



Başbakan Binali Yıldırım Cuma günü Almanya’daydı. Uçakta yalnızca Türkiye’nin Almanya’yla olan ilişkisine dair değil, aynı zamanda içeride ve dışarıda yakın gelecekte Türkiye’nin ne istikamette ilerlemesini arzu ettiğine dair önemli mesajlarla niyet beyan etti. Şansölye Merkel’le yaptığı görüşme belki kusursuz geçmedi fakat ilişkilerin yeni bir raya oturması için yeni bir istikametin ilk adımı atılmış gibi görünüyor. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’la Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşmesinin bir hayli uzun sürmüş olması da Türkiye’nin samimiyet ve güven şartıyla Batılı müttefikleriyle yakın çalışmak istediğini gösteriyor.
Keza, bu yazının yazıldığı sıralarda, Türkiye’nin ABD’ye Münbiç’te beraber çalışalım teklifi ve ABD’nin de artık birlikte hareket edileceğini söylemesi açıkça bunu gösteriyor. Başbakan Yıldırım’ın Almanya ziyareti daha bitmemişken tutuklu bulunan Deniz Yücel’in tahliye edilmesi de Türkiye’nin attığı bir adım olmalı. Türkiye’nin ABD ve Almanya temsilinde Avrupa’yla olan ilişkisi belli ki tarihi bir şekilde dönüşmeye başlıyor. Her iki gelişme de seçimlerle dolu 2019 her geçen gün daha da yaklaşırken Türkiye’nin yol alacağı istikamet ve bürüneceği atmosfere dair birtakım ipuçları içeriyor. Şüphesiz, Türkiye’nin Batı dünyasıyla yeniden yakınlaşmasını istemeyenler olacaktır. Birdenbire ilişkilerin kusursuz olması da elbette beklenemez. Fakat yeni bir sürece girildiği aşikâr.
Şair Cahit Zarifoğlu’nun Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta / Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz/ Aynı kirli hava satırları bu ülkedeki Batı’ya bel bağlayanların vaziyetini güzel özetler. Fakat bütün bunları anlatırken ne benim derdim kurtuluşu Batı’da olduğunu söylemek olmadığı gibi Türkiye’nin Batı’yla yeniden barışma ve ilişkileri normalleştirme girişimleri de muhtaçlıkla alakalı değil. “Batılılarla başımız bir taşta” olmasa dahi Türkiye’nin uluslararası siyaset dengelerinde nerede konumlandığı iç siyasetin de toplumsal hayatın da ruhuna tesir ediyor.
Bütün bunlar, Türkiye’nin bugüne dek savunduğu pozisyonların karşısına geçmesi anlamına gelmiyor. Türkiye, özellikle 15 Temmuz, FETÖ ve diğer terör meseleleri gibi ‘yerli’ ve ‘milli’ konularda hassasiyetini ve duruşunu koruyor. Öte yandan, belli ki hükümet de toplumda son dönemde bıkkınlık havası olduğunun, insanların kendini yorgun hissettiğinin farkında. Bu vaziyeti değiştirmenin yolunun da biraz sembolik gibi görünse de Batı dünyasıyla küs olmamaktan geçtiği düşünülüyor, belki de. “Türklerin Batı Aşkı” başlığı bu yüzden ironiler taşıyor. Nihayetinde, çok uzun yıllardır farklı suretlere bürünmüş bir Batı münasebetinden bahsediyoruz.
Yalnız bu ‘yeni ilişkilerde’ geçen haftaki yazıda bahsi geçen çok önemli bir fark var: Türkiye’nin Batı dünyasıyla eşitler ilişkisine girmesi, kendini gerçek bir muhatap olarak Batı’ya takdim etmesi.Boşuna ABD’ye ve Avrupa’ya gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gerek diğer yetkili ağızlardan ‘samimiyet’ çağrısı yapılmıyor. Bakalım, ABD’nin ayak diremekte ısrar ettiği samimiyet testinden Avrupa geçebilecek mi?



Geçen hafta yarım kalan yerden Türkiye’yi konuşmalıyız. Son yıllarda, küresel dünya siyaseti yeniden Soğuk Savaş dinamiklerine dönmenin işareti gibi gören bambaşka bir dönüşüm içerisinde. Ancak elbette bu dönüş geçmişi olduğu gibi geri getirmek değil. Bugün, geçmişten farklı olarak Transatlantik hattındaki kırılmadan, hegemonyası sorgulanan Amerika Birleşik Devletleri’nden, özgüvenini kaybetmiş bir Avrupa Birliği’nden söz ediyoruz. Dolayısıyla,
Bütün bunların konuşulabiliyor olması bile Avrasya’nın ve Doğu’nun nüfuz alanını söylem düzleminde ne denli güçlendirmeyi başardığını esasında gösteriyor. Rusya’nın entelektüel ve derin beyinlerinden Aleksandr Dugin’in geçtiğimiz hafta verdiği mülâkatında “artık çok kutuplu bir dünyaya giriyoruz ve kutupların dengesi tamamen değişti” dedi. Çok kutuplu güç dengeleri geriye dönüşün hem kendisini var ediyor hem de Soğuk Savaş’tan farklılığını oluşturuyor. Yani, Doğu’nun tekrar güçlenmesi ve ABD’nin siyasi ve iktisadi tekelliğinin ciddi ölçüde zayıflamasıyla bir taraftan haritalar kırmızı-mavi ayrımına gebeyken, diğer taraftan da yeri geldiğinde Rusya ve ABD’nin politikalarına da çomak sokan bölgesel aktörler var. Bunun manası şu: Son 100 yıla kıyasla bugünün küresel dünyası hiç olmadığı kadar koalisyonlara gebe.
Türkiye, kısa bir süredir küresel dengelerin bu dönüşümü karşısında müzâkere eden, tartan ve bu çerçevede bildiğini yapan bir bölgesel güç konumunda. Şüphe yok ki bunun oluşmasında hâlen bir ölçüde devam eden Batı’yla karşı karşıya gelme ve farklı düşünme durumunun etkisi var. Bu süreçte, Türkiye belki zaman zaman tartışıldığı gibi Avrasya eksenine kayan bir ülke olmadı. Ancak tarihsel ve kültürel özellikleriyle Doğu’ya ne denli kolay bir şekilde uzanabildiğini ve oradan da beslenebildiğini Avrupa’ya ve ABD’ye göstermiş oldu. Bu coğrafyanın yaklaşık 600 senedir Batı’yla münasebeti var. 1800’lerden bu yana Avrupa’yla süregelen ilişki tedricen dozu artarak eşitler ilişkisi olmaktan uzaklaştı.
Avrupa Birliği AB Genişlemeden Sorumlu Eski Komiseri Günter Verheugen, katıldığı bir konferansta, “Bazı güçler Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamaya çalışıyor. Türkiye’yi oyuna getiriyorlar. Ben Türk dostlarıma sakın bu tuzağa düşmeyin çağrısında bulunuyorum. Zaman değişecek” diye uyardı. İki üç sene evvel Avrupa’yla ilk krizler doğduğunda durum bu değildi, fakat şu an Türkiye, Verheugen’in uyarısının farkında bir bilinçle hareket ediyor. Bu bilinçten ötürü Türkiye’nin Batı’ya yönelişleri ve Batı’yla kurduğu ilişkiler bundan 10 sene öncesinden çok daha farklı ve eşit bir zeminde ilerliyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin bugün uluslararası alanda herhangi bir lokomotif arayışı olmadığını ve muhataplarıyla eşitler arası bir ilişki kurduğunu düşünüyorum. Türkiye, ne Doğu’ya ne Batı’ya kayıyor. Gerektiği zaman icap ettiği yöne doğru ilerliyor. Bir tür II. Abdülhamid’in denge siyaseti, yani. Bu doğru mu? İlkeli mi? Çokça kritik edilebilir, ediliyor da. Tek parti döneminde de denge siyaseti kullanışlı bir enstrümandı fakat Cumhuriyet Türkiyesi daha uzun erimli politikalara alışkın. Bu sebepten ötürü birçok kimsede bocalama oluyor. Makro dünyada önemli olan lehine ve aleyhine olanların farkında olarak oyunda oynayan bir aktör olmak değil mi?


Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Cemil Ertem, Milliyet’teki köşesinde bir süredir yazdığı yazılarla ‘dünyanın nereye gittiği’ ve ‘yeni dünyanın dinamiklerinin neler olacağı’ soruları etrafında dolaşarak birtakım sorgulamalar yapıyor ve senaryolar çiziyor. Soğuk Savaş terminolojisiyle ifade edilecek olursa, yakın ve orta gelecekte küresel dünyanın ‘kızarmaya’ mı, ‘mavileşmeye’ mi daha meyilli olduğuna yönelik iktisat temelli spekülasyonlar yapıyor.
Klasik Amerikan siyasal hegemonyasının artık fazlasıyla sarsıldığı, Avrupa Birliği’nin artık kendi içerisinde ‘iyi niyet’ konsorsiyumunun ötesine geçemediği, Çin’in siyasi, iktisadi ve en önemlisi de kültürel olarak yükselen bir değer hâline geldiği, Rusya-Çin-İran işbirliğinin çok daha işlevsel ve etkili olduğu; kısacası Avrupa karşısında Avrasya’nın kendini gösterdiği küresel siyaset sahnesinde, bu soruşturmalar pekâlâ anlamlı bir soru olarak karşımızda duruyor.
Dünyanın nereye gittiği sorusunu cevaplandırabilmek için öncelikle Batı’nın dinamiklerini anlamak gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri’ni Avrupa’nın Frankeştayn’ı olarak nitelemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Bunun bazı sebepleri var. Türkiye merkezli dünyaya bakıldığında ‘Batı’ denildiğinde akla gelenin ABD, İngiltere ve Kıta Avrupası olması tesadüf değil. Coğrafi olarak ne Türkiye’ye göre ne de birbirlerine göre pek de batıya düşmeyen bu üç kültür merkezinin aynı kazanda kaynaması tarihsel bir aktarım sürecinden kaynaklanıyor. Bu ilişkiler ağı aslında zımnî olarak bilinen durumlar ve toplumsal tepkilerimizi de arkaplanda belirliyor.
Avrupa ile ABD arasında ciddi bir sahicilik/yapaylık farkı var. Orta Çağ sefilliğini görmüş, Rönesans bereketiyle zenginleşmiş, diktatörlüklerin ve iki dünya savaşının travmasını yaşamış Avrupa karşısında, ABD’nin kurduğu devlet ve değer sistemi kâğıttan bir imparatorluktan ibaret. Tıpkı Frankeştayn’ın hikâyesinde olduğu gibi Avrupa’nın aydınlanmacı ve ilerlemeci aklı nihayetinde kendisini ‘ihtiyar baba’ya dönüştürecek yeni bir organizmaya can verdi. Önce, 19. yüzyıl sonunda Avrupa’nın aydınlanma birikimi ABD kültür ve değer sistemine iktibas edildi, ardından 1944’de Bretton Woods hadisesi ABD ekonomisinin zirveye ulaşmasına sebep oldu ve Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin küresel liderliğinin uzun yıllar devam edileceği sanılıyordu. Fakat hiçbir yapısal kökü olmayan bu düzenin yapaylığı görüldüğünden dolayı ABD sistemi iflasın eşiğinde.
Buna mukabil, Mao’dan sonra Deng Xiaoping’in Çin’e getirdiği yeni kapitalizm yorumunun (ya da sosyalizm yorumu demek de mümkün) son yıllarda teknoloji temelinde fikir ve inovasyona da dönüşmesi, Çin’i nitelikli bir güç hâline getirdi. Diğer taraftan, Rusya, sıcak denizlere inerek Akdeniz’de varlık gösterme amacına bugün hiç olmadığı kadar yakın.Öyleyse, dünyanın ‘kızarmaya’ doğru gittiğini, tıpkı eski günlerdeki gibi bir Doğu Bloğu’nun yeniden var olmaya başladığını söyleyebilir miyiz? Madalyonun tek bir yüzü yok ve bu iddia fazla cüretkâr olacaktır. Öte yandan, bütün bu hikâye içerisinde bizi en çok ilgilendiren Türkiye’nin nerede durduğu ve nereye gideceği.Öyle görülüyor ki bu konu biraz daha devam edecek.
aliya, ne çok anlama geliyorsun.
çok anlamlı, vasıflı ve kişilikli kelimeler gibisin.
kırmızı pabuçların hayâlini kaybetmeyi hatırlatıyor yokluğu, şehremini devşirmeyi biraz da. lâkin aşikâr ki “ey teslimiyet, senin adın İslâm’dır.”

Tam hatırlamıyorum.
Galiba on seneden biraz fazla zaman oldu.
O yıllarda hem Samsun’da hem de Türkiye’de yazan çizen pek çok kimsenin, bürokratın, siyasetçinin, akademisyenin yolu Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nden bir şekilde geçerdi. Geldiklerinde de ekseriyetle bir konferans verirlerdi.
Rasim Özdenören, Haydar Ergülen, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Ferhat Kentel, Mevlana İdris Zengin, Sadık Yalsızuçanlar, Yavuz Bülent Bakiler… Samsun’undan ise Şaban Sağlık, Dursun Ali Tökel, Sıddık Akbayır…
Bir çırpıda hatırlayabildiklerim…
Ve birçok siyasetçi ve devletli…
İşte, o zamanlar, Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’ne Haber Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Necdet Uzun da gelmiş ve bir konferans vermişti. Aklımda o güne dair tek bir mesele kalmış. Berraklığıyla zihnime mıhlanmış.
Şöyle diyordu mealen Necdet Uzun:
Yerel gazetecinin işi her zaman daha zordur. Çünkü sürekli bir ikilem içerisinde olursunuz. Bir taraftan içinde bulunduğunuz, doğrudan güzellikleri ve sıkıntılarıyla muhatap olduğunuz şehrin meselesini yazmanız gerekir, öte yandan siyasetin ‘sıcak’ meselelerine bir gazeteci olarak duyarsız kalamazsınız.
Sonrasında ise biz, Haber’de ‘dengeyi sağlamaya’ çalışıyoruz, diyerek nihayetlendirmişti.
O vakitten beri ne zaman herhangi bir yerel gazetenin sayfasına baksam, Necdet Uzun’un bu sözleri bir şekilde aklıma gelir. Sayfalarda yerel ile ulusal arasındaki görünmez ağırlığı okumaya çalışırım.
Bundan böyle bu köşede ben de teraziyi bu minvalde dengede tutmaya gayret göstereceğim.
Samsun’u ihmâl etmeden içerideki ve dışarıdaki siyasetin ve toplumun meseleleri, yani Türkiye’nin meselelerini dilim döndüğünce yazmaya çalışacağım.
Memleket meselesini anlamamız önünde aslında en büyük engeli teşkil eden bir yığın olarak karşımızda duran tarihin, sosyolojinin ve edebiyatın meselelerinin etrafında da elbette dolaşarak bunu yapmaya çalışacağım.
Meselelerin içinde boğulmadan fakat mukabele ederek…


palyaço derdi ki her şey plastikmiş biraz.

en tehlikelisi inanmaktır. ebedi saadete de götürebilir, bedbaht bir zindana da.
hüküm verilmiş bir isyan
tutuyor ellerinde afkan
arkadaş
şimdi yalnız savaş





enkaz yalnızca yeryüzünün üzerini kapatır.
(…)
ortada ne görünen bir arsa var ne de sahibi. devlet çoktan unutmuş böyle bir toprağı olduğunu. sahip çıkan, hak iddia eden, işlere el koyan tek bir iz yok. evciliğin üzerine çökmüş bir yığın. itler tünüyor, sıçıyor ortalığa. kurtlar zaten böyle havaları sever.
kurtlar böyle havaları sever‘den.
on iki eylül, iki bin on yedi. istanbul.

fotoğraf nasıl ki sanatın dönüşümünün (demokratikleşmesinin) bir vesilesi olmuşsa, pekâlâ teknik de siyasetin dönüşümüne (demokratikleşmesine) aracı olabilir-olmuştur.