusya, Esad rejimini harekete geçirerek Doğu Guta’yı abluka altına aldı. Ardından, PYD’li Salih Müslim’in Çek Cumhuriyeti’nde tutuklanması vuku buldu. Afrin operasyonu sürerken ve her gün yeni kazanımlar elde edilirken Türkiye cephesinde bu hadise ister istemez oldukça müspet bir yankı uyandırarak moral artırdı. Türkiye’nin hakkında kırmızı bültenle arama kararı çıkardığı Salih Müslim’in yakalanmasında Türkiye’nin ilave başka bir çabası oldu mu bilmiyorum fakat PYD’li Müslim’in yakalanmasında Rusya’nın payı olması oldukça muhtemel. Çekoslavak mahkemelerinde Salih Müslim’in Türkiye’ye iade edilmeyerek ‘serbest bırakılması’ yönünde karar çıkması da Rusya’nın Türkiye’ye ABD’yle yakınlaşmasına karşı hamleler yaptığına ve kibar mesajlar gönderdiğine işaret ediyor.Dürüst olalım, Türkiye bugün tarihinde hiç olmadığı kadar uluslararası arenada söz sahibi. Nehrin akıntısına yön vermeye çalıştığınızda ciddi riskler aldığınız ortadadır. Fakat akıntıya yön verebiliyorsanız ancak büyük ülke olabilirsiniz.

Kategoriler
gör-sel iktibas şiir

isteğin bulanık kıyısı

Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık (İsteğin bulanık kıyısında)

İlhan Berk, Otağ.
Kategoriler
cümle

kış vakti yazlık

‘kışın yazlığa gitmek’ de bir duygu, işte. kaçımız bilir ki…

Kategoriler
matbuat

Ah, Bu Şehirler…

Elimde eskilerden bir kitap: İslâm Geleneğinden Günümüze Şehirler ve Yerel Yönetimler… İki cilt hâlinde 1996 yılında yayınlanan bu kitap şehirlere ve ruhlarına dair farklı açılardan bakış sunuyor. Kitapta, Turgut Cansever’den Sezai Karakoç’a, Halil İnalcık’tan İlber Ortaylı’ya, Özer Ergenç’ten Mustafa Armağan’a, Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop’tan bugün CHP’li İlhan Tekeli’ye, merhum vali Recep Yazıcıoğlu’ndan Samsun Belediyesi Eski Başkanı Kemal Vehbi Gül’e kadar bir devrin şehir ve medeniyet üzerine kafa yormuş zihinlerinin makaleleri yer alıyor. Kitabın en iyi tarafı gerek yazarlardan gerekse de yazılan konulardan bir çırpıda anlaşılacağı üzere hem fikrî hem de ameli bir sentez oluşturması. Okuyucu, kitapta ‘ideal şehir’e dair birtakım tasvirler, insanın şehirle kurduğu münasebet, asr-ı saadet döneminden bugüne İslâm şehirlerine dair ‘ilmi’ bilgiler görebileceği gibi doğrudan şehrin idaresiyle ve belediyecilikle ilgili ‘ameli’ icraatların nasıl yürümesi gerektiğine dair nitelikli ve zaman dışı bir yaklaşımları içinde barındırıyor.

Belediyecilik ise ayrı bir zanaat. Zanaat diyorum çünkü hem teknik bilgi hem de Allah vergisi bir el yatkınlığı gibi kabiliyet gerektiriyor. Ne yalnız ilmi bilgiyle olabiliyor ne de medeniyet ufkundan yoksun bir halklılık yetiyor. Ait olduğun toprağın bilincine hâkim olmak şart, yetmiyor bir de pratik kabiliyet gerekiyor. Anlayacağınız hem mektepli hem alaylı olmak şart!

İslâm’da nasıl ki ümmiliğin özel bir yeri varsa, Medine sadeliğiyle bütün İslâm şehirlerine rol model olmuştur. Camiiler, evler, pazarlar sade ve tek katlı bir anlayış içinde kendine yer bulmuştur. Ta ki Osmanlı devrinde Selâtin camiilere, ardından Tanzimat’la gelen Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarına kadar… Oysaki bizim bugün şehirleri imar etme ve kalkındırma anlayışımız bambaşka! Yani, kalkınmaktan vazgeçip romantik şehirler mi inşa edelim? Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’indeki gibi fantastik, tesadüflerin, zaferlerin ve trajedilerin olduğu şehirlerde yaşamayı mı idealimiz hâline getirelim?

Eh, bütün bunlar bir bakıma normal. Bunlar yapısal dönüşümler; insanların gündelik hayatı sağ giderken, şehirlerin sola doğru gitmesini bekleyemezsiniz. Bugün, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de hemen hemen bütün şehirler betona mahkûm olmuş vaziyette. Fakat mesele betondan ibaret değil. Betonla iyi yapılar da inşa edebilirsiniz. Esas sıkıntı kanaatimce hem şehrin bütününe hem de tekil olarak her bir yapıya ilişkin ‘kimliksizlik’ meselesi. Kimliksizlik, tek bir şeyle ilgili olamayacak kadar çok faktörden etkilenerek ortaya çıkan bir sonuç olmaktan ibaret. Kimliksizliğin izleri yeni yapılarda ortaya çıkabildiği gibi restorasyon yapılan eski binalarda da ister istemez ortaya çıkıyor. Aslında demek istiyorum ki şehirlerimiz bizi yansıtıyor. Şehirler bizden farklı değil.

Mesela, Samsun’da bugün alışveriş merkezi alanı olan eski Tekel fabrikalarının ve Fransız Konsolosluğu’nun restorasyonu bu anlamda tam bir faciaydı. O projeyle birlikte şehirde atıl kalmış bir alan şehre kazandırılmış oldu, bu çok güzel. Fakat Tekel fabrikalarından ve Fransız Konsolosluğu’ndan kalma metruk binalarda olan ruh restorasyon adı altında yapılan kıyımla yok olmuş oldu. Öyle bir restorasyon yapmak zorundasınız ki eski fabrikaları görmemiş 10 yaşında bir çocuk o alışveriş merkezine girdiğinde annesinin babasının metruk binalarda aşina olduğu ruhu hissedebilecek… Bir kentin hafızası ve dolayısıyla kimliği ancak böyle muhafaza edilebilir. Belki birçok sebebi vardır bunun fakat en temel sebebi başarısız yenileme faaliyetlerinin doğal malzemelerle yapılmaması. Taş binanın bir restorasyonu yapılıyor, geriye taş kalmıyor. Yalnızca beton üzerine çekilmiş parlak bir alçı muhatabınız oluyor. Beyoğlu’nda uzun yıllardır metruk duran Narmanlı Han’ın restorasyonu da bitmiş. Vaziyet, Samsun Meydanı’ndan farklı değil. Bu anlamda en başarılı örneklerden birisi Türkiye’den bir restorasyon firmasının savaş sonrası yeniden inşa ettiği Mostar Köprüsü. Şehirleri hem kalkındırmak hem zarifleştirmek ve güzelleştirmek hem de hafızasını kaybetmesine engel olmak mümkün. Mesele, biraz da harcı karan ustada!

Kategoriler
iktibas şiir

İçinden Doğru Sevdim Seni

Kategoriler
iktibas şiir

Kantar Köprü’nün Gecesi

turgut uyar, büyük saat, 55.