Kategoriler
matbuat

Yeni Anayasa İhtiyaç mı?

Bu soruya alelacele verebileceğimiz ilk cevap yeni anayasanın kesinlikle bir ihtiyaç olacağı yönünde. Yeni bir anayasa ihtiyacını doğuran temel saik 42 yıllık bir anayasaya sahip olmamızdan ziyade anayasamızın askeri bir vesayet altında ‘oldu bitti’ye getirilerek hazırlanmış olması.

O günün şartlarından bugüne dek 1982 Anayasası değiştirilmekten ‘yamalı bohça’ya dönmüş vaziyette. Amerikan anayasası yaklaşık 300 yıllık bir anayasa. Üstelik, bizdeki anayasaların aksine kazuistik olmayan genel ilke ve prensipleri içeren bir metin. Anayasaların eski olması menfi bir durum değil. Önemli olan değiştirilmeye ihtiyaç duyulmayacak zamana karşı koyabilen bir anayasaya sahip olmak.

1876 Kânûn-i Esâsî’den beri bizim en sivil ve özgürlükçü anayasamızın ‘1921 anayasası’ olduğu söylenir. Bu anayasayı hazırlayan millet meclisi Anadolu’daki etnik ve dini çeşitliliğin tezahür ettiği mülevven bir meclistir. 1921 Anayasasını hazırlayan Büyük Millet Meclisi geniş mebus yelpazesine sahip, çoksesli ve özgürlükçü bir anayasa metni hazırlamıştı. Dolayısıyla, 1921’e kıyasla 1924 anayasasını kazanım olarak göremeyeceğimiz kanaatindeyim. 1924 anayasasından itibaren de zaten Türkiye’de on yıllar boyunca tek parti iktidarı hâkimiyet kurmuştur.

Sonraki yıllarda, Türkiye’de 1961 ve 1982 yıllarında askeri darbe sonrası kurulan anayasa heyetlerince hazırlanan iki anayasamız oldu. 1961 anayasasının 1982’ye göre çok daha özgürlükçü ve sivil hayata imkân veren bir anayasa olduğu tevatürdür. 1982 anayasası en kazuistik anayasamızdır.

Bu yüzden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yeni anayasa çağrılarını ‘sivil anayasa’ olarak yapıyor. Türkiye’de bugüne kadar siviller eliyle hazırlanmış bir anayasa yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Türkiye’nin herhangi bir vesayet odağının etkisinde kalmadan yapılacak bir anayasanın önemini vurguluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan gerçekten haklı. Türkiye’nin sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğu da aşikâr. Ancak bugün Türkiye’deki siyasetin ve ekonominin şartları bize ne kadar yeni bir anayasa hazırlama imkânı veriyor?

Yirmi yılı devirmiş yorgun bir Ak Parti iktidarı var. Bazı kimselere göre 2017 anayasa değişikliği referandumuyla kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ayrı bir vesayet aracı. Üstelik, melun bir facia olan 15 Temmuz kalkışmasının sonrasında oluşan toplumun her kesiminde hissedilen ve siyasette bıraktığı ‘travmatik’ izler her ne kadar geride kalsa da; gündelik gündemlerimizin ve sıradanlaşan vahşet olaylarının arka planında bir ‘cinnet hâli’ sanki hâlen devam ediyor.

Tabi, bir de ülkedeki ekonomik müzayaka ve geçim zorluğu söz konusu. Yeni bir anayasa yapmak ve üzerinde etraflıca tartışabilmek refahla mümkündür. İnsanların geçim derdinde olmaması, her kesimden insanın kendine göre iyi ve rahat olması gerekir.

İstiklâl Harbi’nin yaşandığı 1921 ve 1924 anayasaları da zor şartlar altında yapılmıştı, doğru. Ancak şu an o zamanki şartlardan bahsedemeyiz. Bir daha da olmaması temennisiyle…

Eğer sivil bir anayasa yapılacaksa bunun önceki darbe sonrası anayasalardan farklı olması gerekir. Toplumun her kesimini kucaklayan ve bütüncül bir yaklaşımda anayasa hazırlanmalıdır. 2007 yılında rahmetli Ergun Özbudun’un hazırladığı ‘anayasa taslağı’nı burada zikredebiliriz. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan 2007 yılında Ergun Özbudun’dan ‘sivil bir anayasa’ hazırlamasını istemişti. Anayasa taslağını Ergun Özbudun başkanlığında Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker ve Doç. Dr. Serap Yazıcı’dan oluşan bir komisyon hazırlamıştı. Türkiye’de yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı şu günlerde Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan anayasa taslağını pek hatırlayan varmış gibi görünmüyor.

Yeni anayasa müzakereleri henüz ‘ilk dört madde’ tartışmaları ve polemiklerinin ötesine geçebilmiş görünmüyor. Ulus devletlerin mazisine dönerek imparatorluk bilinci kazandığı yirmi birinci yüzyılda bugün Türkiye’de çok sığ tartışmaların süregeldiğini üzülerek takip ediyorum. Türkiye’de, siyasetin gündemi yirmi beş sene evvele kıyasla neredeyse hiçbir mesafe katetmeksizin tabular ve semboller arasında sıkışmışvaziyette. ‘İlk dört madde’ tartışmaları da bunlardan biri. Milletçe müşterek değerleri paylaşmak bir şey; entelektüel background gerektiren anayasa tartışmasını ‘ilk dört madde’ tartışılmazlığına hapsetmek başka bir şey.

Yeni bir anayasa ihtiyacı var mı? Gerçekten de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından sıklıkla dile getirildiği gibi özgürlükçü, insan hayatı temelli, sivil bir anayasaya ihtiyaç var. Ben, bu noktada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni anayasa çağrılarını samimi ve önemli bir çaba olarak görüyorum.

Ancak yeni anayasanın hazırlanabilmesi için toplumsal ve siyasal bir mutabakat olmadığı kanaatindeyim. Yalnızca ‘görüş birliği’ sağlanabilmesi açısından değil; yeni anayasanın hazırlanabilmesi için geleneksel yaklaşımları içselleştirmiş yenilikçi bir vizyon ve perspektife sahip olma konusunda da. Siyaset kurumu ve siyasetçiler hantal. Siyaset, zahirde birtakım hizmetlerin yapıldığı bir araçmış gibi görünse de bugün siyasetçilerin sokaktaki halkı ve milleti temsili bir muamma. Siyasette tam olarak bir kaht-ı rical var demiyorum ancak ‘değer üretme’ ve ‘yenilik getirme’ hususunda yalnızca iktidar cenahında değil muhalefette de bir ‘adam/kadın kıtlığı’ olduğu aşikâr.Nerede olursanız olun, hangi işle meşgul olursanız olun insan kalitesi çok önemlidir. Siyasette de bu böyle. Dünyanın en iyi, demokratik, insan haklarına saygılı anayasasını isterseniz yapın; eğer ki insan kalitesi düşükse pek müsbet bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. Yahut tam tersi… Şayet kalifiye, işinin ehli, ahlâklı, hak hukuk gözeten insanlara sahipseniz; en berbat anayasaların, kanunların ve yasaların içinden bile iyi ve doğru işler çıkarabilirsiniz.

Kategoriler
matbuat

Müsabaka Belediyeciliği

Müsabaka belediyeciliği diye bir ‘yaklaşım’ geliştirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Yani, belediyeler hem kendi ihtiyaçlarını karşılamak için hem de bir alandaki en iyileri bulma ve ödüllendirmek amacıyla çeşitli alanlarda yarışmalar düzenlemeliler.

Zaten, Türkiye genelinde belediyeler çok sayıda yarışma düzenliyor. Düzenledikleri bu müsabakalar artarak devam etmeli. Fakat sormak isterim: Samsun’da çeşitli alanlarda belediyeler ne kadar yarışma tertip ediyor? Aslında, bu konuda bir yazı yazmak istememin bir sebebi de Samsun’da başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere belediyelerin bu konuda eksik kaldığını fark etmiş olmam.

İnternetten yarışmalara ufak bir göz attığımda da Samsun’un bu konuda gerçekten eksik olduğunu söyleyebilirim. Yarışma tertip eden belediyeler, valilik ya da kaymakamlıklar göremiyorum.TEKNOFEST ve Kültür Yolu Festivali’nde müsabakalar yapılıyor ancak bunlar Samsun’a mahsus olmaktan çok, Türkiye genelinde düzenlenen müsabakaların Samsun ayağı.

Söylemek istediğim şudur: Müsabaka belediyeciliği gibi bir mantaliteyle bu yarışmalar yapılmalı. Fen bilimlerinden, mimariye ya da fotoğraf, resim, müzik, edebiyat, tarih, sosyoloji gibi kültür sanat alanlarında olmalı yarışmalar. Belediyeler de ödüllendirdiği bu çalışmalardan istifade etmeli.

Mesela, Site Camii… Orası aslında bir vakıf olarak kurulmuş ve mimari olarak düzenlenen müsabakanın neticesinde inşa edilmiş bir yapı. Site Camii ve Çarşısı’nın mimarisi gerçekten orijinaldir de… Samsun’da birbirine benzeyen birçok yapı içinde hemen dikkat çeker. Tabi, şu an hâli perişan. Tabii, yapıldığı zamandan bu yana gerekli bakımları yapılmazsa perişan olur. Bazıları için de dini kitaplar ve eşyalar satan Site Camii esnafı da o bölgelere bedbin bakışın sebebidir. Netice olarak, Site Camii ve Çarşısı mimari olarak düzenlenen bir müsabaka sonucu kazanan projeyle camii olarak yapılmıştır.

Site Camii ve Çarşısı’na benzer şekilde ve daha iyisini yaparak Samsun’da binalar ve projeler inşa etmek için mimari yarışmalar açılmalı. Şiir yarışmalarıyla birlikte şiir geceleri düzenlenmeli. Fotoğraf ve resim müsabakalarıyla ödüllendirilen çalışmalar sergilerde ve belediye yayınlarında değerlendirilmeli. Müzik alanında yarışmayla en iyi seçilenlerin parçaları profesyonel bir albüm hâline getirilmeli. Yine, edebiyat ve öteki sosyal bilimler alanlarında ‘kitap’ olacak çalışmaların olduğu müsabakalar yapılmalı. Bütün bunlar, ‘yarına kalacak’ ve ‘yaşayacak’ çalışmalardır. Samsun’un Türkiye’ye ve dünyaya tanıtımını biraz da bu tarz çalışmalarda aramak gerektiği kanaatindeyim.

Samsun’da belediyelerin Kültür ve Sanat Daire Başkanlıkları ne iş yapıyor, bilmiyorum. Bu dairelerin potansiyellerini düşündükçe yapılan kültür ve sanat icraatları adına üzülüyorum. Evet; bazan bir tiyatro oyunu, bazan ünlü bir şarkıcının konseri ya da tanınmış bir yazarın Samsun’a geldiği oluyor… Ancak belediyelerin kendisinin tertip ettiği organizasyonlarla bunun ötesine geçmek gerektiği kanaatindeyim.

MİLLET ‘EKMEK DERDİNDE’

Diyeceksiniz ki millet ekmek derdinde… Samsun Büyükşehir Belediyesi Başkanı Halit Doğan da “Önceliğimiz iş ve aş” demiş. Güzel demiş hakikaten… Gerçekten istihdam sağlamanın, aç insanların karnını doyurmanın, insanların hayat kalitesini artırmanın faydası ve hasenatı yanında bütün hizmetler boş kalır. Ancak iş ve aş meselesinde de geleneksel ve bürokratik teferruatların ötesine geçerek yeni proaktif fikirlere ve uygulamalara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’daki Kent Lokantaları benzeri bir belediye hizmeti, siyaset ve belediyecilik üzerine tefekkür ederken benim yıllar önce düşündüğüm, notlarım arasına aldığım ve gerçekleştirilmesini arzu ettiğim bir çalışmaydı. İmamoğlu’nun İstanbul’a belediye başkanı olarak seçildiğinde ilk icraatlarından biri bu oldu. Samsun’da da galiba öğrencilere yönelik Üniversite kampüsünde bir belediye lokantası var. Ancak bu mesele daha kurumsal ancak amatör bir ruhla ele alınmalı.

Sormak isterim; siyaset, öncelikli olarak bir ülkede açlığı bitirmeyecekse, sokaktaki evsiz ve aç yatan insanlara merhem olmayacaksa, fakirliği fukaralığı bitirmeyecekse neden var? Bu konuda, profesyonel çözümlere ve uygulamalara değil; sivil inisiyatiflere, amatör ruhlu güvenilir insanlara ve müteşebbis ruhlu belediyelere ihtiyaç var.En azından, belediyeler Cumhuriyet Meydanı’nda ve öteki başka merkezi lokasyonlarda sıcak çorba, keşkek, etli/nohutlu pilav verebilir, diye düşünüyorum. Kalıcı bir çözüm değil belki ama mevcut şartlarda birçok kişinin ihtiyacı olacağı kanaatindeyim. İstismar edilmeden; aç olan, karnını doyuramayan ya da durumu iyi olmadığı için yemek yemeye gelen insanlarla ‘başka bir Samsun mümkün’ dememiz mümkün olur.

Kategoriler
matbuat

Yeniye Olan Merak

1789 yılında Fransa’da Burjuva Devrimi cereyân ettiği sıralarda Sultan III. Selim henüz yeni tahta çıkmıştı. Daha şehzadelik yıllarından tasarladığı Yeni Düzen (Nizâm-ı Cedid) fikri bizdeki ilk ‘yeni’dir. Lale Devri’ni tam mânâsıyla bir yenilik olarak sayamayız. O günden bugüne bu topraklarda ‘yeni olanı’ arayışımız hiç bitmedi ve hâlâ da devam ediyor.

Peki, neden mütemadiyen kendimize bir ‘yeni’ bulma ihtiyacı içine girdik? Bunu ancak bugünden geriye doğru bakarak anlayabiliriz. Yaklaşık son iki yüz yıl evvelde ne yaşandığına bakmalıyız.

Her şeyden önce, Endüstri Devrimi’yle beraber yeni bir ‘teknik dünya’ oluştu. İçten yanmalı motorun icâdı, buharlı makineler ve gres yağıyla metal elementi daha önce olmayan bir şekilde kullanılmaya başladı. Makine ilk defa ortaya çıkmasa dahi demir çelikten yapılmış makineler tarihte ilk kez görüldü. El işi tezgahların yerine seri üretime imkân veren fabrikalar kurulmaya başladı. Bütün bu teknik dünya yepyeniydi. Biz de zamanın bir icabı olarak bu yeni teknik dünyayı Avrupa’ya bakarak ikame etmenin peşine düştük.

Burada, Avrupa iyiydi biz kötüydük demeyeceğim. 1800’lerde yeni bir teknik dünya kuruluyordu ve Batı dünyası karşısında Osmanlıların pek de mahsulü olmayan bir bilinmezlik söz konusuydu. Entelektüel cihetten Aydınlanma ve Rönesans yaşamış Avrupa’ya mukabil Türkiye topraklarında zihinsel bir inkişâf yaşanıp yaşanmadığını ben bilmiyorum. Yine, fennî sahada, İngilizler modern makineyi icât edip sömürgeciliğe başladığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisine mahsus bir teknik sermayesi yoktu. 

Dolayısıyla, bizdeki ‘yeni’, – icât olmaktan ziyade, treni kaçırmamak için Batı’ya öykünmedir. 1800’lerden beri bu yeni modern teknik dünya bizim için efsunludur. Avrupa’ya giden devlet adamlarının, gazeteci ve muharrirlerin tavırlarından bu anlaşılabilir. Cumhuriyet döneminde bile 2000’li yıllara dek Avrupa’da bizde olmayan, soğuk, rasyonel başka bir dünya vardı.

Yeni teknik dünya mühendislikten ibaret değildi; her mühendisliğin bir fikir ve mantalite içermesi gibi bir ideolojiydi. Hatta, bu yeni teknik ideolojinin bütün efkârın üstünde bir süper ideoloji olduğunu söyleyebiliriz. Son iki yüz yılda lokomotifler ve gemilerle bir ticaret imkânı doğmasıyla eş zamanlı olarak Avrupa ülkelerinde anayasacılık, gazeteler, aydınlanma fikirleri ve entelektüel intelijans görünür oldu. Elbet, bu yeni ‘kamuoyu’nun tek nedeni teknik değildi.

Yeniye olan tecessüsümüzün ticari ve teknik yönünün ötesinde siyasi bir boyutu da olduğunu söylemeliyiz. Endüstri Devrimi’yle beraber Avrupa feodalizmi terk etti. Yani, kendini Orta Çağ Avrupası olmaktan kurtararak yeni bir safhaya geçti. Aslında, daha evvelde İstanbul’un fethinde ateşli silahların kullanılmasıyla feodalizm son bulmuş ve mutlak monarşiler güç kazanmıştı. Ancak Endüstri Devrimiyle beraber feodal düzenden daha farklı olarak yeni bir uluslaşma akımı ve milliyetperverlik ortaya çıktı. Feodalizmin ilgâsının ya da bu yeni milliyetçilik trendinin Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları için bir ‘felaket’ olduğunu söyleyebiliriz. 1850’lerden itibaren Balkanlar’da ve Ortadoğu’da feodal beyler sayesinde milletler (ya da mikro etnisiteler) kendi ulusunu kurmanın sevdasına düştü ve bağımsızlık kazandı.

Çünkü yeni teknik dünyanın dokusu imparatorluklarla değil, ulus devlet milliyetçiliğiyle uyumluydu. Sanıldığının aksine, teknik, beynelmilel siyaset üzerinde özgürleştirici bir fonksiyon sağlamadı. Daha doğru ifadeyle, teknik dünya merkezîleştirici ve statükocu bir hürriyet ortamı var etti.

Yeni dünya, – Osmanlı İmparatorluğu için de geçerli olmak üzere Birinci Cihan Harbi’nin yaşandığı yirminci yüzyılda değil; 1800’lerde kuruldu. Telgraf, saatler, demiryolları, içten yanmalı motor, buharlı gemiler, savaş endüstrisi gibi teknik icâtlar hep bu zamandadır ve Sultan İkinci Abdülhamid’in bildiği meselelerdir. İlkokul, lise ve üniversiteyi kapsayan modern eğitim, sağlık ve askeriye sahalarında tatbik edilen modern reformlar 1850’li yıllardan sonra yaşanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde, – reddimiras uygulamalarını saymazsak, uzun yıllar boyunca bu mânâda bir ‘yeni’ mefhumundan söz edemeyiz.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında şartlar değişmiş ve Osmanlı topraklarının işgâli gibi yeni bir defacto durum ortaya çıkmıştır. İstanbul’un ve yaşamakta olduğumuz şehir olan Samsun’un sokaklarında İngiliz askerler boy göstermiştir. İşte, bu ‘yokluk dönemi’nde, ‘yeni olan’ uzun yıllardır Osmanlıların gündeminde olmasına gerek bile olmayan bir bilinçtir. Osmanlı zamanındaki ‘yeni’den farklı olarak İstiklal Harbi’nin yaşandığı ve Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda ‘yeni olan’ bağımsızlık şuurudur.

Osmanlı İmparatorluğu da elbette müstemleke olmaya razı değildi. Bağımsızlık bilinci 1850’lerden sonra Osmanlı devlet adamları ve münevverleri arasında vardı ancak bunlar daha çok Batı medeniyeti karşısında terakki edememek ve Avrupa karşısında geride kalmak olarak tezahür ediyordu. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nun yirminci yüzyılın başında artık milletleri Osmanlılık şemsiyesi altında tutması da mümkün değildi.Dolayısıyla, yirminci yüzyılda İstiklal Harbi olarak ortaya çıkan Mîsâk-ı Millî sınırlarında hakimiyet kurma iradesi ve bağımsızlık şuuru ‘yeni’dir. Buna mukabil, hâlen kendini dönüştürerek varlık kazanan ve mütemadiyen kendini yenileyen ‘teknik dünya’ 1800’lü yıllardan bugüne bir mirastır.

Kategoriler
matbuat

Medeniyet ve Su

Medeniyet, su ile inşa edilir. Milletlerin suyla kurduğu münasebet bize o milletin karakterine dair ipuçları verir. Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler suya hükmetmeyi ve suyu insanlara ulaştırmayı amaçlamışlardır. Suya hükmetmek amacıyla sarnıçlar inşa etmiş ve suyu halka ulaştırmak için çeşmeler ve hayratlar yapmışlardır.

Bilirim ki bir çeşme akarsa o şehirde hayat var olur. Çeşme aktıkça sebepler dairesi genişler. Vesileler artar. Hayra hasenata imkân olur. Çeşmeler sadece bizde yok. Roma’nın da her yerinde çeşmeler bulunmakta çünkü akan suların olduğu bir çeşme refahı temsil eder ve bir medeniyetin en büyük delilidir. Fakat Roma’nın bütün çeşmeleri neredeyse kaldırım seviyesi hizasındadır ve o suyu içmek için Roma medeniyeti karşısında eğilmek gerekir. Bizdeki çoğu çeşme başkadır. Bizim çeşmelerimiz karşılık ve itaat beklemeksizin suya kim ihtiyaç duyarsa mütevazı bir şekilde su verir. Hatta kuşlar için dahi mezarlıklarda su içme yerleri, camiilerde kuş evlerinin inşa edildiği malûmdur. Çeşmelerimiz karşılığı Rabbinden bekler. Bu yönüyle, Roma çeşmelerinden ayrılır. Âlemde her şey dairesel bir şekilde akar ve bu mübârek anlayışın özünde de döngüsel bir akış vardır.

Türkçe’de ‘eyvallah’ kelimesi ne mânâ taşıyorsa, hayatımız için de ‘su’ benzer yerdedir. Divan şairi Fuzûlî de “Su” isimli kasidesinde âlemlere rahmet olan peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) şöyle methiyede bulunur: “Suya virsün bâğban gülzârı zahmet çekmesün / Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâra su.” (“Bahçıvan gül bahçesini suya versin, boşuna zahmet çekmesin / Çünkü o bin gül bahçesine su verse bile senin yüzün gibi bir gül açılmaz.”)

Medeniyet ve su mevzubahis olmuşken, gündelik hayatlarımız için önemli olan bir ‘ihtiyaç’tan söz etmek istiyorum. Günümüzde, çeşmeler kadar temiz yüznumaralar ve camiilerdeki temiz abdest yerleri önem arz ediyor. Samsun’da temiz, çamur olmayan, kâğıt peçetelerin olduğu merkezi yerlerde Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılarak işletilen tuvaletlerin ve abdest alma yerlerinin olması gerektiği fikrindeyim. Yine, camiiler de abdesthanelerinin temiz olması ve abdest aldıktan sonra kurulanacak peçetelerin olması konusunda desteklenmelidir.

İstanbul’da Kadir Topbaş döneminde akbillerle kullanılabilen temiz tuvaletler ve abdest alma yerleri uygulaması başlamıştı. Şu an da İmamoğlu döneminde zannediyorum devam ediyor.

Süleymaniye Camii avlusunda ve Yıldız Parkı’nda bu tuvaletlerden ve abdesthanelerden bulunduğunu biliyorum. Diyeceksiniz ki hâlihazırda umumi tuvaletler ve abdesthaneler her yerde var ancak öyle değil. Önemli olan temiz ve kullanışlı bir şekilde insan haysiyetine yakışır şekilde ve bu incelikte tasarlanması.

Buradan, Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Halit Doğan’dan benzer uygulamayı Samsun’da da hayata geçirmesini ricâ ediyorum. Birçok hizmet yapılabilir, yapılıyor da… Ancak tertemiz umumi tuvaletler ve tabii abdest yerlerinin de olması bizim Samsun’da yaşarken ne kadar medeni olduğumuzla alâkalıdır.

İlâve olarak söylemeliyim ki Samsun’u bizim kendine münhasır, özgün bir incelik ve zarafetle nakşetmemiz gerekir. Bütün taşra şehirlerini birbirine benzeten bir ‘zihniyet’in dışına çıkmak mecburiyetindeyiz. Unutulmamalıdır ki rant bütün şehirleri tek tipleştirir. Türkiye’nin ve elbette Samsun’un, bugün daha önce hiç olmadığı kadar tarihi, kültürel ve siyasi muhayyilemizi yeniden yorumlayacak bir özgünlüğe ve yeni fikirlere ihtiyacı varmış gibi görünüyor.

Biz, çeşmeler medeniyetiyiz. İstanbul’da ecdat yadigârı çeşmelerin hâli eskiden perişandı. Son zamanlarda galiba bazı çeşmeler tamir edildi ve kullanıma açıldı. Fakat Türkiye’de bugün şehir merkezlerinde akan çeşmeler Hak getire… Sultan II. Mehmed’in mirası Saraybosna’da her yerde akan çeşmeler bulunuyor. Samsun’da da şehrin merkezi yerlerinde su içilecek çeşmeler yapılamaz mı?

Subaşı’nda Hamidiye Çeşmesi ve en eski stadın bitişiğinde Alemdârzade Çeşmesi olduğunu biliyorum. Yine, Bafra’da Canikli Ali Paşa ve Fazıl Kadı çeşmeleri de mevcut. Bunların hepsi birkaç yüzyıllık tarihi çeşmeler.Sadece tarihi çeşmeleri restore etmek değil; bugünün mimarisiyle ‘tarih olacak’ yeni çeşmeler de yapılmalı. Su içmek kadar mimari olarak da yüzyıllar sonrasında kullanılabilecek ve imrenilerek bakılacak çeşmelerin olduğu bir Samsun daha güzel olur, fikrindeyim vesselam.

Kategoriler
matbuat

Müslüman’ın Değişen Saati

Saat ve vakit, son iki yüz yıllık siyasi ve sosyal meselelerimiz açısından oldukça sıra dışı kavramlardır. Zaman muhayyilemizin ve bize zamanı gösteren saatlerin, – Endüstri Devrimi’nden ve 1789 Burjuva Devrimi’nden sonra gayriinsani biçimde değiştiğini söylemeliyiz. Ama tıpkı Avrupalılar gibi, 1800’lü yılların Osmanlı’sında da bizler ‘zamanı tam manasıyla ölçen’ saatleri pek sevdiğimiz aşikârdır. 1800’lerden önce de mekanik saatler vardı, – 1500’lerde ilk saat bize İngilizlerden gelmişti, ancak saatler ‘kesinlik’ ve ‘doğruluk’ kazanmamıştı. 

Eskinin aksine, yeni ve modern saat ‘dakik’ idi ve zamanı tam manasıyla ‘kesin’ bir şekilde ölçebiliyordu.Osmanlı’da saatlerin yaygın olarak kullanılmasından önce Osmanlı insanı zamanı ‘takribi’ olarak algılıyor, işlerini ‘ezan’a göre tertip ediyordu. Tanzimat’la beraber modern bürokrasinin Bâbıâlî devlet dairelerinde gelişmesiyle ‘mesai’ kavramı ortaya çıktı. Yine, Reşid Paşa ve Abdülmecid devrinde İstanbul’a Şehir Hatları Vapuru’nun gelmesiyle ‘vapur saatleri’ gibi bir durum ortaya çıkmış, iskeleden kalkacak olan vapurlara ‘tam saatinde yetişmek’ gerekmiş ve saatlerin önemi artmıştır. Bu konuda, Avner Wishnitzer’ın Reading Clocks, Alla Turca (Alaturka Saatleri Ayarlama – Geç Osmanlı’da Zaman ve Toplum) kitabı dikkate değerdir. Wishnitzer’ın İsrailli bir akademisyen olduğunu belirteyim. Filistin’in soykırıma maruz kaldığı ve vahşetin şiddetlenerek arttığı bugünlerde bütün İsraillilerin barbar ve siyonist bir ideolojinin parçası olmadığını temenni ettiğimizi ifade edelim.

Bütün bunları ne demeğe anlatıyorum? Türkiye topraklarında son iki yüzyıldır daha önceden olmayan başka bir boyuta intikâl ettiğimizi söylemeğe çalışıyorum. Modern hayatla beraber ‘zaman algısı’ insan haysiyetine ve onuruna yakışır olmaktan çıktı. Tam da burada, Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısını hatırlatmakta yarar var. Burada yazıdan uzun alıntı yapmayacağım, ilgililer Haşim’in kısa metnini okuyabilirler. Ama birkaç not aktarmakta yarar var:

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz vardı. Bunun da ötesinde, yirmi dört saatlik zaman algısı tamamen moderndi ve eski saatlerde tanınmazdı. Yeni saat ve takvimin aksine hicri zamanda yaşantının durağan olmayan ve sürekli değişen vakitlerle mündemiç olması insan tabiatına daha uygundu. Sabah fecir ile başlıyordu ama artık hemen hemen herkes, bu yeni saatler dünyasında “yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken” uyuyordu. Ahmet Haşim, “Müslüman Saati” yazısında şöyle diyor: “Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık.” Böylece, Müslüman’ın saati de değişti. Tanzimat’la başlayan yeni ve modern dünyanın ‘sözde’ parçası olduk.

Saatleri tam olarak saniyesi saniyesine ayarlamak… Yani, dakiklik. Aslında Tanzimat devrinde yeni teknik ve modern dünyada saatler ile zaman tahayyülünün yeni bir boyut kazanması o dönemle sınırlı kalmadı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras alınanların arasında saat ve zaman algımız da vardı.

Cumhuriyet döneminde uzun yıllar boyunca evimizin ortasındaki sarkaçlı saati ve kol saatlerimizi saniyesi saniyesine doğru olacak şekilde ayarladık. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında 70’li yıllarda Füsun da evlerindeki sarkaçlı saati televizyondaki TRT saatine göre ayarlıyordu.

Mekanik saatler varken saatleri mütemadiyen ayarlama ihtiyacı da söz konusuydu. 80’li yıllarda Quartz pilli saatlerin yaygınlaşmasıyla mertlik bozuldu. Saati tamı tamına ayarlamak yalnızca otomatik yahut kurmalı saat kullananlara kaldı. Bu fark dahi zamanı algılayışımızın ne denli farklılık gösterebileceğine ve yıllar geçtikçe dönüşebileceğine güzel bir örnektir.Saatlerden söz açılmışken risale hacmindeki artık sahaflara düşmüş bir kitabın notunu buraya düşelim: Saatin Hikâyesi, Hasan Ali Ediz (Doğan Kardeş).

Kategoriler
matbuat

Yeniden Başlarken…

İlk defa, bundan altı yıl evvel 2018 yılında Haber Gazetesi’nde köşe yazmaya başlamıştım. Edebiyattan siyasete kadar Samsun’un ve bütün Türkiye’nin meselelerine uzak kalmadan kendi meşrebimce düşünmeye çalışmak güzel ve bir o kadar da yazı yazma disiplini gerektiren bir işti. O zaman beni yazmaya sevk eden yeni bir şey söyleme ve kendini ifade etme ihtiyacı idi. O zamandan bu zamana Türkiye’de ve dünyada neler yaşandı, okuyucunun takdirine bırakıyorum.

Elbette, bir sosyal bilimler liseli olarak ‘yazı’ ile ilk münasebetim bu değildi. Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nde arkadaşlarımızla altı sayı olarak yayınlanan bir kültür sanat dergisi olan Gelecek’i çıkardık. Yine, aynı lisede, içinde birçok akademik makalenin olduğu Makâlât ve Türkiye’nin önde gelen düşünür, şair-yazar ve entelektüelleriyle yapılmış söyleşilerin olduğu Mülâkât yayınlandı. Bütün bu entelektüel faaliyetleri, liseye yeni başlamış talebelerin sosyal bilimlerle ilk teması, ilk heyecanları olarak görmek gerekir.

Ben, kendimi daha sonra İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi’nde buldum. Burada ve üniversitede – birçoğu akademik, çok sayıda makale yazarak sosyal bilimlerle alâkam devam etti. Tabii, sosyal bilimleri ilmi yönüyle olduğu kadar bir duruş ve şuur sahibi olma olarak da görmek gerekir.

Bundan böyle, yazı serüvenime Samsun Gazetesi’nde buradaki satırlarda devam edeceğim. Bana bu imkânı verdiği için bir kez daha Necdet Uzun’a teşekkür ederim. Lise yıllarında kendisinin Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nde yaptığı bir konuşmadan akılda kalanlarla devam edeyim:

“Taşrada gazetecilik yapmak her zaman daha zordur. Çünkü yerel meselelerle ülkenin gündemi arasında bir ikilem yaşarsınız. Yerel meselelerle ülkedeki siyasetin ‘sıcak konuları’ arasında bir denge tutturmak gerekir.”

Ben de bana ayrılan bu köşede; toplumun, kültürün, tarihin, edebiyatın meseleleri üzerinde Müslüman şuuru taşıyarak düşünme imkânları arayacağım. Yine, aynı şekilde, Türkiye’nin domestik ve beynelmilel konularıyla alâkalı – Samsun’u ihmâl etmeden, dilim döndüğünce yazmaya çalışacağım. Bu satırlarda, köşe doldurmak gibi çoğunluğun yapabileceği bir işten ziyade ‘fıkra’larımın bir araya geldiğinde anlamlı bir bütün oluşturacak yazılar olması beklentisi ve temennisi içinde olduğumu ifade edeyim.

Bizde, ilk gazetecilik Tanzimat’a dayanır. O dönemin gazete sayfalarının da oldukça renkli olduğunu ve Tanzimat aydınlarının kendilerini ifade ettiği ilk mecrânın gazeteler olduğunu söyleyebiliriz. Gazeteler, bu coğrafyada ilk kez ‘kamuoyu’ mefhumunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, Türkiye coğrafyasında ilk milli ve muhalif şuur Tanzimat gazetelerindeki fıkralarla cereyân etmiştir.Bu yazıyı, ‘vatan şairi’ Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”ndeki bir beytiyle bitirelim: “Ne efsunkâr imişsin ey didâr-ı hürriyet / Esîrin aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten”

Kategoriler
matbuat

Cumhuriyetler Çağında İmparatorluk Olmak

19. yüzyıl bir imparatorluk çağı oldu ve 20. yüzyılla birlikte imparatorluklar tarih sahnesinden silinerek yerlerini küçük cumhuriyet rejimlerine bıraktı. Öyleyse, yüzyılın başı için imparatorluklar çağı kapanarak cumhuriyetler çağı başladı diyebilir miyiz? Nedense, imparatorluk ve cumhuriyet birbiriyle aynı kulvarda bulunan kavramlarmış gibi bir algı var. Halbuki, imparatorluklar çağında cumhuriyet olmak ya da cumhuriyetler çağında imparatorluk olmak pekâlâ mümkün ve birarada olabilecek imkânı sağlıyor.

Sanılanın aksine, söz konusu olan birarada olabilecek yapıların zenginliği olduğunda ‘zamanın ruhu’ sınırlandırılamaz ve ‘zamanlararasılık’ devreye girer. Bu zamanlararasılığı sağlayan en bariz örnek Birleşik Krallık, aynı anda hem bir imparatorluk olmayı hem de cumhuriyet olmayı başarıyor. 20. yüzyılın başında eski dünyanın ülkeleri bu büyük özelliklerini kaybettiler. İmparatorluk olmak ve cumhuriyet olmak arasında tercihi belli bir seçim yaptılar. Büyük imparatorluklar bölünerek küçük cumhuriyetlere dönüştü ve eski güçlerini muhafaza edemediler.

İmparatorluk bir yapıdır ve bir ülkenin vizyonunu belirlediği buradadır. Cumhuriyet ise bir yapının kendisi olmaktan çok bir unsurudur. Yani, cumhuriyet bir yönetim biçimidir ve gücünü halkın iradesinden alır.

21. yüzyılda imparatorluk bâkiyesi bir ülke olarak Türkiye’nin muhtaç olduğu imparatorluk vizyonu ve cumhuriyet özgürlüğünü birarada yaşatabilmeyi sağlamasıdır. ‘Biraradalık’ önemli çünkü; büyük düşünerek ayrıntılarda saklığı özgürlüğü var etmek ya da özgürlüğü her alanda temin ederek büyük hamleler yapabilmek kolayca yan yana gelebilecek cinsten işler değil. Fakat bugün, Türkiye buna muhtaçtır. Böylesi bir ileri görüşlülükle Türkiye yüzünü yalnızca Batı’ya dönmemeli, Batı’yla daha da ötesinde Akdeniz coğrafyasının imkânlarını kullanarak bir varlık içinde olmalıdır. Hâlihazırda, Türkiye varoluşsal olarak Doğu’yla bir varlık içinde olabiliyor fakat benzer bir durumu Batı dünyasıyla da sağlayabilmesi için hususi bir gayret göstermesi gerekiyor.

21. yüzyılın uluslararası siyaset zemininde Türkiye, Doğu’nun da Batı’nın da merkez ülkesi olma imkânına sahip. Fakat şu da bir gerçek ki 2000’lerin dünyası için İslam dünyası ya da Türk dünyası gibi paradigmalar eskimiş durumda. Daha doğru bir ifadeyle mevcut gerçekleri ilk anlamlarıyla karşılayabilecek durumda değiller. Bu yüzden, İslam coğrafyası ya da Türk coğrafyası gibi tanımlar Türkiye’nin Doğu’ya bakışı çerçevesinde üst perdeden güncellenmeli. Bunun için imparatorluk vizyonuyla uluslararası reel politiği anlamlandırarak Doğu ve Batı için trend belirleyecek projeler geliştirmeli ve bu yönde hareket etmelidir. Bu sayede, Türkiye 20. yüzyılda kaybettiği zamanı ve perspektifi yeniden bünyesine katabilir.

Aslına bakılırsa, bugün Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin Türkiye’de hayata geçmesiyle cumhuriyetler çağında imparatorluk olma imkânının kapısı aralanmış oldu. 1877 ve 1908’de kısa soluklu olarak iki kez hayata geçen ‘meşruti monarşi’ âdeta yeni sistemin sembol olarak görülebilecek bir modeli. Ancak imparatorluk ruhuna uygun düşen meşruti monarşiden yeni sistemin en büyük farkı, monarşi rejiminin değil cumhuriyet rejiminin benimsenmiş olması. Yani, imparatorluk ruhunu muhafaza ederek herkesin özgürlüğünü temin eden cumhuriyet rejiminin olması ve saltanat yerine bağımsız seçimlerle devletin başının belirlenmesi bugünün dünden ayırıcı özelliği gibi görünüyor.

Kategoriler
matbuat

Dijital Çağ

Dijital çağ denildiğinde akla ilk gelenler neler? Dijital çağın kapsamını hangi zaman aralıkları arasına sığdırabiliriz? Hâlihazırda içinde miyiz, yoksa gördüklerimiz ve yaşadıklarımız hâlâ gelmekte olan bir paradigmanın ayak sesleri mi? Bütün bunlar çağın ruhuna uygun olarak muğlak bir yerde duruyor. Bana kalırsa, Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle birlikte dijital çağın herkes kendi nispetinde bir parçası olmaya başladı. Olmaya da hâlen devam ediyor.

Nazarımda, dijital çağın çağrışımları şu şekilde: Birincisi, dijital çağın önceki bütün çağlardan farklı, bilinmeyen, alışılmayan yeni bir cismi olduğu hissiyatı; ikinci olarak metalin ve gri rengin parıldadığı bir çağ olma vasfı; son olarak da mütemadi bir erozyon hissi, özellikle de entelektüel düzlemde bir yoksunlaşmanın baş müsebbibi olma vaziyeti.

İlk durum sanıyorum ki dijital çağ özgü bir durum olmaktan çok yeni bir çağa ya da paradigmaya ait bir olgu. Yeni olan her şey alışılmadık ve bilinmeyendir. Yeni olan eğer büsbütün bir hayatı etkileme ve yön verme kudretine sahip bir paradigmaysa, bu hissiyat kaçınılmazdır. Hatta, bu hissiyat yeni olanın hakikiliğini test etmek ve anlamak için de pekâlâ bir ayraçtır.

İkinci çağrışım renk meselesi… Gerçekten de dijital çağa dair en ilginç bulduğum hissiyatlar arasında ‘gri’ renginin dijital çağ ile özdeşleşme hâli dikkatimi çekiyor. Neden gri? Dijital çağın elektronik kavramıyla bir arada, paralel bir şekilde anılır olması hiç şüphesiz metali ve rengi griyi yeni zamanın estetik kodlarında ön plana çıkarmıştır. Devrelere ve kablolara bağımlı elektroniğin dijital çağın içerisindeki hayati önemine şüphe yok. Fakat dijital çağda neden grinin ön planda olduğu sorusu üzerinde düşünülmeye muhtaç, hatta felsefe yapılması gereken bir soru. Kablonun iletken madeni ekseriyetle gri renktedir. Fakat rengi turuncuya çalan bakır ve tunç madenlerinin de dijital çağda yadsınamaz bir önemi vardır. Yine, kabloların iletken olmayan dış kısımları modern zamanda genellikle siyah ya da beyazdır. Hakeza, elektronik hemen hemen her devrenin içi yeşille donanmıştır. Dolayısıyla, dijital çağı griyle eşleştirmek için mantıklı hiçbir sebep bulunmuyor.

Buna rağmen, dijital çağ denildiğinde hemencecik akla gelebilecek robotlara ve uzaya dair bütün renklerde grinin kat’i hâkimiyetini görüyoruz. Bu sorgulamanın derinlikleri, bence toplumsal ve iktisadi bir küresel dünya düzeni gibi son derece felsefi ve politik dünyaların 19. Yüzyıl sonunda şekillenen yeni yapılarına dek uzanabilir.

Son olarak dikkatimi çeken kültür ve dijital çağın çatışma meselesi. Bu da ilginç. Bir defasında birisi dijital çağ ile ilgili bir toplantıda bir tespitten söz açmıştı: ‘Edebiyattan anlayan dijital çağa ayak uyduramıyor, dijital çağdan anlayan kimseler ise edebiyattan uzak.’ Evet, bu ciddi bir mesele ve kanaatimce de böyle bir durum söz konusu. Sadece ben edebiyatla sınırlı bir şekilde değil, bu durumu bir kültür meselesi olarak görmeyi yeğliyorum. Bu çatışma, sosyal bilimlerin meselesidir. Aynı zamanda, kültürel bir meseledir. Doğrudan teknoloji işiyle iştigal eden ve bu işten para da kazanan; hayatını teknolojik yeniliklere göre dizayn eden; yeni güncellemeleri ve versiyon yeniliklerini takip eden; yeni çıkan teknolojik ürünleri ilk önce test etme yarışında olan azımsanmayacak nicelikte bir zümre var. Somut olarak bu zümrenin kültürel ve sosyal bilimlerin meselelerinden hayli uzak olduğu genellemesinde bulunabiliriz. Öte tarafta, nedense, dijital çağa uyum sağlamak ya da en azından prim vermek, özellikle de entelektüel çevrelerde ve okuyan yazan kimseler arasında çoğu zaman yoksunlaşmanın yahut basitleşmenin bir nişanesi olarak görülme eğilimi var. Her hâliyle, bugün herkes ‘kendi nasibince’ dijital çağın bir parçası. Nasibi olmayanlar bile bir şekilde etkilerden azade değil. Dijital çağa dair felsefi alanda sosyal bilimlerin tartışması, kavramsallaştırmalarda bulunması gereken önemli bâkir bir alan duruyor.

Kategoriler
matbuat

Amentü’nün Kıymeti

Amentü de neyin nesi? Kıymeti nereden geliyor? O kıymet öyle kolayından gelebiliyor mu? Uğruna hayatını harcayacağımız değerlerimiz var mı? Bu yazı olanları ilgilendiriyor. Olması tek başına yetiyor mu? İnsan, iman ettiklerini inşa için ne kadar emek harcarsa, amentüsünün bedeli de o nispette ağırlaşıyor.

Hakkını burada teslim ederek başlamak isterim. Bazı okumalar kimi zaman insana yeni bir şey öğretmez fakat gerek biçimi ve diliyle gerekse de anlattıklarıyla öyle olması gerektiği gibidir ki okuduğunuzda bilip de ‘farkındalık’ düzeyine çıkar(a)madığınız içindekileri yeniden düşünme ve idrâk etme imkânı bulursunuz. Profesör İhsan Fazlıoğlu’nun Amentü’nün Bedelini Ödemek: Ne Yapmalı? Bedel, Bakış ve Süreklilik makalesinin – aslında tam bir makale de değil, bir nevi söylev deşifresi, bende okuduğumda bıraktığı hissiyat bu türden.

Merak ederim, amentüsü olmayan insan her gün yataktan kalkmak için bir sebep, harekete geçmek için bir heyecan – en azından az da olsa bir motivasyon nasıl yaratır? Amentüsü olan, düşünerek bir inanç düzlemi kendisine var eder. Birçoğumuz düşünmüyoruz. Zaten ‘düşünce’ kelimesini alelade bir şekilde kullanıyor, ‘düşünmek’ fiilinin bizatihi bir iş olan kendisinden haberdar dahi değiliz. Bunu tepeden hüküm bırakmak için de söylemiyorum. Tabii olan bu belki de böylesi, eşyanın ve beşerin tabiatı bu şekilde. Düşünceye dair kaygı duyanlar için ise düşünmek, ontolojik olarak bir nevi dertlenmekle eşdeğer olarak kendisini var ediyor. Problem burada bitmiş değil. Çünkü düşünmenin – yani uğruna dertlenilecek bir meselenin/davanın olması ‘derin düşünce’ için yeter şart değil.

Peki, ‘derin düşünce’ nasıl olur? Profesör Fazlıoğlu’nun ifadesiyle, derin düşünmek ‘nasıl’ ve ‘niçin’ sorularının birlikte sorulmasıyla mümkün. Nasıl’sız niçin, niçin’siz nasıl tek başına anlamlı değil. ‘Niçin’ sorusu değerleri belirliyor. O değerler olmadan yola çıkmaya itecek gücü bulmak – yani yataktan kalkmak için sebep bulmak zor. ‘Nasıl’ sorusu ise amentünün teklifine delillerini getiriyor. Yani, ortada bir söz, vaat var. Peki, ama ‘nasıl’ bütün bunlar olacak? Bütün bu dertleri gerçekleştirmek için ne tür bir hazırlığın var? Günümüz siyasetçilerinin halkın karşısına çıkarken en çok atladığı soru belki de ‘nasıl’ sorusu. ‘Hele bir gelelim de bakarız hâl çaresine…’ yaklaşımının herhangi bir kişiye özgü olmaktan çok, alışkanlık hâline geldiği bir zamanda ‘nasıl’ sorusu daha da anlamlı. ‘Niçin’ olmadan ise ne uğruna savaşacaksın? Hiç uğruna mı? Yoksa, kürek çektiğine değecek inandığın değerler uğruna mı?

Elbette, amentü her şeyden evvel teklif ve temsil sahibi olmalı. Diğer bir deyişle, insan, sözüyle ve davranışıyla bir olmalıdır. Ne olduğunuzu temsil edemiyorsanız, ne olmadığınızı ispatla uğraşırsınız. Yani, ahlâkçı olmak yerine ahlâklı olmalı. Teklif ve temsil olmadan amentü yaygınlaşamaz. İman imkân verir, bedel mümkün kılar. Profesör İhsan Fazlıoğlu’na göre, İslam’ın Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe kıyasla farkı ve başarısı İslam’ın teklif edilebilir olmasıdır. Yani, İslam, tevhidi bir inançtan aklın ilkesine ve metafizik bir düşünceye dönüşebilen bir teklif hâline gelebilmiştir.

Bütün bunlar güzel. Ancak amentünün kıymetinin zâyi olmaması için bunun süreklilik arz etmesi gerekiyor. Mesele, hayatın bir anına mahsus olabilecek, oldu-bitti konumunda durabilecek cinsten değil. Tarih bir süreklilik içerisinde akıyor ve hayat durmaksızın değişerek kendini her an yeniden yaratıyor. Süreklilik, kolay görünen ancak belki de en çileli kısmı bir amentü sahibi olmanın ve bunu süreklilik içerisinde bir anlam ifade edecek şekilde var etmenin. Aslında, bütün mesele her şey için ahenkte bitiyor. Fani dünyada, her şeyde işin sırrı dengede olmakta, ifratla tefritin arasını bulmakta. Önceki yazıların birinde de hikâyesini anlattığım Italo Calvino’nun köprü hikâyesindeki ‘taşlar yoksa, kemerin de olmayacağını’ akılda tutmakta yarar var.

Kategoriler
matbuat

Müteşebbis Belediye

Evvelki yazıda yarım kalan belediyelerle alakalı meseleye biraz daha devam edebiliriz. Yerel seçim sath-ı mahali girmişken genelde taşra belediyelerinin, özelde ise Samsun’un hakiki manada ihtiyaç duyduğu temel şeyin esaslı bir hikâye olduğu tespitinde bulunmuştuk. Meselenin mücerret ve felsefi tarafı bir tarafa, teknik olarak ise fark yaratan ve değer oluşturan belediyelerin sırrının ise şirketleşmeden geçtiğini belirtmiştik.

Soru şudur: Bir taşra belediyesi nasıl temeyyüz edebilir? Şehir, İstanbul gibi müstesna bir değilse taşralıktan nasıl sıyrılabilir ve farklılaşabilir? İstanbul haricinde Ankara dâhil Türkiye’de her yer taşradır diyebiliriz. Evet böyledir ancak bu iddianın bambaşka boyutları var. Şu an meseleyi o tarafından ele almadığımızı belirtelim.

Belediyelerin, şehirlerin kendi hikâyesini var etmede öncü olması gerektiğini zaten söyledik. Bu yazının meselesi daha çok teknik olarak belediyenin nasıl kuvvetlere ihtiyaç duyabileceğine yönelik. Ekonomi, her türlü modern yönetimde başarıyı getiren ön şart. Herhangi bir modern idare başarılı olmak arzusundaysa, güçlü bir ekonomiyi temin etmek mecburiyetinde. Zaten, en zor ve marifet gerektiren mesele güçlü ekonomiyi sağlamaktadır. Şu günlerde, Türkiye ve ABD arasındaki krizden kaynaklı döviz kurunda maksatlı olduğu aşikâr olan dalgalanmadan bağımsız olarak söylüyorum.

Öyleyse, soru şudur: Memur belediye mi, yoksa müteşebbis belediye mi gerekir? Bu soruya cevaben yapılacak olan tercih, bir şehrin istikbalinin başarı ve başarısızlık arasındaki konumunu da belirleyecektir. Müteşebbis bir belediyeyi var etmek ve yaşatmak için de Roma’yı yeniden fethetmeye lüzum yok. Müteşebbis bir belediyeyi tesis etmenin yolu belediyenin şirketleşmesinden geçiyor. Belediyelerin kanuni dayanaklarla birtakım şirketler kurmasından bağımsız olarak bir şirketleşme ruhuyla çalışan bir belediye modelinden bahsediyorum. O vakit belediye şirketler kurar ve piyasaya çıkarak para kazanmanın peşine düşer. Para kazanmak isteyen bir genç kişi, memur mu olur; yoksa, kendi işini kurmanın yollarını mı arar? İş yapmak, üretmek, yenilikleri getirmek ve bu farklılıklarıyla para kazanmak isteyen her kişinin ya da kurumun yolu müteşebbislikten geçer.  Böylelikle; kendi kaynaklarını yaratan, merkezden gelecek paraya muhtaç olmayan, güçlü bir ekonomiye sahip bir belediye var olabilir.

Belediyeler şirketler kurarak hem para kazanarak kendi öz kaynaklarını var etmiş hem de şirketler vasıtasıyla halka sağladığı hizmetleri en üst düzeyde yerine getirme imkân ve iradesine sahip olmuş olur. Dolayısıyla, belediyeyi altında başarılı şirketlerin çalıştığı ve markaların olduğu büyük bir holding olarak varsayarak idare etmek de müteşebbis bir belediyeyi mümkün kılabilir. Bu model bir bakıma, henüz çiçeği burnunda Cumhurbaşkanlığı sisteminin de ruhuna uygun düşüyor. Yeni sistemin adının ‘başkanlık’ kelimesi etrafında şekillenmesi; belediyecilikte (ya da Antik Yunan’a özgü şehir devletlerinde) idarenin belediye başkanı etrafında yapılanması arasındaki dikkat çekici benzerlikler ve paralellik önemsiz görülmemesi gereken bir ayrıntı.

Kategoriler
matbuat

Samsun’un İhtiyacı

Samsun’un gerçek manada neye ihtiyacı var? Yerel seçim maratonuna yavaş yavaş girilmeye başlarken önümüzdeki günlerde üzerinde düşünülmesi gereken en önemli soruların başında bu geliyor. Samsun’un ihtiyacı denilince sayılabilecek pek çok konu sıralanabilir. Eyyamcı çareler bulunabilir. Fakat bunlar hakikaten
Samsun’da medeni bir şehrin dirilişine ön ayak olabilir mi?
Samsun başta olmak üzere Türkiye’de yerel yönetimlerin cevabına en çok ihtiyaç duyduğu soru budur.

Samsun’un her şeyden önce esaslı bir hikâyeye ihtiyacı var. Samsun, kendi hikâyesine dönmeye ve yarım kalan hikâyesini taçlandırmalı. Böylelikle, Samsun hikâyesi Karadeniz’e bir nişan koyabilir. Bugün, Samsun’un da diğer yerel şehirlerin de en büyük ve esaslı meselesi özgün ve kimlik sahibi şehirlere dönüşememeleri. Ne yazık ki burada yazmak zorundayım ancak şehirlerimizi şahsiyet sahibi kentler olarak ihya, inşa ve imar edemiyoruz. Şehirlerimizi düzgün, kalkınan ve estetik kentler hâline getirebilmemiz için kendimizden başlamamız; akl-ı selim ve zevk-i selim insanlar olmamız gerekiyor. Çünkü kendimizi düzeltmeden yapılacak hiçbir iş doğru sonuca götürmeyecek.

Bir kent nasıl hikâye var eder? Hikâye en çok neye ihtiyaç duyar? Bir kent bir yandan kalkınırken, öte yandan medeni kalmayı becerebilir mi? Bir kent hem kalbi ve gözü doyururken hem de sâkinlerinin karnını doyurmayı sağlayabilecek bir zemini yan yana var edebilir mi? Bunlar basit gibi görünen esaslı ve adamakıllı sorular…

Samsun Büyükşehir Belediyesi eski başkanlarından Kemal Vehbi Gül’ün 2009 yerel seçim süreci zamanında dile getirdiği Samsun Holding projesi kanaatimce son yıllarda kalkınma anlamında gerilerde kalan Samsun’un bu yarasına merhem olabilir. Samsun Holding projesi aslında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şirketleşerek devasa bütçelerle kaliteli hizmetler üreten şirketlerle birçok hizmeti sağlamasına oldukça benzer bir proje. Hâlihazırda, Samulaş A.Ş. gibi Samsun’da belediye hizmetlerini yerine getiren şirketler var, diyeceksiniz. Evet, var ancak belediyenin şirketleşmesi hizmetlerin çeşitlenerek topyekûn yepyeni bir idari mantaliteyle birlikte gerçekleştiğinde bir anlam ifade ediyor. Yoksa, birçok belediye kanuni dayanaklarla şirketler zaten kurabiliyor. Dolayısıyla, yeni bir Samsun hikâyesi içerisinde Samsun’da kalkınma seferberliğini diriltecek, kenti kültürel bir merkez hâline getirecek ve bugünlerde en çok ihtiyaç duyulan özgün bir estetik gözle ihya edecek haysiyetli ve şahsiyetli bir yapılanma içerisinde bu şirketleşme hamlesinin olumlu sonuçlarını görmek mümkün olacaktır.

Samsun hikâyesine dair daha yazılacak çok şey var. Onlar da nasipse başka yazıların konusu…

Kategoriler
matbuat

Kıraathanede Yanlış Anlaşılan Ne?

Kütüphane fakiri bir ülke olarak kütüphaneleri kıraathaneye dönüştürme fikrinin pek doğru bir fikir olmadığını düşünüyorum. Biliyorum, kıraathane, kütüphanenin karşısında durmuyor. Fakat kıraathane ile kütüphane yan yana da durmuyor.

Kütüphane, malûm olduğu üzere Arapça’da k-t-b kalıbından türeyen bir kelime. Kısaca, kütüphane sözcüğü kitaptan türüyor dersek herhalde yanlış olmaz. Yani, kütüphane bir tür ‘depo’ ya da ‘koleksiyon’ ya da ‘arşiv’ gibi kelimelerin iklimine daha yakın bir yerde duruyor. Kıraat ise başlı başına okumak eyleminin ta kendisi. Dolayısıyla, kıraat evinde okumak/çalışmak meselenin merkezinde iken; kütüphanede işin özünde koleksiyonerlik
ve arşivcilik var.

Elbette, sözcükler gündelik hayatın içerisinde kendilerini sürekli yeniden var ediyorlar. Belki bu durumu öz yaratım gibi bir ifadeyle tarif etmek mümkün olabilir. Kelimeler gündelik hayatın akışı içerisinde yeni anlamlara bürünüyor; tabir-i caizse, kelimeler özleriyle ilintili fakat özlerinden başka yepyeni şahsiyetlere dönüşebiliyorlar. Bu durumu rezerv olarak bir kenarda tutalım. Fakat kıraathane meselesine dair meramımıza geçelim.

Bizde kuram ve kurumsallaşma Batı’nın aksine pek olmadığı için arşivcilik ve depolama anlayışı da bir lüks. Hiç yok demek de doğru değil. En azından, geleneksel kodlarla bize aktarılan böylesi bir alışkanlığımız olmadığını rahatça söyleyebiliriz. Bir kere kuram ve kurumsallaşma konusunda Batı’ya kıyasla daha mesafeli
olduğumuz için uzun ömürlü ve yerleşik çıktılar almamız daha zor olduğundan ötürü arşiv yapmaya ve depolamaya ne zaman ne de imkân bulabiliyoruz. Hâliyle
de bu alanlarda daha zayıf oluyoruz.
Amerika’daki ya da kıta Avrupası’ndaki üniversite kütüphaneleriyle yahut diğer ulusal kütüphanelerle Türkiye’dekileri kıyasa tâbi tuttuğumuzda ülkemizdeki kütüphanelerin zayıf kalması bundan.

Vaziyet böyleyken ve mevcut kütüphaneler hâlihazırda zaten araştırmadan çok ders çalışma alanı olarak kullanılan bir işlev kazanmışken mevcut kütüphaneleri kıraathaneye dönüştürmenin pek de mantıklı bir iş olmadığı fikrindeyim. Zaten aslında mevcut kütüphaneler kıraathaneye dönüşmüş olmayacak. Yalnızca gerçek bir kütüphane standartlarında işleyecek kadar dolu hâlde olmayan kütüphanelerdeki ders çalışma imkânları artmış olacak. Oysa kıraathane Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da konuşmalarında ifade ettiği üzere
mühim bir mesele.

Kıraathane mühim bir mesele fakat onu önemli kılan ne? Birincisi, kıraathanenin müdavimi olması gerekiyor. Müdavim demek bir yerin yerlisi, orayı bilen, oranın idâme edilmesini sağlayan kişi(ler) demek. Kıraathaneden beklentimizi yalnızca öğrencilerin ders çalışmasıyla sınırlı tuttuğumuzda, coğrafyanın bize lütfettiği imkânları ıskalıyoruz. Müdavim olmak için vatandaş olmak yeter şart olmalı! Elbette ki böyle fakat demek istiyorum ki kıraathanede yalnızca okumayı kendisine alışkanlık hâline getirmiş kimseler değil, herkes olur ve sözlü kültürü yaşatır.

Tebriz’de sokakta bir adam Hafız’dan, Şems’den şiirler okuyabiliyor. Çünkü akışkan olan kültür, Doğu’ya özgü bir biçimde şifahi bir şekilde dilden dile orada aktarılabilmiş. Kıraathanenin meselesi budur. Akşam gezmesine çıktığımızda kafeye değil, kıraathaneye gitmeyi de düşünecek hâlde açamıyorsak kıraathaneleri boşa kürek çekiyoruz demektir.

Kategoriler
matbuat

Var Olmak

Necip Fazıl, Bahriye Mektebi’nde son sınıfı bitirememiş ve okuldan ayrılmıştır. 1924 yılında ilk kez Maarif Vekaleti tarafından başarılı lise ve üniversite öğrencileri Avrupa’ya gönderilecektir. Necip Fazıl, açılan sınavı kazanarak Paris’e gidecektir. Daha sonra aynı sınavı kazanarak Avrupa’ya gidecekler arasına Nurettin Topçu da katılır. 1928 yılında Nurettin Topçu da Paris’tedir. Necip Fazıl, Sorbonne Üniversitesi’nde Felsefe bölümüne girer ve burada Avrupa felsefesinin manevi sözcüsü Henri Bergson’la tanışır. Nurettin Topçu ise Strazburg Üniversitesi’nde Felsefe bölümünde başladığı doktorasını Sorbonne’da bitirecek ve Fransa’da lise yıllarından tanıdığı Maurice Blondel’le bizzat tanışacaktır. Nurettin Topçu’nun doktorası Konformizm ve İsyan (İsyan Ahlâkı) Sorbonne Üniversitesi’nde Türkiye’den birisinin hazırladığı ilk doktora tezi olacaktır. Nurettin Topçu’nun düşüncesinde Blondel’den esinle kavramsallaştırdığı ‘hareket felsefesi’ merkezde olacaktır fakat Nurettin Topçu’da Bergson felsefesi de Türkiyeli her Müslüman düşünürde olduğu gibi oldukça önemli bir yer tutacaktır.

Nurettin Topçu gibi bir düşünce insanının hayatı her fikir işçisi gibi ıstıraplı ve zor geçecektir. 6 senelik Paris yıllarını bitmek tükenmek bilmeyen bir sebat ve çalışkanlık içerisinde geçiren Topçu, Türkiye’ye geldiğinde yalnızca özgün fakat statik bir fikrin kurucusu değil, aynı zamanda aksiyon tarafı çok güçlü yepyeni bir Anadolu hareketinin fikir babasıydı. Ancak 1935’de Galatasaray Lisesi’nde başlayan felsefe öğretmenliği ne yazık ki emrivaki tayinlerle tam 39 sene vefatına dek devam edecekti. Bu yüzden, Nurettin Topçu ismi bende her yankılandığında aynı his kaçınılmaz olur vâki olur: Topçu gibi bir düşünce insanının derslerine girme imkânı bulan lise öğrencileri için sevinir ve onları imrenerek düşünürüm. Öte yandan, Nurettin Topçu gibi bu topraklara ait olma bilincini iliklerine kadar sıkı sıkıya hisseden bir fikir insanının, ömrü boyunca lise öğretmenliğine mahkûm eden Türkiye gerçeği, bilhassa da tek parti döneminin zihniyeti karşısında öfkelenirim.

Necip Fazıl ise Sorbonne’daki Felsefe tahsilini bırakmak zorunda kalır. Herkesçe malûm Paris’teki bohem hayatı ve kumara düşkünlüğü bursunun kesilmesine ve Necip Fazıl’a Türkiye’ye geri dönüş yolunun açılmasına sebep olur. Necip Fazıl’ın kendi kelimeleriyle O ve Ben’de anlattığı bir Paris: “Kadını, kumarı, içkisi, bohem hayatı, şüpheci felsefesi, sara nöbetleri içinde sanatı; çözmeye çalıştıkça dolaşan ve büsbütün meseleleriyle Paris… Kâbus şehrindeki hayatımı anlatmaya hicabım ve İslami edebim manidir.” Seyyid Abdulhakim Arvasi’nin dergâhında kendini buluncaya dek Necip Fazıl’ın bu karmaşası devam eder. Dile kolay, Necip Fazıl Kısakürek deyince ‘hayatı şiir olan’ bir adamdan bahsediyoruz. Kaldırımlar, Otel Odaları, Kadın Bacakları üstâdın hep Paris günlerine ait şiirleridir. 78 yaşında elinde sigarası son nefesine kadar bu şiir yazılmaya devam etmiştir. Halkında karşılık bulan bu şiir karşısında hiçbir iktidar galip gelememiştir.

Elimde yıllar sonra yeniden Nurettin Topçu’nun dergilerdeki makalelerinden derlenmiş olan Var Olmak kitabı… Hallâc-ı Mansûr’dan aldığı feyzle “Varlıklar arasındaki ayrılıklar zahirîdir; varlık birdir.” şeklinde varoluşu anlatan Topçu, “İnsanlar arasındaki başkalıklar, aynada görülen hayal gibi aldatıcıdır; insan birdir. Bir milletin fertleri, aynı vücudun organları olduklarını, aynı iradenin emrinde bulunduklarını unuttukları zaman millet yıkılır.” İfadeleriyle toplumsal varoluşu sürdürebilmenin de sırrını açıklıyor.

Birbirinden ayrı zıt kutuplarda iki farklı karakter ve bambaşka iki ‘var olma’ hâli. Topçu’nun kökü çok derinlerden gelen cümleleri yalnızca vaaz etmiyor, Türkiyeli her insana bir ahlâk formu beyân ediyor. Bu ahlâk, ahlâkçı olan değil her şeyden önce ahlâklı bir duruştan tecessüm ediyor.

Kategoriler
matbuat

Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin Vaatleri

Cumhurbaşkanlığı sistemi her anlamda siyaseti dinamikleştirecek. Türkiye siyasetinin daha çok denklemli, heyecanlı ve ihtimallerin fazla olduğu bir döneme Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte giriyoruz. Her ne kadar siyaseti seven bir toplum olsak da siyasetin hayatın gerçekliğini doğrudan etkilediği bir toplum için bu denli hareketlilik toplumun kaldırabileceği bir durum olacak mı?

Aslına bakılırsa, yeni sistemin en büyük vaadi istikrar ve icranın güçlü olduğu bir sistemde halkın seçtiği liderin politikalarını vesayet yapılarına takılmaksızın uygulamaya koyabilme imkânı. Şu anki mevcut durumdan bu durumun en büyük farkı yalnızca tek bir Cumhurbaşkanı seçilmeyecek olması. Cumhurbaşkanı
seçmek demek bakanlardan bürokratlara, kaymakamlardan valilere kadar binlerce kadroya gelecek kişiyi seçmek manasına da geliyor.
Bütün bu hacimli değişimin denetleyici asli unsuru ise beş senede bir yapılacak olan seçimlerde milletin ta kendisi olacak.

Yeni sistemin aslında en tartışılabilir yanlarından bir tanesi ülkedeki kutuplaşmayı artırabilme ihtimali. Hâlihazırda kutuplaşmaya ve taraf seçmeye meyyal toplumumuzda, yüzde 50+1 usulüne göre bir seçim yapmak biraz riskli. Rakamsal olarak birbirine karşı iki eşitin ufak farklılıklarla birbirinden ayrılması ufak değişimlere değil, büyük değişimlere sebep olacak. Sadece Cumhurbaşkanlığını kazanacak kişiyi değil, ülkenin bütün bir yöneten çatısını galip gelen Cumhurbaşkanı ekseninde belirleyecek. Bu durumun iyi tarafı şüphesiz icranın hızlı yapılabilecek olması. Futbol takımının
başına teknik direktör getirmektense, hâlihazırda kadrosu oturmamış takıma liderlik edecek bir hocaya karar verip ondan kendi bildiği futbolculardan takımını kurmayı istemek elbette çok daha isabetlidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni sistemin en çok bu yönünü önemsiyor diye düşünüyorum. Çünkü bir an evvel harekete geçmek, birtakım icraatları en kestirme ve anlaşılır şekilde gerçekleştirmek istiyor. Eski Türkiye’den kazanım olarak görülebilecekleri muhafaza edip ‘yük’ olarak kalanları bırakarak, gelenekle ve Doğu coğrafyasıyla gerçek manadaki râbıtaları yakalayarak bir ‘öze dönüş’ arzu ediyor. Öze dönmek normalleşme anlamına geldiği kadar ‘küllerinden doğma’ ve ‘altın çağlarda olduğu gibi yeniden şahlanma’ kodlarını da taşıyor.

Cumhurbaşkanlığı sistemine, özellikle yürütme ve yasamanın birbirinden ayrı organlar olacak olmasından ve birtakım dengelerin daha hassas olmasından dolayı pek müspet bakıyorum. Yani, halk, iki ayrı kuvvet belirleyecek. Özellikle İttifak Yasası’nın çıkmasıyla 24 Haziran’dan sonra şekillenecek TBMM’de çok daha fazla temsiliyet sağlanacak olması önemli. Belki henüz seçimler tamamlanmamışken yorumda bulunmak doğru değil ama 24 Haziran’dan sonraki tabloda en büyük tehdit altında olan Cumhuriyet Halk Partisi olacak. Gelecek aylar için merak ettiğim sorulardan bir tanesi CHP’nin ana muhalefet olarak kalıp kalamayacağı. İyi Parti burada CHP’ye karşı kendini güçlendirecek bir hareket yapabilir mi? Özellikle söylem bazında kurulacak muhalefet söylemi 24 Haziran’dan sonra bu potansiyele sahip fakat tamamıyla gösterilecek performansa bağlı olarak muhalefetin başını kimin çekeceğini belirleyecek. CHP’nin aksine İyi Parti’nin tam olarak bir merkez sağ partisi olamasa da merkez sağın birçok küçük unsurunu barındırdığını unutmamak gerek. Hükümet eden tarafında ise yeni sistemde Cumhurbaşkanı’nın yalnızca kabineyi değil büyük bir iş yapma kadrosunu oluşturacak olması bir reorganizasyon dönemi anlamına gelecek. İster istemez 1930’larda Şevket Süreyya Aydemir’in teorisini yazdığı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibilerin başını çektiği Kadro hareketi de akıllara geliyor. Tek parti döneminin aksine bugün seçimler olsa da yine de bir liderin etrafında şekillenecek ciddi bir kadro olacak. Bir dergi olarak Kadro’nun kuruluşunu bizzat Mustafa Kemal istemişti. Şevket Süreyya’nın Kadro Hareketi için yaptığı ideologluk sıfırdan bir üretimden çok hâlihazırda olanı teoriye dökmekti. Çevrenin muhafazakârlığıyla yeni sistemde gelecek olan yönetici kadrolar bir Kadro Hareketi’nden çok Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye’sini kuracak kişiler olarak var olmalı. Tek parti döneminde yapılan hataları iyi bilen ve tenkit eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, bana kalırsa kendi ekibini “yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek” dünyadan vazgeçmiş kişilerden kurmayı düşünüyor.

Kategoriler
matbuat

Şehrim 2023

Şehir üstüne konuşmayı, düşünmeyi ve hayâl etmeyi seviyorum. İtiraf etmeliyim, Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’iyle tanıştıktan sonra kent üstüne bütün meşguliyetler, aynı zamanda yüzde bir tebessüm de bırakan bir keyif hâline dönüşebiliyor. Ak Parti’nin Şehrim 2023 projesine birkaç ay öncesinde denk gelmiştim. Geçenlerde biraz daha detaylarını öğrenme imkânı buldum. Çiğdem Karaaslan’ın öncülüğünde gerçekleşen bu proje gerçekten bir ihtiyaç. Otobüslerin şehirleri dolaşarak alacağı geribildirimler, farklı fikirler önerileri ve işin masa başı
mesaisi çok güzel.
Doğrudan esnafla, meydanla, sokakla konuşmak aslında bir şehir tahayyülü meselesinin özüdür.
Ancak pratikte her zaman çok efektif olmayabildiğini de unutmamak gerekir.
Tabi, bazı eksikliklerin tespiti ve giderilmesi, hatta yeni projelerin geliştirilmesi için de Şehrim 2023 projesinin otobüsleri şehirlerin geleceğine uzun vadeli projeksiyon tutacaktır.

Bense bu vesileyle Kent ve şehir aynı anlama gelen eş anlamlı
sözcükler mi?
Hiç sanmıyorum. Şehir Farsça’dan geliyor; kent ise mazisi Orta Asya’nın 9. yüzyılına dek uzanan ve bugün çoktan kaybolmuş Soğdca. Her iki dil de son kertede İran menşeili. Fakat ‘şehir’ lafzı nedense bu coğrafyada kültürel olarak daha çok sahiplenilmiş ve kullanılmış. Bugün, ‘şehir’ kelimesinin ‘kent’e kıyasla daha yerli bir çağrışım yapması bu sebepten olsa gerek.

Yaşadığımız şehirler, güzelliğiyle ve çirkinliğiyle aslında orada olana ve olmayana dair bir gösterge olma özelliği gösteriyor. Binalar, köprüler, meydanlar sadece zahirlerinden ibaret değil. İşte, Görünmez Kentler’den bir Mostar Köprüsü pasajı:

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

“Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han.

“Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi,” der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre düşünür. Sonra ekler:

“Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.”

Marco cevap verir:  “Taşlar yoksa kemer de yoktur.”

Öyleyse, şu çıkarımlarda bulunabiliriz. Bir kenti ve toplumu taşıyan her şeyden önce bütün unsurlarının yarattığı ahenktir. Tıpkı, Mostar Köprüsü’nde olduğu gibi kilit taşı bütün köprü için hayati öneme sahip bir tek taştır.  Bir kent yahut bir toplum tek bir parçasıyla var olmadığı gibi kendisi için önemli bir unsur yok olduğunda da aslında her şeyini kaybetmiş olmaz. Kent yaşamaya devam eder. “Kemerin kavsi”nin var ettiği ahenk şehrin ritmidir, soluğudur, bıraktığı estetik izdir. İmparatorlar çoğu kez o düzenin, nizamın ve ‘yolunda giden işlerin’ peşindedirler. Bütün gürültünün arkasında son kertede bu istek, bu arayış vardır. Tıpkı, Marco Polo’nun anlattıkları karşısında Kubilay Han’ın “Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.” haykırışı gibi… Her hükümdar meselenin özünü kavramak ister. Onu en kestirme ve direkt
yoldan çözmek ister. Marco Polo ise imparatorların bilmediği sırra vakıftır. Taş bir köprüyü var eden bütün unsurlarıdır.
Bütün taşların var ettiği ahenk bir kemerin kavsinin vaat ettiği güzelliği var edebilir.

Şehirlerimizi bir şiirin sembollerini döşer gibi kurmalıyız. Bugün, sembollerle var olan kentlerde değil, ne üzücü ki ezberlerle var olan kentlerde yaşıyoruz. Bu durumun ne tek bir müsebbibi var ne de tek bir sebebi… Kalkınma ihtiyacı ve arayışı çoğu kez bizim için anlamı var eden sembolleri lüks kılıyor. ‘İdeal şehir’ üzerine konuşurken sokakla konuşmanın en büyük riski burada. Maişet motorunun çalışması için gelebilecek fikirler bizim ideal kentimizi bulmaya dair yeterli olmayabilir. Sokak elbette önemli ve Şehrim 2023 projesinde sokağın ötesi de düşünülmüş. Ancak yine de projenin beslenebilecek, gelişebilecek çok tarafı olduğunu düşünüyorum. Şehrim 2023 gibi bir proje, bir arzu, bir arayış tek başına beni heyecanlandırmaya yetti. Geleneğin ve fantastik olanın mezcettiği, hikâyeye imkân açılan dokunuşlara da ihtiyaç hissediyorum.

Kategoriler
matbuat

Yeniliğe Doğru

Yeni olana çoğu zaman şüpheyle bakmaya eğilimliyiz. Bu bakış doğal. Yeni, her şeyden önce risk manasına geliyor. Mevcut olanın en azından test edilmişliği, ağır aksak da olsa ayakta kalacak kadar sağlam olması ve her şeyin ötesinde risklerden uzak konfor alanı var.

Bizde hatırlanan geçmişin ilk ‘yeni’si, Sultan III. Selim’in yeni nizamıydı. (Nizam-ı Cedid) Sonra, Tanzimat bir devir olarak büsbütün yeninin hayata nüfuz ettiği bir zaman oldu. Aynı zamanda, yeni olana itiraz olsa da artık yeninin vazgeçilemez hâle geldiği bir başlangıçtı da Tanzimat.

Edebiyat da sürekli bir öncekinin üstüne kendini koyarak, bazen anti-tezini üreterek yenilendi. Tanzimat’tan bu yana Türkiye’de edebiyat sürekli bir nefes arayışı, yenilik arayışı içerisinde varlık gösterdi. Yeni, bizatihi tek başına bir kavram olarak edebiyatta haklı bir iddianın ve daha iyinin savunusu oldu. Servet-i Fünûncu’ların şiirin ‘göze’ değil ‘kulağa’ hitap etmeli yorumu Edebiyat-ı Cedîde başlı başına bir ‘yeni edebiyat’ çağrısı yapıyordu. Sonralarda, dolaylı bir şekilde yenilik imkânını içinde barındıran Fecr-i Âti; Yeni Lisan Hareketi’nin şiirde ‘hece’nin merkeze geldiği ve yabancı etkilerden uzak bir Yeni Türkçe’yi, hatta İstanbul Türkçesi’ne hayat veren bir hareketler. Elbette, bir de geçmişe nazire yaparak var olan İkinci Yeni var. Edebiyat için hakikaten hiç alışılagelmediği kadar yeni unsurları bir araya getirmemiş midir? Fakat başta da dediğimiz gibi yeni olan risklidir de. İkinci Yeni, nefesi ve dünyaya bakışı pek güçlü ancak hep tamamlanmamış bir hareket hissi bırakan bir yenilik olarak kalmıştır. Bana kalırsa böylesi bir risk, göze almaya değer. İkinci Yeni özelinde böyle bir riskten bahsetmek gerekirse, sonuç itibariyle Türkiye’de şiirin serbest alanının gelişmesine yaptığı katkı kendisini de aşacak boyuttadır.

Son iki yüz yıla dair bu yenilik arayışından edebiyat kadar bahsedebileceğimiz diğer bir alan da elbette siyaset. Zaten siyasetin alanı da edebiyatın alanı da ‘yeni bir iddia’da bulunmak, ‘yeni bir hareket’e kalkışmak için son derece elverişli alanlar. Bereket o ki bizim topraklar mümbit. Her iki sahada da da bu anlamda pek çok ‘yeni iddia’sı var. Edebiyatta aranan yenilik biraz daha keyfi ve zevk çerçevesinde şekillenirken; siyasetteki yenilik içinde mecburiyetleri, heyecanları ve daha görünür riskleri içinde barındırıyor.

24 Nisan referandumunda oylanan ve bayram sonrası gerçekleşecek seçimlerle beraber de tamamıyla uygulamaya geçecek olan yeni sistem de bütün imkânları ve riskleriyle Türkiye’yi bekliyor. Ben, denge mekanizmalarının çok farklı türlerde ve şekillerde olmasından dolayı yeni sistemle siyasetin dinamikleşeceğini düşünüyorum. Öte yanda, her bilinmeyen alan gibi konfor alanının karşısında bir bilinmeyen, daha önce denenmeyen riskli bir yol. Tabi, eskinin konfor alanının olmadığı da çokça dile getirildi. Parlamenter sistemin krizleri zaten tartışma götürmeyecek açık vakıalar. Bu anlamda, eskinin konforundan söz etmek mümkün olmasa da herkes bir şekilde iyisini kötüsünü biliyordu. Şimdi, siyaset, Türkiye için
önemli bir yeniliğe gebeyken, yeni Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ciddi imkânlar, özellikle hız ve hamle konusunda mümkün
. Zaten, her risk içinde büyük imkânlar, umulmadık ilerlemeler ve elbette risk olmanın ağırlığını barındırır.

Kategoriler
matbuat

Roman ve Sinema

Roman ve sinema aslına bakılırsa sıkıntılı, fazla bulaşılmaması gereken, az biraz da tehlikeli iki alan. Ortak noktaları kurgusal ürünler olmaları. Kurmacaya muhtaçlar. Hâl bu olunca tehlikeli bir silaha dönüşmesi pek olası. Hele muhatabı, yani okuyucu ya da seyirci, karşısında yeteri kadar savunma aracına sahip değilse daha da fena. Roman da sinema da modern şeyler. Modern zaman oyuncakları… Büyükler için tasarlanmış, mahiyeti oyuncak olmaktan çıkmayan ancak gerçekleri üzerinden birebir tasarlanmış ve biraz da pahalı maketler var ya, işte onlar gibi.

Sebepleri aynı mıdır bilmiyorum fakat romana yönelik hislerim konusunda yalnız da sayılmam. Mesela, Cemal Süreya, Paul Valéry’nin roman okumayı ‘zaman kaybı’ olarak gördüğünü ve anı okuduğunun söylentisini anlatır. Sadece ‘zaman kaybı’ meselesi değildir, mutlaka bu hissiyatı yaratan altında başka bir sebep vardır. Yine, Ahmed Arif’in “Roman yazmak hamallıktır” dediğini aktarır. Katılmamak mümkün mü? Kendi payıma değil. Şairler, öze doğru, üstünden bütün yükleri atarak en çıplak hâliyle hakikati aşikâr etme derdindeyken; romancı türlü oyun çevirir, gizi ve tanrısal hakikati gizleyerek kendi hakikatini muhatabına dayatır.

Tehlike burada başlar. Romancının oyunları karşında acemi bir oyuncunun kendi gerçekliğini romancının hakikati üzerinden kurmaya başlaması içten bile değildir. Okuyucu bunu bazen gönüllü olarak yapar. Romanda, hayatın içinde
bulamadıklarını ya da bulamayacağını düşündüklerini bulur. Kendini yapaylık ve sahtelik üzere koyverip bir simülasyonu deneyimlemeye başlar. Bazen ise farkında bile değildir ve bir gün dünyaya romancının gözlerinden (de) bakmaya başladığını ansızın fark eder.
Etmeyebilir de. Bütün bunlar romancının kim olduğuna bağlı olduğu kadar muhatabının romancı karşısında ne kadar hazırlıklı ve cephaneli olduğuna da bağlıdır.

Ve tehlike devam eder. Gazete tefrikalarıyla sanayinin var olmaya başladığı, demirin ve kömürün insanlık için önemli olmaya başladığı zamanlarda ilk kez görünen romanın bir süre sonra çizgi romanı da var etmesi sürpriz değil. Çünkü kandırılmaya
gönüllü okuyucu, aynı zamanda görmek de ister. Harfler inanmaya yetmemektedir. Görsellik, kurmacaya yeni bir duyu ile yeni bir silah kazandırır.

Bu saatten sonra tehlike değil azalmak daha da pekişecektir. Çünkü kurmacayı kâğıt üstünde görmek de yetmez. Canlı bir şekilde görmek ve duymak gerekir. Atmosfere ihtiyaç vardır. Atmosfer ne kadar iyi olursa hikâye o denli az tökezleyecek ve seyircinin seansı o kadar kusursuz olacaktır.

Romancının ya da film yönetmeninin hakikatini ne yapayım? Bütün detaylarıyla bizatihi tecrübe edilebilecek canlı hikâyeyi, yalancı bir atmosfere neden tercih edeyim? Başkalarının hakikati benim hikâyeme elbette değer katabilir fakat bu dümdüz bir şekilde ilan edilirse.

Kategoriler
matbuat

Seçimin Tek Galibi

Aslında görünen 24 Haziran seçimlerinin mutlak bir galibi olması zor görünüyor. Çünkü rakamlar birçok şeyi açıklamaz. En sonda söylenecek olanı başta söyleyelim. Gelinen noktada, 24 Haziran günü birinci turda Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesi önünde hiçbir engel yok. Böyle de olacaktır diye düşünüyorum. Ancak Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesi siyasetin dinamik ve çok senaryolu hâle geldiği yeni sistemde geleceğe dair yalnızca aşikâr olan bir ipucundan ibaret.

‘Erken seçimin olmayacağı’ söylemi Türkiye gibi günlük hissiyatı güçlü olan bir ülkede çoktan yerini ‘erken’ bile denilemeyecek kadar ani bir seçim tarihi açıklanmasıyla unutuldu. Seçim tarihi, yalnızca Cumhur İttifakı cephesinde bir bocalama ve panik yaratmadı. Ak Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımı zaten her an seçimlere hazır olacak şekilde tabanda bir dinamizm ve dirilik muhafaza etmek. Ayrıca, Ak Parti’nin bir seçim havasında bütün illerde ve İstanbul’un büyük ilçelerinde kongrelerini tamamladığını ve aslında gizli bir seçim maratonu yürüttüğünü görmek zor olmasa gerek.

Öte yanda, muhalif cephede aday belirleme süreci henüz bitti diyebiliriz. Hiçbir şekilde birinci turda bir çatı aday formülünün Türkiye sosyolojisinden hareketle muhalefet için iç açıcı olmayacağı durumundan hareketle, 24
Haziran seçimlerini heyecanlı ve öngörülemez kılacak tek bir ihtimal vardı. Abdullah Gül’ün Saadet Partisi’nin adayı olarak deklare edilmesiydi. Eğer öyle olsaydı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması mümkün olabilirdi.
Yine, Halkların Demokratik Partisi’nin Selahattin Demirtaş tercihi özellikle İstanbul’da muhalefet oyları arasında rakamsal değişiklikler yaratacaktır. Ancak son kertede yine Cumhurbaşkanlığı seçiminde birinci turun yüzde 50 eşiğinde şu şartlarda belirleyici olacak HDP değil, Kürt seçmenlerin temayülünün ne yönde olacağıdır.

Muharrem İnce, Kemal Kılıçdaroğlu’nun pek naif ve son derece demokratik görünen tavrıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı olarak ortaya çıktığı görülüyor. Kılıçdaroğlu’nun yaptığı takdire şayan mıdır? Bilmiyorum, çok başka boyutlarıyla bu konu tartışılabilir hacimde. Evet, görüntü güzel fakat demokrasi ve saygı gibi kavramlar böyle imiş gibi görünseler de esasında bu değil diye düşümüyorum. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi’nin göstereceği adayın son kertede bir önemi olmayacaktı. Yalnızca seçimlerde alınacak CHP oylarını ileri ya da geri yönde oynatacaktı. Bence, 24 Haziran günü CHP için kritik soru meclis seçimlerinde parti olarak alınacak oy mu yoksa, Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin mi daha fazla oy alacağıdır. Soru kritiktir çünkü olası muhtemel bir sonuçta Cumhuriyet Halk Fırkası’nın başına Muharrem İnce’nin geçmesi kaçınılmaz görülüyor. Gerçi bu durumda milletvekili olması artık mümkün değil ancak hâlihazırda aynı durum Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu için de geçerli. Pek âlâ o şekilde genel başkan olmasında bir engel görünmüyor.

Muharrem İnce yaptıklarıyla, söyledikleriyle, enerjisiyle ve muhtemelen çokça eleştirilecek karakteri ve hayat tarzıyla çok tartışılacak ve merkez solda ateşleyici olacaktır. Kendi seçmen aralığında yarattığı coşkuyla da kemikleşmiş mevcut Halk Partisi oyunu artıracak gibi görünüyor. Aynı zamanda, Meral Akşener’in CHP’den çalabileceği oylar Muharrem İnce tercihinden sonra azalacaktır.

Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan için 24 Haziran seçimleri de iyi düşünülmüş, çalışılmış, hazırlanmış bir tarihi seçim olacak. Fakat İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in bahsini ayrıca açmak gerekir. Meral Akşener rüzgârı uzun zamandır esiyor ve 24 Haziran seçimlerinde bir parıltı gibi yanıp sönen bir hikâye olacağını düşünenlerden değilim. Özellikle İyi Parti aldığı oy ve mecliste elde edeceği sandalye sayısıyla Türkiye siyasetini muhalefetten yönlendirecek akıl olacak düşüncesindeyim. Özellikle de bu vaziyette seçim sonrası normal gidişatta Meral Akşener’in kurduğu söylem belirleyici olacak. İşi kolay değil fakat bugün siyasette Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kalibresine yaklaşan ve üst perde siyasetini okuyabilen tek kişi o görülüyor.

Kategoriler
matbuat

GÜLSAN Çirkinlik mi?

Kent üzerine konuşmak hayâl kurmaktan bağımsız olamaz. Kent üzerine düşünmenin ve hayâl kurmanın düğümlendiği bir çelişki estetik görünen ve kalkınan bir kenti bir arada tutabilmenin zorluğudur. Çünkü hâlen üstümüzde fazlasıyla tesiri olan 19. yüzyıl tekniği bize şunu söyler: Kalkınmak gerekir ve gerçekten de bir ihtiyaçtır. Kalkınma yolunda yoksunlaşmak pek iyi bir şey olmasa da nihayetinde teferruattır.

Bu coğrafyada, 19. yüzyıl tekniği Sultan II. Abdülhamit döneminde kurumsallaştı. Tekniğin dünyasının önceki izleri II. Abdülhamit gibi bir siyasi liderin elinde sistemleşti. Dönüşen dünyanın paradigmasına direnebilecek yerli bir hareket noktası yoktu. 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı birikimi böylesi bir yerli paradigmaya nefes verebilecek unsurların bir araya geldiği zamanlardan değildi. Şüphesiz, tekniğin dünyasının temelinde kalkınma ve ticaret vardı. Sultan Hamit, 19. yüzyıl biterken bu yeni tekniğin dünyasının icap ettiklerini tatbik etmeyi başardı ve yeni dünyanın ruhu bu toprakların hamuruna katılmış oldu.

Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz’ın ‘makyajlı kent’ düşüncesi ilk önce iyi görünse de yolun sonunda ne hikâyelerle dolu hakiki bir kent ne de işleyen ve kalkınan bir kent var edebilir. Yusuf Ziya Yılmaz’ın riyasetinde estetik kaygı taşıyan birisi olduğunu hep gözlemledim. Estetiğe
inanıyorum fakat estetiği bir kentin içindeki hikâyelerin var ettiğini ve doğal yollarla oluştuğunu gayet iyi biliyorum
. Bir kadın düşünün ki güzelliği Allah vergisi, dünyaya gelmesiyle mündemiç olsun, bir de makyaja muhtaç olsun… Yani, demek istiyorum ki bir kentte estetiği var etmek için idarenin yapması gereken nitelikli imkânlar yaratmaktır.

Ayrıca, Samsun’un son yıllarda kalkınması noktasında dillendirilen türlü söylentiler, somut görülen gerçekler, sokakta insanların söyledikleri, belediyenin yüklü bir borç altında olduğu gibi birtakım tespitler var. Samsun’un yakın geçmişinde Kemâl Vehbi Gül’ün riyaset ettiği dönemlerde, Samsun bütün Türkiye’de kalkınmasıyla örnek gösterilen bir şehirdi. Öte yandan, sonralarda bu dönemler de özellikle kalkınma sevdasıyla estetiğin göz ardı edildiği ve Samsun’un betonlaştırıldığı yönünde ciddi ve önemli eleştiriler de çokça dile getirildi. Benim kanaatim, bu eleştiri bir taraftan doğrudur, Vehbi Gül’ün imarcı ve kalkınmacı karakterinden kaynaklanmıştır. Fakat öte yandan bu durumda, Demirel ve Özal’lı o yılların bütün Türkiye için imar, kentlileşme ve sanayileşme yılları olmasının da bu durumda payı vardır.

Konunun merkezine dönersek, Kemâl Vehbi Gül tarafından o yılların Samsun’un kıyısına kurulan ve bugün şehrin göbeğinde yer alan GÜLSAN, bugün daha çok ‘esnafın mağduriyeti’ şeklinde dile getirilen yüzlerce hikâyeyi içinde taşıyor. Modern bir şehir büyüdükçe şehri besleyen, iktisadi kalkınmayı sağlayan üretim alanlarının şehrin içerisinde kalması da kaçınılmaz. İstanbul’da bunun birçok örneği var. Otomobilden mobilyaya kadar bütün sanayi siteleri İstanbul’un ortasında. Buna mukabil, şehri ve bütün Türkiye’yi besleyen ‘ağır sanayi’ alanları ise Gebze’de. GÜLSAN, Tekkeköy’deki Organize Sanayi Bölgesi’nde olduğu gibi ağır sanayi alanı değil. Bunun manası, GÜLSAN’ın insanların sürekli gündelik ihtiyaçlarının temin edildiği bir alan olduğu ve kent merkezinden kopuk olmaması gerektiği. İstanbul’da Maslak Oto Sanayi tam da böyle bir alan. Bir yandan şehri besleyen ve kentin gündelik ihtiyaçlarına cevap veren, öte yandan İstanbul’un en önemli iş merkezlerinin ortasında olmanın sorumluluğunu taşıyan ve bu şekilde dizayn edilen…

Şehir, yaşayan bir organizma. Cumhuriyet Meydanı, Mecidiye, Çiftlik, Site Camii, GÜLSAN gibi yerler Samsun’un hikâyelerini var eden, gelenekle irtibat kuran dinamiklerin işlediği mekânlar. Üstelik, GÜLSAN bugün Toybelen mevkiine taşınsa yarın şehir daha da büyüdüğünde taşınan sanayi sitesi aynı durumda olmayacak mı? Yapılması gereken yalnızca alan açmak, basiretli bir akılla müdahale etmeksizin bir kurgu dizayn etmek ve hikâyelere imkân vermektir.

Kategoriler
matbuat

Edebiyat Ne İşe Yarar?

Edebiyat denildiğinde üç şey düşünmek gerekir: Birincisi, akla en çok gelen yazı üzerinde kendini var eden, asırlarca birbirine eklemlenerek gelişen ve dönüşen tarihi olan bir alem. İkincisi, üniversitelerde birtakım tahlillere mahkûm edilen bir tür analiz işi. ‘Şair burada ne demek istemiş olabilir?’ gibi lüzumsuz bir suale aranan cevapların makaleleştirildiği, bir romanın teferruatlı bir şekilde analiz edilerek okuyucu sözü üzerine söz söyleme çabalarına giriştiği gibi benim asla anlam veremediğim, Ahmet Haşim’deki ‘biriciklik’ unsurunun ve keyifin yok edildiği bir akademisyenlik. Edebiyat deyince üçüncü düşünülmesi gereken ise bizatihi hayatın içerisinde kendine var olma imkânı bulan, kimilerinin pek imkân verdiği kimilerinin boğazına yapıştığı, görenleri tebessüm ettiren fakat görmeyenlere de gayri ihtiyari tesir edebilen hayatın ta kendisi.

Zaten edebiyat olarak isim verdiğimiz saha bir bakıma bir toplumun görünen ve görünmeyen yüzlerinin yazılı metne yansımasından ibarettir. İlk anlamıyla tarihsel birikimini var eden edebiyat aslında sınırlıdır. Yalnızca yazıya geçebildiği ölçüde, neşredilmeyi hak edecek kalitede üretilebildiği kadarıyla bir toplumu yansıtabilir. Öte yandan, toplumun içinde edebiyat sokakta, kahvede, takside, kitapçıda, çarşıda ve aslında kentin her yerinde sürekli tedavüldedir. Çevrimdışı olmaksızın hikâye devam eder. Mürekkepsiz hikâyeler yazılır ve kayda geçemeden birçoğu unutulur gider.

Aslında pek bir işe yaramaz. Sıradan bir şekilde hayatın akışı içerisinde pek âlâ edebiyata muhtaç olmadan da yaşanabilir. Fakat gel gör ki dirim kısalığını ve faniliğini göğsünde taşısa da herhangi bir şeye indirgenemeyecek ve tekdüze olamayacak kadar da kompleks. Vaziyet bu olunca, edebiyat gibi unsurlar da içinde kendini var ediyor. Dünyanın ilk alegorik metinlerinden olan İbn-i Sina ve İbn-i Tufeyl’de farklı biçimlerde ortaya çıkan Hayy bin Yakzan‘ın sonunda da söylendiği ‘ince zar’ metaforu gibi edebiyat da hayatın içerisinde ince bir zarla perdelenmiş. Zarı yırtmasını bilen dışarıdan görünenin ötesini görüyor, başka anlam dairelerine ulaşıyor.

Samsun’lu hece şairi merhum Cemal Safi’yi anmak gerek. Bizim toplumumuzda hece şiiri her zaman halkımızca daha çok tutulur ve belleklere kazınır. Edebiyatımız da böyledir. Divan’dan beri farklılaşan ölçüler hep olsa dahi ölçü hep esas olmuştur. Modern serbest şiir çoğunlukla ilgilisine hitap etmiştir. Öte tarafta, serbest şiirin alanında yazıp çizen fakat o tarihsel hafızayı diri tutan İsmet Özel gibiler de bir sürü insanda karşılık bulabilmiştir. Şiirde kâfiye aramak anlamı çok kez öldürür. Hece ile şiirde sesi sürekli canlı tutup anlamı öldürmemek tam bir kabiliyet işi olmuştur. Cemal Safi bu kabiliyetin en güzel örneklerini yazdı. Anlamı öldürmek bir tarafa, hece ölçüsünün rüzgârını arkasına almayı başararak anlamı daha da pekiştirdi. Şiirin asli gücü olan yüreklere dokunmayı başardı.