Kategoriler
matbuat

Mor Resital

Harflen Kanatlarımla kitabı üzerine biraz daha yazmak isterim. Sır vermek istemem ancak bu şiir kitabının anlâm direklerini yıkmadan biraz daha zorlamak isterim.

Ne yapmak istiyorum? Ve neden şiir lisânını kullanarak? Üstelik bir kitap boyutuna ulaşan bir sürü ve bir arada şiir ile… Bütün bunlara gerek var mıydı? İlk vereceğim cevap, bütün bu şiirler 8-9 senelik süre zarfında binbir türlü hikâye ile yazıldığını söylemek. Ama bunun da ötesinde bu kitapta her bir şiirin olması gerektiği yerde ve başlık altında olduğunu yazmalıyım.

Harflen Kanatlarımla’da mor rengin müstesna bir yeri var. Bu mor, elbette Ece Ayhan’a selâm duruyor ve bir “vakitsiz Üsküdarlı” olarak “Şiirimiz mor külhanidir abiler” satırını hatırlatıyor. Yine, Turgut Uyar’ın “Sizin alınız al, inandım/Morunuz mor, inandım” dizesini hatırlamamak mümkün değil. Turgut Uyar, Ece Ayhan’ın moruna meydan okurken bize de laf söylemiş oluyor. Satır aralarında gizli olan bu mor resitali Mavi Gök Yayınları’ndaki editör arkadaşım Ozan R. Kartal kitabın ön ve arka kapağına da taşıdı. Böylelikle, bu kitabın kendi kimliğini var etmesinde morun bu müstesna tonu etkili oldu, diyebiliriz.

İsmet ÖzelKur’an-ı Kerim’in yirmi altıncı suresi olan, ismi de ‘şairler’ mânâsına gelen Şuara suresinin son kısmında şairlere yönelik olarak vahyolunan (yanlış hatırlamıyorsam) üç ayete referansla neden şiir yazdığını/yazılması gerektiğini açıklıyor. Şimdi, İsmet Özel’in bunu nerede yazdığını hatırlayamıyorum. Şiir Okuma Kılavuzu’nda olabilir. Ne diyor İsmet Özel? Kur’an-ı Kerim’e göre, şair şiirini yalnızca uğradığı bir haksızlığı bertaraf etmek ve Hakk’ı batıldan ayırmak için yazar veya yazmalıdır.

Benim için kıymetli olan vasıflardan biri de anlâm derinlikleri ve katmanları. Bana kalırsa, iyi şiir az sözcükle ve Türkçe’nin bize sağladığı imlâ kurallarının marifetiyle çok katmanlı anlâmlar aurası var etmeli. Ben de naçizane bu kitapta böyle bir çabaya girişiyorum.

Tam da bu yüzden bazı kelimelerin/canlıların/objelerin/maddelerin ya da unsurların bütün şiirlerde bir arada tek bir mânâ ve anlâmsallık içerisinde düşünüldüğünde spesifik ve özel yerleri var. Bu yazıda, ser verip sır vermemek bahsinden bunları belirtmek niyetinde değilim. Bu gazetedeki bir önceki yazıda anlatmağa çalıştığım kavgalar ve meseleler cihetinden bakıldığında Harflen Kanatlarımla kitabındaki şiirler okuyucuya yeni bir anlâm dünyasında düşünmek için bir imkân ve fırsat sağlayacaktır, kanaatindeyim.

Tabi, yazarken böyle büyük laflar ediyoruz. Çok da abartmamak lazım. Neticede bir şiir kitabı. Kimsenin karnını doyurmaz. Susuzluğuna çare olmaz. Fakirin evine bir akşam ekmek olmaz. Gerçi Samsunlu edebiyatçı Sıddık Akbayır’ın kitabının ismi Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir lâkin Tanzimat devrinden beri değişmeyen alışkanlıklarımız, maişet derdimiz ve gündelik meselelerimiz açısından fikrettiğimizde bir şiir kitabından dünyayı değiştirmesini beklemiyoruz.Keşke, Tanzimat’tan beri süregelen alışkanlıklarımızı biraz olsun terk edebilsek ve bu coğrafyada ikinci milenyum çağında eskilerin miskinliğini aşan yeni insanı keşfetsek ve icât edebilsek. Belki o zaman sıradan bir şiir kitabının varlık imkânları için daha umutlu olabiliriz.

Kategoriler
matbuat

İstanbul Hatırası

Lise hayatımın son iki senesini parasız yatılı olarak İstanbul’da geçirdim. On yedi yaşımda lise tahsilime devam etmek için İstanbul’a gelmiştim. Yenibosna’da Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi’ninöğrencileri ve mezunlarıyla Türkiye’deki en kaliteli ortaöğretim kurumlarından biri olduğunu bizzat tecrübe ettiğimi söylemeliyim.

Çocukluğumda İstanbul’a birkaç kez gelmiş olsam da parasız yatılı olarak on yedi yaşımda ilk defa İstanbul’u kendi ayaklarım üzerinde tanımaya başladım. İstanbul’a erken gençliğimde tek başına gelmek bambaşka bir duygu ve perspektifti. 

Yenibosna’dan okul arkadaşlarımla en çok Eminönü’ne, Sirkeci’ye, Çemberlitaş’ta Çorlulu Ali Medresesi’ne ve Vefa’nın dar sokaklarına giderdik.

Sinemaya gitmek için ya da tavla oynayabileceğimiz bir kafeye oturmak için çoğunlukla Beyoğlu’na giderdik. Galatasaray Lisesi’nin hemen karşısındaki kaldırım taşında oturmayı ve İstiklal Caddesi’nden geçen insanları bel hizasından seyretmeyi o zamanlar ilk defa sevmişimdir.

Yine, lisede bir defasında Mecidiyeköy’den belediye otobüsüne binip Silahtarağa’ya gittiğimi, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Alan Duben’i ziyaret edip ‘üniversite kavramı’ hakkında görüştüğümü ve fikirlerini aldığımı hatırlıyorum.

Bir defasında da eski dostum Oğuz Melik’le Tekel Sahnesi’nde oynanan Georg Büchner’in Woyzeck tiyatro oyununu seyretmek için Üsküdar’a vapurla gitmiştik. Ama kendi başımıza vapurla ilk defa gitmenin acemiliğiyle geç kaldığımız için tiyatro oyununu seyredememiş ve Üsküdar meydanını gezip geri dönmüştük. Üsküdar’a ilk gidişim on yedi yaşımda bu zaman oldu. O zamanlar, henüz telefonların müzik çalmadığı yıllarda, iPod’umdan çokça Teoman dinlemeyi severdim.

Ama sonrasında üniversiteyi İstanbul Şehir Üniversitesi’nde Altunizade’de geçirmiş olduğumdan, Üsküdar, İstanbul’un en sevdiğim ve zaman geçirdiğim mıntıkalarından olmuştur. Bana kalırsa Üsküdar’ın her semti kendi başına ayrı bir güzelliktedir. Beylerbeyi, Çengelköy, Kuzguncuk başlı başına kendilerine mahsus karaktere sahip yerlerdendir. Yine, Kadıköy’e bağlı olan Koşuyolu civarında dar sokaklar arasında gezinmek de İstanbul’u sevmek için yeterli sebeplerdendir.

Tabi, eskilerin çok defa söylediği gibi ‘İstanbul, eski İstanbul’ değil. Rahmetli Ara Güler’de bir röportajında İstanbul’un İstanbulluluğunun kalmadığını söylediğini hatırlıyorum. Şimdilerde İstanbul bolca araç ve insan trafiği demek. Hâliyle sokaklar ve dükkânlar da daha steril. İstanbul’un eski yerli insanlarıyla karşılaşmak daha az muhtemel. Böylesi daha iyi bir şey midir, açıkçası onu bilemiyorum. Çünkü eski yerli insanların olduğu bir İstanbul, her mahalle için geçerli olmasa da bir yönüyle daha fazla fakirlik demekti.

İstanbul’a lise okumak için ilk defa gittikten sonra yaklaşık yedi yıl İstanbul’da kaldım, İstanbul’u tanıdım ve sevdim. Daha sonra Ankara’da yüksek lisansımı yapıp, çalışmak için tekrar İstanbul’a döndüm. Bu sıralarda, İstanbul’da sürekli olarak yaşamasam da İstanbul’a gidip gelmeye çalışıyorum. Açık yüreklilikle söylemeliyim ki hâlen İstanbul’un merkezi semtleri gezip görmek için en iyi yerlerden. Eski şehir, ne denli tereddi ederse etsin, İstanbul için ticaretin devam ettiği bir kalp konumunda. Ancak artık eski İstanbul’un ötesinde apartman tarlalarının olduğu bambaşka bir İstanbul var. Bu yeni İstanbul ve merkezden uzakta yaşayanlar Türkiye’nin hâlen yeni sayılabilecek bir sosyolojik gerçeği. Buralarda bambaşka kaliteli hayatlar var. Ancak İstanbul’un eskilerinin yaşadığı ‘kaliteli’ hayatlardan daha farklı bir sosyolojik bir formasyona sahip.

Yine de diyebiliriz ki Osmanlı payitahtı İstanbul, kendisine mahsus karakteri ve güzelliğiyle İstanbul’dur; İstanbul’dan ötede kalan yerler ne denli gelişmiş olursa olsun taşradır, vesselam.