Kategoriler
matbuat

Müteşebbis Belediye

Evvelki yazıda yarım kalan belediyelerle alakalı meseleye biraz daha devam edebiliriz. Yerel seçim sath-ı mahali girmişken genelde taşra belediyelerinin, özelde ise Samsun’un hakiki manada ihtiyaç duyduğu temel şeyin esaslı bir hikâye olduğu tespitinde bulunmuştuk. Meselenin mücerret ve felsefi tarafı bir tarafa, teknik olarak ise fark yaratan ve değer oluşturan belediyelerin sırrının ise şirketleşmeden geçtiğini belirtmiştik.

Soru şudur: Bir taşra belediyesi nasıl temeyyüz edebilir? Şehir, İstanbul gibi müstesna bir değilse taşralıktan nasıl sıyrılabilir ve farklılaşabilir? İstanbul haricinde Ankara dâhil Türkiye’de her yer taşradır diyebiliriz. Evet böyledir ancak bu iddianın bambaşka boyutları var. Şu an meseleyi o tarafından ele almadığımızı belirtelim.

Belediyelerin, şehirlerin kendi hikâyesini var etmede öncü olması gerektiğini zaten söyledik. Bu yazının meselesi daha çok teknik olarak belediyenin nasıl kuvvetlere ihtiyaç duyabileceğine yönelik. Ekonomi, her türlü modern yönetimde başarıyı getiren ön şart. Herhangi bir modern idare başarılı olmak arzusundaysa, güçlü bir ekonomiyi temin etmek mecburiyetinde. Zaten, en zor ve marifet gerektiren mesele güçlü ekonomiyi sağlamaktadır. Şu günlerde, Türkiye ve ABD arasındaki krizden kaynaklı döviz kurunda maksatlı olduğu aşikâr olan dalgalanmadan bağımsız olarak söylüyorum.

Öyleyse, soru şudur: Memur belediye mi, yoksa müteşebbis belediye mi gerekir? Bu soruya cevaben yapılacak olan tercih, bir şehrin istikbalinin başarı ve başarısızlık arasındaki konumunu da belirleyecektir. Müteşebbis bir belediyeyi var etmek ve yaşatmak için de Roma’yı yeniden fethetmeye lüzum yok. Müteşebbis bir belediyeyi tesis etmenin yolu belediyenin şirketleşmesinden geçiyor. Belediyelerin kanuni dayanaklarla birtakım şirketler kurmasından bağımsız olarak bir şirketleşme ruhuyla çalışan bir belediye modelinden bahsediyorum. O vakit belediye şirketler kurar ve piyasaya çıkarak para kazanmanın peşine düşer. Para kazanmak isteyen bir genç kişi, memur mu olur; yoksa, kendi işini kurmanın yollarını mı arar? İş yapmak, üretmek, yenilikleri getirmek ve bu farklılıklarıyla para kazanmak isteyen her kişinin ya da kurumun yolu müteşebbislikten geçer.  Böylelikle; kendi kaynaklarını yaratan, merkezden gelecek paraya muhtaç olmayan, güçlü bir ekonomiye sahip bir belediye var olabilir.

Belediyeler şirketler kurarak hem para kazanarak kendi öz kaynaklarını var etmiş hem de şirketler vasıtasıyla halka sağladığı hizmetleri en üst düzeyde yerine getirme imkân ve iradesine sahip olmuş olur. Dolayısıyla, belediyeyi altında başarılı şirketlerin çalıştığı ve markaların olduğu büyük bir holding olarak varsayarak idare etmek de müteşebbis bir belediyeyi mümkün kılabilir. Bu model bir bakıma, henüz çiçeği burnunda Cumhurbaşkanlığı sisteminin de ruhuna uygun düşüyor. Yeni sistemin adının ‘başkanlık’ kelimesi etrafında şekillenmesi; belediyecilikte (ya da Antik Yunan’a özgü şehir devletlerinde) idarenin belediye başkanı etrafında yapılanması arasındaki dikkat çekici benzerlikler ve paralellik önemsiz görülmemesi gereken bir ayrıntı.

Kategoriler
matbuat

Samsun’un İhtiyacı

Samsun’un gerçek manada neye ihtiyacı var? Yerel seçim maratonuna yavaş yavaş girilmeye başlarken önümüzdeki günlerde üzerinde düşünülmesi gereken en önemli soruların başında bu geliyor. Samsun’un ihtiyacı denilince sayılabilecek pek çok konu sıralanabilir. Eyyamcı çareler bulunabilir. Fakat bunlar hakikaten
Samsun’da medeni bir şehrin dirilişine ön ayak olabilir mi?
Samsun başta olmak üzere Türkiye’de yerel yönetimlerin cevabına en çok ihtiyaç duyduğu soru budur.

Samsun’un her şeyden önce esaslı bir hikâyeye ihtiyacı var. Samsun, kendi hikâyesine dönmeye ve yarım kalan hikâyesini taçlandırmalı. Böylelikle, Samsun hikâyesi Karadeniz’e bir nişan koyabilir. Bugün, Samsun’un da diğer yerel şehirlerin de en büyük ve esaslı meselesi özgün ve kimlik sahibi şehirlere dönüşememeleri. Ne yazık ki burada yazmak zorundayım ancak şehirlerimizi şahsiyet sahibi kentler olarak ihya, inşa ve imar edemiyoruz. Şehirlerimizi düzgün, kalkınan ve estetik kentler hâline getirebilmemiz için kendimizden başlamamız; akl-ı selim ve zevk-i selim insanlar olmamız gerekiyor. Çünkü kendimizi düzeltmeden yapılacak hiçbir iş doğru sonuca götürmeyecek.

Bir kent nasıl hikâye var eder? Hikâye en çok neye ihtiyaç duyar? Bir kent bir yandan kalkınırken, öte yandan medeni kalmayı becerebilir mi? Bir kent hem kalbi ve gözü doyururken hem de sâkinlerinin karnını doyurmayı sağlayabilecek bir zemini yan yana var edebilir mi? Bunlar basit gibi görünen esaslı ve adamakıllı sorular…

Samsun Büyükşehir Belediyesi eski başkanlarından Kemal Vehbi Gül’ün 2009 yerel seçim süreci zamanında dile getirdiği Samsun Holding projesi kanaatimce son yıllarda kalkınma anlamında gerilerde kalan Samsun’un bu yarasına merhem olabilir. Samsun Holding projesi aslında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şirketleşerek devasa bütçelerle kaliteli hizmetler üreten şirketlerle birçok hizmeti sağlamasına oldukça benzer bir proje. Hâlihazırda, Samulaş A.Ş. gibi Samsun’da belediye hizmetlerini yerine getiren şirketler var, diyeceksiniz. Evet, var ancak belediyenin şirketleşmesi hizmetlerin çeşitlenerek topyekûn yepyeni bir idari mantaliteyle birlikte gerçekleştiğinde bir anlam ifade ediyor. Yoksa, birçok belediye kanuni dayanaklarla şirketler zaten kurabiliyor. Dolayısıyla, yeni bir Samsun hikâyesi içerisinde Samsun’da kalkınma seferberliğini diriltecek, kenti kültürel bir merkez hâline getirecek ve bugünlerde en çok ihtiyaç duyulan özgün bir estetik gözle ihya edecek haysiyetli ve şahsiyetli bir yapılanma içerisinde bu şirketleşme hamlesinin olumlu sonuçlarını görmek mümkün olacaktır.

Samsun hikâyesine dair daha yazılacak çok şey var. Onlar da nasipse başka yazıların konusu…

Kategoriler
matbuat

Kıraathanede Yanlış Anlaşılan Ne?

Kütüphane fakiri bir ülke olarak kütüphaneleri kıraathaneye dönüştürme fikrinin pek doğru bir fikir olmadığını düşünüyorum. Biliyorum, kıraathane, kütüphanenin karşısında durmuyor. Fakat kıraathane ile kütüphane yan yana da durmuyor.

Kütüphane, malûm olduğu üzere Arapça’da k-t-b kalıbından türeyen bir kelime. Kısaca, kütüphane sözcüğü kitaptan türüyor dersek herhalde yanlış olmaz. Yani, kütüphane bir tür ‘depo’ ya da ‘koleksiyon’ ya da ‘arşiv’ gibi kelimelerin iklimine daha yakın bir yerde duruyor. Kıraat ise başlı başına okumak eyleminin ta kendisi. Dolayısıyla, kıraat evinde okumak/çalışmak meselenin merkezinde iken; kütüphanede işin özünde koleksiyonerlik
ve arşivcilik var.

Elbette, sözcükler gündelik hayatın içerisinde kendilerini sürekli yeniden var ediyorlar. Belki bu durumu öz yaratım gibi bir ifadeyle tarif etmek mümkün olabilir. Kelimeler gündelik hayatın akışı içerisinde yeni anlamlara bürünüyor; tabir-i caizse, kelimeler özleriyle ilintili fakat özlerinden başka yepyeni şahsiyetlere dönüşebiliyorlar. Bu durumu rezerv olarak bir kenarda tutalım. Fakat kıraathane meselesine dair meramımıza geçelim.

Bizde kuram ve kurumsallaşma Batı’nın aksine pek olmadığı için arşivcilik ve depolama anlayışı da bir lüks. Hiç yok demek de doğru değil. En azından, geleneksel kodlarla bize aktarılan böylesi bir alışkanlığımız olmadığını rahatça söyleyebiliriz. Bir kere kuram ve kurumsallaşma konusunda Batı’ya kıyasla daha mesafeli
olduğumuz için uzun ömürlü ve yerleşik çıktılar almamız daha zor olduğundan ötürü arşiv yapmaya ve depolamaya ne zaman ne de imkân bulabiliyoruz. Hâliyle
de bu alanlarda daha zayıf oluyoruz.
Amerika’daki ya da kıta Avrupası’ndaki üniversite kütüphaneleriyle yahut diğer ulusal kütüphanelerle Türkiye’dekileri kıyasa tâbi tuttuğumuzda ülkemizdeki kütüphanelerin zayıf kalması bundan.

Vaziyet böyleyken ve mevcut kütüphaneler hâlihazırda zaten araştırmadan çok ders çalışma alanı olarak kullanılan bir işlev kazanmışken mevcut kütüphaneleri kıraathaneye dönüştürmenin pek de mantıklı bir iş olmadığı fikrindeyim. Zaten aslında mevcut kütüphaneler kıraathaneye dönüşmüş olmayacak. Yalnızca gerçek bir kütüphane standartlarında işleyecek kadar dolu hâlde olmayan kütüphanelerdeki ders çalışma imkânları artmış olacak. Oysa kıraathane Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da konuşmalarında ifade ettiği üzere
mühim bir mesele.

Kıraathane mühim bir mesele fakat onu önemli kılan ne? Birincisi, kıraathanenin müdavimi olması gerekiyor. Müdavim demek bir yerin yerlisi, orayı bilen, oranın idâme edilmesini sağlayan kişi(ler) demek. Kıraathaneden beklentimizi yalnızca öğrencilerin ders çalışmasıyla sınırlı tuttuğumuzda, coğrafyanın bize lütfettiği imkânları ıskalıyoruz. Müdavim olmak için vatandaş olmak yeter şart olmalı! Elbette ki böyle fakat demek istiyorum ki kıraathanede yalnızca okumayı kendisine alışkanlık hâline getirmiş kimseler değil, herkes olur ve sözlü kültürü yaşatır.

Tebriz’de sokakta bir adam Hafız’dan, Şems’den şiirler okuyabiliyor. Çünkü akışkan olan kültür, Doğu’ya özgü bir biçimde şifahi bir şekilde dilden dile orada aktarılabilmiş. Kıraathanenin meselesi budur. Akşam gezmesine çıktığımızda kafeye değil, kıraathaneye gitmeyi de düşünecek hâlde açamıyorsak kıraathaneleri boşa kürek çekiyoruz demektir.

Kategoriler
iktibas şiir

bir ilkbahar rüzgârı

rainer m. rilke, bir ilkbahar rüzgârı.

Kategoriler
cümle yazı

gökler ve kökler

insan, zannediyor ki gökler ve kökler birbirinden bağımsızdır. iki ayrı uç, iki ayrı kutup, siyah ve beyazdır. insan, birliği unuttuğu her an köklerin derinliğini göklerin sonsuzluğundan koparıyor.

kıyamet, o an başlıyor. insanın kendi içindeki kıyameti. ‘bir’ olanı bozmanın keyfiyetinin var ettiği kıyamet.

Kategoriler
cümle

bir

keşke, ‘bir’ olma lafzı, ‘bir’ olmaya kâfi gelse.

oysa ‘bir’ olmak alemlerin birliğini anlamaktan ve buluşturmaktan geçiyor.

Kategoriler
iktibas yazı

anadolu’nun dirilişi

Kategoriler
iktibas

öfke, akl’ın huzuruna çıkar. orada sabır’la karşılaşır ve:

yunus emre divânı’ndan.

Kategoriler
iktibas şiir

geyikli gece

bir kez daha geyikli gece…

Geyikli Gece

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabanî uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Glâdyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

        “Geyikli gecenin arkası ağaç
          Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
          Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı”
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır’da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

        “Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
          İmdat ateşleri gibi ürkek telâşlı
          Sultan hançerleri gibi ayışığında
          Bir yanında üstüste üstüste kayalar
          Öbür yanında ben”
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
        “Halbuki geyikli gece ormanda
          Keskin mavi ve hışırtılı
          Geyikli geceye geçiyorum”

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Turgut Uyar

http://www.physics.metu.edu.tr/~uoyilmaz/TurkSiiri/cagdasturksiiri/turgutuyar/turgutuyar-(geyikligece).htm

Kategoriler
matbuat

Var Olmak

Necip Fazıl, Bahriye Mektebi’nde son sınıfı bitirememiş ve okuldan ayrılmıştır. 1924 yılında ilk kez Maarif Vekaleti tarafından başarılı lise ve üniversite öğrencileri Avrupa’ya gönderilecektir. Necip Fazıl, açılan sınavı kazanarak Paris’e gidecektir. Daha sonra aynı sınavı kazanarak Avrupa’ya gidecekler arasına Nurettin Topçu da katılır. 1928 yılında Nurettin Topçu da Paris’tedir. Necip Fazıl, Sorbonne Üniversitesi’nde Felsefe bölümüne girer ve burada Avrupa felsefesinin manevi sözcüsü Henri Bergson’la tanışır. Nurettin Topçu ise Strazburg Üniversitesi’nde Felsefe bölümünde başladığı doktorasını Sorbonne’da bitirecek ve Fransa’da lise yıllarından tanıdığı Maurice Blondel’le bizzat tanışacaktır. Nurettin Topçu’nun doktorası Konformizm ve İsyan (İsyan Ahlâkı) Sorbonne Üniversitesi’nde Türkiye’den birisinin hazırladığı ilk doktora tezi olacaktır. Nurettin Topçu’nun düşüncesinde Blondel’den esinle kavramsallaştırdığı ‘hareket felsefesi’ merkezde olacaktır fakat Nurettin Topçu’da Bergson felsefesi de Türkiyeli her Müslüman düşünürde olduğu gibi oldukça önemli bir yer tutacaktır.

Nurettin Topçu gibi bir düşünce insanının hayatı her fikir işçisi gibi ıstıraplı ve zor geçecektir. 6 senelik Paris yıllarını bitmek tükenmek bilmeyen bir sebat ve çalışkanlık içerisinde geçiren Topçu, Türkiye’ye geldiğinde yalnızca özgün fakat statik bir fikrin kurucusu değil, aynı zamanda aksiyon tarafı çok güçlü yepyeni bir Anadolu hareketinin fikir babasıydı. Ancak 1935’de Galatasaray Lisesi’nde başlayan felsefe öğretmenliği ne yazık ki emrivaki tayinlerle tam 39 sene vefatına dek devam edecekti. Bu yüzden, Nurettin Topçu ismi bende her yankılandığında aynı his kaçınılmaz olur vâki olur: Topçu gibi bir düşünce insanının derslerine girme imkânı bulan lise öğrencileri için sevinir ve onları imrenerek düşünürüm. Öte yandan, Nurettin Topçu gibi bu topraklara ait olma bilincini iliklerine kadar sıkı sıkıya hisseden bir fikir insanının, ömrü boyunca lise öğretmenliğine mahkûm eden Türkiye gerçeği, bilhassa da tek parti döneminin zihniyeti karşısında öfkelenirim.

Necip Fazıl ise Sorbonne’daki Felsefe tahsilini bırakmak zorunda kalır. Herkesçe malûm Paris’teki bohem hayatı ve kumara düşkünlüğü bursunun kesilmesine ve Necip Fazıl’a Türkiye’ye geri dönüş yolunun açılmasına sebep olur. Necip Fazıl’ın kendi kelimeleriyle O ve Ben’de anlattığı bir Paris: “Kadını, kumarı, içkisi, bohem hayatı, şüpheci felsefesi, sara nöbetleri içinde sanatı; çözmeye çalıştıkça dolaşan ve büsbütün meseleleriyle Paris… Kâbus şehrindeki hayatımı anlatmaya hicabım ve İslami edebim manidir.” Seyyid Abdulhakim Arvasi’nin dergâhında kendini buluncaya dek Necip Fazıl’ın bu karmaşası devam eder. Dile kolay, Necip Fazıl Kısakürek deyince ‘hayatı şiir olan’ bir adamdan bahsediyoruz. Kaldırımlar, Otel Odaları, Kadın Bacakları üstâdın hep Paris günlerine ait şiirleridir. 78 yaşında elinde sigarası son nefesine kadar bu şiir yazılmaya devam etmiştir. Halkında karşılık bulan bu şiir karşısında hiçbir iktidar galip gelememiştir.

Elimde yıllar sonra yeniden Nurettin Topçu’nun dergilerdeki makalelerinden derlenmiş olan Var Olmak kitabı… Hallâc-ı Mansûr’dan aldığı feyzle “Varlıklar arasındaki ayrılıklar zahirîdir; varlık birdir.” şeklinde varoluşu anlatan Topçu, “İnsanlar arasındaki başkalıklar, aynada görülen hayal gibi aldatıcıdır; insan birdir. Bir milletin fertleri, aynı vücudun organları olduklarını, aynı iradenin emrinde bulunduklarını unuttukları zaman millet yıkılır.” İfadeleriyle toplumsal varoluşu sürdürebilmenin de sırrını açıklıyor.

Birbirinden ayrı zıt kutuplarda iki farklı karakter ve bambaşka iki ‘var olma’ hâli. Topçu’nun kökü çok derinlerden gelen cümleleri yalnızca vaaz etmiyor, Türkiyeli her insana bir ahlâk formu beyân ediyor. Bu ahlâk, ahlâkçı olan değil her şeyden önce ahlâklı bir duruştan tecessüm ediyor.

Kategoriler
gör-sel

bayram sabahı

süleymaniye'de bayram sabahı.
süleymaniye’de bayram sabahı.

Kategoriler
matbuat

Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin Vaatleri

Cumhurbaşkanlığı sistemi her anlamda siyaseti dinamikleştirecek. Türkiye siyasetinin daha çok denklemli, heyecanlı ve ihtimallerin fazla olduğu bir döneme Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte giriyoruz. Her ne kadar siyaseti seven bir toplum olsak da siyasetin hayatın gerçekliğini doğrudan etkilediği bir toplum için bu denli hareketlilik toplumun kaldırabileceği bir durum olacak mı?

Aslına bakılırsa, yeni sistemin en büyük vaadi istikrar ve icranın güçlü olduğu bir sistemde halkın seçtiği liderin politikalarını vesayet yapılarına takılmaksızın uygulamaya koyabilme imkânı. Şu anki mevcut durumdan bu durumun en büyük farkı yalnızca tek bir Cumhurbaşkanı seçilmeyecek olması. Cumhurbaşkanı
seçmek demek bakanlardan bürokratlara, kaymakamlardan valilere kadar binlerce kadroya gelecek kişiyi seçmek manasına da geliyor.
Bütün bu hacimli değişimin denetleyici asli unsuru ise beş senede bir yapılacak olan seçimlerde milletin ta kendisi olacak.

Yeni sistemin aslında en tartışılabilir yanlarından bir tanesi ülkedeki kutuplaşmayı artırabilme ihtimali. Hâlihazırda kutuplaşmaya ve taraf seçmeye meyyal toplumumuzda, yüzde 50+1 usulüne göre bir seçim yapmak biraz riskli. Rakamsal olarak birbirine karşı iki eşitin ufak farklılıklarla birbirinden ayrılması ufak değişimlere değil, büyük değişimlere sebep olacak. Sadece Cumhurbaşkanlığını kazanacak kişiyi değil, ülkenin bütün bir yöneten çatısını galip gelen Cumhurbaşkanı ekseninde belirleyecek. Bu durumun iyi tarafı şüphesiz icranın hızlı yapılabilecek olması. Futbol takımının
başına teknik direktör getirmektense, hâlihazırda kadrosu oturmamış takıma liderlik edecek bir hocaya karar verip ondan kendi bildiği futbolculardan takımını kurmayı istemek elbette çok daha isabetlidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni sistemin en çok bu yönünü önemsiyor diye düşünüyorum. Çünkü bir an evvel harekete geçmek, birtakım icraatları en kestirme ve anlaşılır şekilde gerçekleştirmek istiyor. Eski Türkiye’den kazanım olarak görülebilecekleri muhafaza edip ‘yük’ olarak kalanları bırakarak, gelenekle ve Doğu coğrafyasıyla gerçek manadaki râbıtaları yakalayarak bir ‘öze dönüş’ arzu ediyor. Öze dönmek normalleşme anlamına geldiği kadar ‘küllerinden doğma’ ve ‘altın çağlarda olduğu gibi yeniden şahlanma’ kodlarını da taşıyor.

Cumhurbaşkanlığı sistemine, özellikle yürütme ve yasamanın birbirinden ayrı organlar olacak olmasından ve birtakım dengelerin daha hassas olmasından dolayı pek müspet bakıyorum. Yani, halk, iki ayrı kuvvet belirleyecek. Özellikle İttifak Yasası’nın çıkmasıyla 24 Haziran’dan sonra şekillenecek TBMM’de çok daha fazla temsiliyet sağlanacak olması önemli. Belki henüz seçimler tamamlanmamışken yorumda bulunmak doğru değil ama 24 Haziran’dan sonraki tabloda en büyük tehdit altında olan Cumhuriyet Halk Partisi olacak. Gelecek aylar için merak ettiğim sorulardan bir tanesi CHP’nin ana muhalefet olarak kalıp kalamayacağı. İyi Parti burada CHP’ye karşı kendini güçlendirecek bir hareket yapabilir mi? Özellikle söylem bazında kurulacak muhalefet söylemi 24 Haziran’dan sonra bu potansiyele sahip fakat tamamıyla gösterilecek performansa bağlı olarak muhalefetin başını kimin çekeceğini belirleyecek. CHP’nin aksine İyi Parti’nin tam olarak bir merkez sağ partisi olamasa da merkez sağın birçok küçük unsurunu barındırdığını unutmamak gerek. Hükümet eden tarafında ise yeni sistemde Cumhurbaşkanı’nın yalnızca kabineyi değil büyük bir iş yapma kadrosunu oluşturacak olması bir reorganizasyon dönemi anlamına gelecek. İster istemez 1930’larda Şevket Süreyya Aydemir’in teorisini yazdığı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibilerin başını çektiği Kadro hareketi de akıllara geliyor. Tek parti döneminin aksine bugün seçimler olsa da yine de bir liderin etrafında şekillenecek ciddi bir kadro olacak. Bir dergi olarak Kadro’nun kuruluşunu bizzat Mustafa Kemal istemişti. Şevket Süreyya’nın Kadro Hareketi için yaptığı ideologluk sıfırdan bir üretimden çok hâlihazırda olanı teoriye dökmekti. Çevrenin muhafazakârlığıyla yeni sistemde gelecek olan yönetici kadrolar bir Kadro Hareketi’nden çok Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye’sini kuracak kişiler olarak var olmalı. Tek parti döneminde yapılan hataları iyi bilen ve tenkit eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, bana kalırsa kendi ekibini “yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek” dünyadan vazgeçmiş kişilerden kurmayı düşünüyor.

Kategoriler
iktibas şiir

burası dünya!

“Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik.”

Burası Dünya, Cahit Zarifoğlu.
Kategoriler
matbuat

Şehrim 2023

Şehir üstüne konuşmayı, düşünmeyi ve hayâl etmeyi seviyorum. İtiraf etmeliyim, Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’iyle tanıştıktan sonra kent üstüne bütün meşguliyetler, aynı zamanda yüzde bir tebessüm de bırakan bir keyif hâline dönüşebiliyor. Ak Parti’nin Şehrim 2023 projesine birkaç ay öncesinde denk gelmiştim. Geçenlerde biraz daha detaylarını öğrenme imkânı buldum. Çiğdem Karaaslan’ın öncülüğünde gerçekleşen bu proje gerçekten bir ihtiyaç. Otobüslerin şehirleri dolaşarak alacağı geribildirimler, farklı fikirler önerileri ve işin masa başı
mesaisi çok güzel.
Doğrudan esnafla, meydanla, sokakla konuşmak aslında bir şehir tahayyülü meselesinin özüdür.
Ancak pratikte her zaman çok efektif olmayabildiğini de unutmamak gerekir.
Tabi, bazı eksikliklerin tespiti ve giderilmesi, hatta yeni projelerin geliştirilmesi için de Şehrim 2023 projesinin otobüsleri şehirlerin geleceğine uzun vadeli projeksiyon tutacaktır.

Bense bu vesileyle Kent ve şehir aynı anlama gelen eş anlamlı
sözcükler mi?
Hiç sanmıyorum. Şehir Farsça’dan geliyor; kent ise mazisi Orta Asya’nın 9. yüzyılına dek uzanan ve bugün çoktan kaybolmuş Soğdca. Her iki dil de son kertede İran menşeili. Fakat ‘şehir’ lafzı nedense bu coğrafyada kültürel olarak daha çok sahiplenilmiş ve kullanılmış. Bugün, ‘şehir’ kelimesinin ‘kent’e kıyasla daha yerli bir çağrışım yapması bu sebepten olsa gerek.

Yaşadığımız şehirler, güzelliğiyle ve çirkinliğiyle aslında orada olana ve olmayana dair bir gösterge olma özelliği gösteriyor. Binalar, köprüler, meydanlar sadece zahirlerinden ibaret değil. İşte, Görünmez Kentler’den bir Mostar Köprüsü pasajı:

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

“Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han.

“Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi,” der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre düşünür. Sonra ekler:

“Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.”

Marco cevap verir:  “Taşlar yoksa kemer de yoktur.”

Öyleyse, şu çıkarımlarda bulunabiliriz. Bir kenti ve toplumu taşıyan her şeyden önce bütün unsurlarının yarattığı ahenktir. Tıpkı, Mostar Köprüsü’nde olduğu gibi kilit taşı bütün köprü için hayati öneme sahip bir tek taştır.  Bir kent yahut bir toplum tek bir parçasıyla var olmadığı gibi kendisi için önemli bir unsur yok olduğunda da aslında her şeyini kaybetmiş olmaz. Kent yaşamaya devam eder. “Kemerin kavsi”nin var ettiği ahenk şehrin ritmidir, soluğudur, bıraktığı estetik izdir. İmparatorlar çoğu kez o düzenin, nizamın ve ‘yolunda giden işlerin’ peşindedirler. Bütün gürültünün arkasında son kertede bu istek, bu arayış vardır. Tıpkı, Marco Polo’nun anlattıkları karşısında Kubilay Han’ın “Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.” haykırışı gibi… Her hükümdar meselenin özünü kavramak ister. Onu en kestirme ve direkt
yoldan çözmek ister. Marco Polo ise imparatorların bilmediği sırra vakıftır. Taş bir köprüyü var eden bütün unsurlarıdır.
Bütün taşların var ettiği ahenk bir kemerin kavsinin vaat ettiği güzelliği var edebilir.

Şehirlerimizi bir şiirin sembollerini döşer gibi kurmalıyız. Bugün, sembollerle var olan kentlerde değil, ne üzücü ki ezberlerle var olan kentlerde yaşıyoruz. Bu durumun ne tek bir müsebbibi var ne de tek bir sebebi… Kalkınma ihtiyacı ve arayışı çoğu kez bizim için anlamı var eden sembolleri lüks kılıyor. ‘İdeal şehir’ üzerine konuşurken sokakla konuşmanın en büyük riski burada. Maişet motorunun çalışması için gelebilecek fikirler bizim ideal kentimizi bulmaya dair yeterli olmayabilir. Sokak elbette önemli ve Şehrim 2023 projesinde sokağın ötesi de düşünülmüş. Ancak yine de projenin beslenebilecek, gelişebilecek çok tarafı olduğunu düşünüyorum. Şehrim 2023 gibi bir proje, bir arzu, bir arayış tek başına beni heyecanlandırmaya yetti. Geleneğin ve fantastik olanın mezcettiği, hikâyeye imkân açılan dokunuşlara da ihtiyaç hissediyorum.

Kategoriler
cümle

yüzleşme

her insan şeytanla bir gün yüzleşir. derviş ise erken vakitli yüzleşendir.

Kategoriler
matbuat

Yeniliğe Doğru

Yeni olana çoğu zaman şüpheyle bakmaya eğilimliyiz. Bu bakış doğal. Yeni, her şeyden önce risk manasına geliyor. Mevcut olanın en azından test edilmişliği, ağır aksak da olsa ayakta kalacak kadar sağlam olması ve her şeyin ötesinde risklerden uzak konfor alanı var.

Bizde hatırlanan geçmişin ilk ‘yeni’si, Sultan III. Selim’in yeni nizamıydı. (Nizam-ı Cedid) Sonra, Tanzimat bir devir olarak büsbütün yeninin hayata nüfuz ettiği bir zaman oldu. Aynı zamanda, yeni olana itiraz olsa da artık yeninin vazgeçilemez hâle geldiği bir başlangıçtı da Tanzimat.

Edebiyat da sürekli bir öncekinin üstüne kendini koyarak, bazen anti-tezini üreterek yenilendi. Tanzimat’tan bu yana Türkiye’de edebiyat sürekli bir nefes arayışı, yenilik arayışı içerisinde varlık gösterdi. Yeni, bizatihi tek başına bir kavram olarak edebiyatta haklı bir iddianın ve daha iyinin savunusu oldu. Servet-i Fünûncu’ların şiirin ‘göze’ değil ‘kulağa’ hitap etmeli yorumu Edebiyat-ı Cedîde başlı başına bir ‘yeni edebiyat’ çağrısı yapıyordu. Sonralarda, dolaylı bir şekilde yenilik imkânını içinde barındıran Fecr-i Âti; Yeni Lisan Hareketi’nin şiirde ‘hece’nin merkeze geldiği ve yabancı etkilerden uzak bir Yeni Türkçe’yi, hatta İstanbul Türkçesi’ne hayat veren bir hareketler. Elbette, bir de geçmişe nazire yaparak var olan İkinci Yeni var. Edebiyat için hakikaten hiç alışılagelmediği kadar yeni unsurları bir araya getirmemiş midir? Fakat başta da dediğimiz gibi yeni olan risklidir de. İkinci Yeni, nefesi ve dünyaya bakışı pek güçlü ancak hep tamamlanmamış bir hareket hissi bırakan bir yenilik olarak kalmıştır. Bana kalırsa böylesi bir risk, göze almaya değer. İkinci Yeni özelinde böyle bir riskten bahsetmek gerekirse, sonuç itibariyle Türkiye’de şiirin serbest alanının gelişmesine yaptığı katkı kendisini de aşacak boyuttadır.

Son iki yüz yıla dair bu yenilik arayışından edebiyat kadar bahsedebileceğimiz diğer bir alan da elbette siyaset. Zaten siyasetin alanı da edebiyatın alanı da ‘yeni bir iddia’da bulunmak, ‘yeni bir hareket’e kalkışmak için son derece elverişli alanlar. Bereket o ki bizim topraklar mümbit. Her iki sahada da da bu anlamda pek çok ‘yeni iddia’sı var. Edebiyatta aranan yenilik biraz daha keyfi ve zevk çerçevesinde şekillenirken; siyasetteki yenilik içinde mecburiyetleri, heyecanları ve daha görünür riskleri içinde barındırıyor.

24 Nisan referandumunda oylanan ve bayram sonrası gerçekleşecek seçimlerle beraber de tamamıyla uygulamaya geçecek olan yeni sistem de bütün imkânları ve riskleriyle Türkiye’yi bekliyor. Ben, denge mekanizmalarının çok farklı türlerde ve şekillerde olmasından dolayı yeni sistemle siyasetin dinamikleşeceğini düşünüyorum. Öte yanda, her bilinmeyen alan gibi konfor alanının karşısında bir bilinmeyen, daha önce denenmeyen riskli bir yol. Tabi, eskinin konfor alanının olmadığı da çokça dile getirildi. Parlamenter sistemin krizleri zaten tartışma götürmeyecek açık vakıalar. Bu anlamda, eskinin konforundan söz etmek mümkün olmasa da herkes bir şekilde iyisini kötüsünü biliyordu. Şimdi, siyaset, Türkiye için
önemli bir yeniliğe gebeyken, yeni Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ciddi imkânlar, özellikle hız ve hamle konusunda mümkün
. Zaten, her risk içinde büyük imkânlar, umulmadık ilerlemeler ve elbette risk olmanın ağırlığını barındırır.

Kategoriler
matbuat

Roman ve Sinema

Roman ve sinema aslına bakılırsa sıkıntılı, fazla bulaşılmaması gereken, az biraz da tehlikeli iki alan. Ortak noktaları kurgusal ürünler olmaları. Kurmacaya muhtaçlar. Hâl bu olunca tehlikeli bir silaha dönüşmesi pek olası. Hele muhatabı, yani okuyucu ya da seyirci, karşısında yeteri kadar savunma aracına sahip değilse daha da fena. Roman da sinema da modern şeyler. Modern zaman oyuncakları… Büyükler için tasarlanmış, mahiyeti oyuncak olmaktan çıkmayan ancak gerçekleri üzerinden birebir tasarlanmış ve biraz da pahalı maketler var ya, işte onlar gibi.

Sebepleri aynı mıdır bilmiyorum fakat romana yönelik hislerim konusunda yalnız da sayılmam. Mesela, Cemal Süreya, Paul Valéry’nin roman okumayı ‘zaman kaybı’ olarak gördüğünü ve anı okuduğunun söylentisini anlatır. Sadece ‘zaman kaybı’ meselesi değildir, mutlaka bu hissiyatı yaratan altında başka bir sebep vardır. Yine, Ahmed Arif’in “Roman yazmak hamallıktır” dediğini aktarır. Katılmamak mümkün mü? Kendi payıma değil. Şairler, öze doğru, üstünden bütün yükleri atarak en çıplak hâliyle hakikati aşikâr etme derdindeyken; romancı türlü oyun çevirir, gizi ve tanrısal hakikati gizleyerek kendi hakikatini muhatabına dayatır.

Tehlike burada başlar. Romancının oyunları karşında acemi bir oyuncunun kendi gerçekliğini romancının hakikati üzerinden kurmaya başlaması içten bile değildir. Okuyucu bunu bazen gönüllü olarak yapar. Romanda, hayatın içinde
bulamadıklarını ya da bulamayacağını düşündüklerini bulur. Kendini yapaylık ve sahtelik üzere koyverip bir simülasyonu deneyimlemeye başlar. Bazen ise farkında bile değildir ve bir gün dünyaya romancının gözlerinden (de) bakmaya başladığını ansızın fark eder.
Etmeyebilir de. Bütün bunlar romancının kim olduğuna bağlı olduğu kadar muhatabının romancı karşısında ne kadar hazırlıklı ve cephaneli olduğuna da bağlıdır.

Ve tehlike devam eder. Gazete tefrikalarıyla sanayinin var olmaya başladığı, demirin ve kömürün insanlık için önemli olmaya başladığı zamanlarda ilk kez görünen romanın bir süre sonra çizgi romanı da var etmesi sürpriz değil. Çünkü kandırılmaya
gönüllü okuyucu, aynı zamanda görmek de ister. Harfler inanmaya yetmemektedir. Görsellik, kurmacaya yeni bir duyu ile yeni bir silah kazandırır.

Bu saatten sonra tehlike değil azalmak daha da pekişecektir. Çünkü kurmacayı kâğıt üstünde görmek de yetmez. Canlı bir şekilde görmek ve duymak gerekir. Atmosfere ihtiyaç vardır. Atmosfer ne kadar iyi olursa hikâye o denli az tökezleyecek ve seyircinin seansı o kadar kusursuz olacaktır.

Romancının ya da film yönetmeninin hakikatini ne yapayım? Bütün detaylarıyla bizatihi tecrübe edilebilecek canlı hikâyeyi, yalancı bir atmosfere neden tercih edeyim? Başkalarının hakikati benim hikâyeme elbette değer katabilir fakat bu dümdüz bir şekilde ilan edilirse.

Kategoriler
matbuat

Seçimin Tek Galibi

Aslında görünen 24 Haziran seçimlerinin mutlak bir galibi olması zor görünüyor. Çünkü rakamlar birçok şeyi açıklamaz. En sonda söylenecek olanı başta söyleyelim. Gelinen noktada, 24 Haziran günü birinci turda Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesi önünde hiçbir engel yok. Böyle de olacaktır diye düşünüyorum. Ancak Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesi siyasetin dinamik ve çok senaryolu hâle geldiği yeni sistemde geleceğe dair yalnızca aşikâr olan bir ipucundan ibaret.

‘Erken seçimin olmayacağı’ söylemi Türkiye gibi günlük hissiyatı güçlü olan bir ülkede çoktan yerini ‘erken’ bile denilemeyecek kadar ani bir seçim tarihi açıklanmasıyla unutuldu. Seçim tarihi, yalnızca Cumhur İttifakı cephesinde bir bocalama ve panik yaratmadı. Ak Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımı zaten her an seçimlere hazır olacak şekilde tabanda bir dinamizm ve dirilik muhafaza etmek. Ayrıca, Ak Parti’nin bir seçim havasında bütün illerde ve İstanbul’un büyük ilçelerinde kongrelerini tamamladığını ve aslında gizli bir seçim maratonu yürüttüğünü görmek zor olmasa gerek.

Öte yanda, muhalif cephede aday belirleme süreci henüz bitti diyebiliriz. Hiçbir şekilde birinci turda bir çatı aday formülünün Türkiye sosyolojisinden hareketle muhalefet için iç açıcı olmayacağı durumundan hareketle, 24
Haziran seçimlerini heyecanlı ve öngörülemez kılacak tek bir ihtimal vardı. Abdullah Gül’ün Saadet Partisi’nin adayı olarak deklare edilmesiydi. Eğer öyle olsaydı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması mümkün olabilirdi.
Yine, Halkların Demokratik Partisi’nin Selahattin Demirtaş tercihi özellikle İstanbul’da muhalefet oyları arasında rakamsal değişiklikler yaratacaktır. Ancak son kertede yine Cumhurbaşkanlığı seçiminde birinci turun yüzde 50 eşiğinde şu şartlarda belirleyici olacak HDP değil, Kürt seçmenlerin temayülünün ne yönde olacağıdır.

Muharrem İnce, Kemal Kılıçdaroğlu’nun pek naif ve son derece demokratik görünen tavrıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı olarak ortaya çıktığı görülüyor. Kılıçdaroğlu’nun yaptığı takdire şayan mıdır? Bilmiyorum, çok başka boyutlarıyla bu konu tartışılabilir hacimde. Evet, görüntü güzel fakat demokrasi ve saygı gibi kavramlar böyle imiş gibi görünseler de esasında bu değil diye düşümüyorum. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi’nin göstereceği adayın son kertede bir önemi olmayacaktı. Yalnızca seçimlerde alınacak CHP oylarını ileri ya da geri yönde oynatacaktı. Bence, 24 Haziran günü CHP için kritik soru meclis seçimlerinde parti olarak alınacak oy mu yoksa, Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin mi daha fazla oy alacağıdır. Soru kritiktir çünkü olası muhtemel bir sonuçta Cumhuriyet Halk Fırkası’nın başına Muharrem İnce’nin geçmesi kaçınılmaz görülüyor. Gerçi bu durumda milletvekili olması artık mümkün değil ancak hâlihazırda aynı durum Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu için de geçerli. Pek âlâ o şekilde genel başkan olmasında bir engel görünmüyor.

Muharrem İnce yaptıklarıyla, söyledikleriyle, enerjisiyle ve muhtemelen çokça eleştirilecek karakteri ve hayat tarzıyla çok tartışılacak ve merkez solda ateşleyici olacaktır. Kendi seçmen aralığında yarattığı coşkuyla da kemikleşmiş mevcut Halk Partisi oyunu artıracak gibi görünüyor. Aynı zamanda, Meral Akşener’in CHP’den çalabileceği oylar Muharrem İnce tercihinden sonra azalacaktır.

Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan için 24 Haziran seçimleri de iyi düşünülmüş, çalışılmış, hazırlanmış bir tarihi seçim olacak. Fakat İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in bahsini ayrıca açmak gerekir. Meral Akşener rüzgârı uzun zamandır esiyor ve 24 Haziran seçimlerinde bir parıltı gibi yanıp sönen bir hikâye olacağını düşünenlerden değilim. Özellikle İyi Parti aldığı oy ve mecliste elde edeceği sandalye sayısıyla Türkiye siyasetini muhalefetten yönlendirecek akıl olacak düşüncesindeyim. Özellikle de bu vaziyette seçim sonrası normal gidişatta Meral Akşener’in kurduğu söylem belirleyici olacak. İşi kolay değil fakat bugün siyasette Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kalibresine yaklaşan ve üst perde siyasetini okuyabilen tek kişi o görülüyor.

Kategoriler
matbuat

GÜLSAN Çirkinlik mi?

Kent üzerine konuşmak hayâl kurmaktan bağımsız olamaz. Kent üzerine düşünmenin ve hayâl kurmanın düğümlendiği bir çelişki estetik görünen ve kalkınan bir kenti bir arada tutabilmenin zorluğudur. Çünkü hâlen üstümüzde fazlasıyla tesiri olan 19. yüzyıl tekniği bize şunu söyler: Kalkınmak gerekir ve gerçekten de bir ihtiyaçtır. Kalkınma yolunda yoksunlaşmak pek iyi bir şey olmasa da nihayetinde teferruattır.

Bu coğrafyada, 19. yüzyıl tekniği Sultan II. Abdülhamit döneminde kurumsallaştı. Tekniğin dünyasının önceki izleri II. Abdülhamit gibi bir siyasi liderin elinde sistemleşti. Dönüşen dünyanın paradigmasına direnebilecek yerli bir hareket noktası yoktu. 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı birikimi böylesi bir yerli paradigmaya nefes verebilecek unsurların bir araya geldiği zamanlardan değildi. Şüphesiz, tekniğin dünyasının temelinde kalkınma ve ticaret vardı. Sultan Hamit, 19. yüzyıl biterken bu yeni tekniğin dünyasının icap ettiklerini tatbik etmeyi başardı ve yeni dünyanın ruhu bu toprakların hamuruna katılmış oldu.

Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz’ın ‘makyajlı kent’ düşüncesi ilk önce iyi görünse de yolun sonunda ne hikâyelerle dolu hakiki bir kent ne de işleyen ve kalkınan bir kent var edebilir. Yusuf Ziya Yılmaz’ın riyasetinde estetik kaygı taşıyan birisi olduğunu hep gözlemledim. Estetiğe
inanıyorum fakat estetiği bir kentin içindeki hikâyelerin var ettiğini ve doğal yollarla oluştuğunu gayet iyi biliyorum
. Bir kadın düşünün ki güzelliği Allah vergisi, dünyaya gelmesiyle mündemiç olsun, bir de makyaja muhtaç olsun… Yani, demek istiyorum ki bir kentte estetiği var etmek için idarenin yapması gereken nitelikli imkânlar yaratmaktır.

Ayrıca, Samsun’un son yıllarda kalkınması noktasında dillendirilen türlü söylentiler, somut görülen gerçekler, sokakta insanların söyledikleri, belediyenin yüklü bir borç altında olduğu gibi birtakım tespitler var. Samsun’un yakın geçmişinde Kemâl Vehbi Gül’ün riyaset ettiği dönemlerde, Samsun bütün Türkiye’de kalkınmasıyla örnek gösterilen bir şehirdi. Öte yandan, sonralarda bu dönemler de özellikle kalkınma sevdasıyla estetiğin göz ardı edildiği ve Samsun’un betonlaştırıldığı yönünde ciddi ve önemli eleştiriler de çokça dile getirildi. Benim kanaatim, bu eleştiri bir taraftan doğrudur, Vehbi Gül’ün imarcı ve kalkınmacı karakterinden kaynaklanmıştır. Fakat öte yandan bu durumda, Demirel ve Özal’lı o yılların bütün Türkiye için imar, kentlileşme ve sanayileşme yılları olmasının da bu durumda payı vardır.

Konunun merkezine dönersek, Kemâl Vehbi Gül tarafından o yılların Samsun’un kıyısına kurulan ve bugün şehrin göbeğinde yer alan GÜLSAN, bugün daha çok ‘esnafın mağduriyeti’ şeklinde dile getirilen yüzlerce hikâyeyi içinde taşıyor. Modern bir şehir büyüdükçe şehri besleyen, iktisadi kalkınmayı sağlayan üretim alanlarının şehrin içerisinde kalması da kaçınılmaz. İstanbul’da bunun birçok örneği var. Otomobilden mobilyaya kadar bütün sanayi siteleri İstanbul’un ortasında. Buna mukabil, şehri ve bütün Türkiye’yi besleyen ‘ağır sanayi’ alanları ise Gebze’de. GÜLSAN, Tekkeköy’deki Organize Sanayi Bölgesi’nde olduğu gibi ağır sanayi alanı değil. Bunun manası, GÜLSAN’ın insanların sürekli gündelik ihtiyaçlarının temin edildiği bir alan olduğu ve kent merkezinden kopuk olmaması gerektiği. İstanbul’da Maslak Oto Sanayi tam da böyle bir alan. Bir yandan şehri besleyen ve kentin gündelik ihtiyaçlarına cevap veren, öte yandan İstanbul’un en önemli iş merkezlerinin ortasında olmanın sorumluluğunu taşıyan ve bu şekilde dizayn edilen…

Şehir, yaşayan bir organizma. Cumhuriyet Meydanı, Mecidiye, Çiftlik, Site Camii, GÜLSAN gibi yerler Samsun’un hikâyelerini var eden, gelenekle irtibat kuran dinamiklerin işlediği mekânlar. Üstelik, GÜLSAN bugün Toybelen mevkiine taşınsa yarın şehir daha da büyüdüğünde taşınan sanayi sitesi aynı durumda olmayacak mı? Yapılması gereken yalnızca alan açmak, basiretli bir akılla müdahale etmeksizin bir kurgu dizayn etmek ve hikâyelere imkân vermektir.

Kategoriler
matbuat

Edebiyat Ne İşe Yarar?

Edebiyat denildiğinde üç şey düşünmek gerekir: Birincisi, akla en çok gelen yazı üzerinde kendini var eden, asırlarca birbirine eklemlenerek gelişen ve dönüşen tarihi olan bir alem. İkincisi, üniversitelerde birtakım tahlillere mahkûm edilen bir tür analiz işi. ‘Şair burada ne demek istemiş olabilir?’ gibi lüzumsuz bir suale aranan cevapların makaleleştirildiği, bir romanın teferruatlı bir şekilde analiz edilerek okuyucu sözü üzerine söz söyleme çabalarına giriştiği gibi benim asla anlam veremediğim, Ahmet Haşim’deki ‘biriciklik’ unsurunun ve keyifin yok edildiği bir akademisyenlik. Edebiyat deyince üçüncü düşünülmesi gereken ise bizatihi hayatın içerisinde kendine var olma imkânı bulan, kimilerinin pek imkân verdiği kimilerinin boğazına yapıştığı, görenleri tebessüm ettiren fakat görmeyenlere de gayri ihtiyari tesir edebilen hayatın ta kendisi.

Zaten edebiyat olarak isim verdiğimiz saha bir bakıma bir toplumun görünen ve görünmeyen yüzlerinin yazılı metne yansımasından ibarettir. İlk anlamıyla tarihsel birikimini var eden edebiyat aslında sınırlıdır. Yalnızca yazıya geçebildiği ölçüde, neşredilmeyi hak edecek kalitede üretilebildiği kadarıyla bir toplumu yansıtabilir. Öte yandan, toplumun içinde edebiyat sokakta, kahvede, takside, kitapçıda, çarşıda ve aslında kentin her yerinde sürekli tedavüldedir. Çevrimdışı olmaksızın hikâye devam eder. Mürekkepsiz hikâyeler yazılır ve kayda geçemeden birçoğu unutulur gider.

Aslında pek bir işe yaramaz. Sıradan bir şekilde hayatın akışı içerisinde pek âlâ edebiyata muhtaç olmadan da yaşanabilir. Fakat gel gör ki dirim kısalığını ve faniliğini göğsünde taşısa da herhangi bir şeye indirgenemeyecek ve tekdüze olamayacak kadar da kompleks. Vaziyet bu olunca, edebiyat gibi unsurlar da içinde kendini var ediyor. Dünyanın ilk alegorik metinlerinden olan İbn-i Sina ve İbn-i Tufeyl’de farklı biçimlerde ortaya çıkan Hayy bin Yakzan‘ın sonunda da söylendiği ‘ince zar’ metaforu gibi edebiyat da hayatın içerisinde ince bir zarla perdelenmiş. Zarı yırtmasını bilen dışarıdan görünenin ötesini görüyor, başka anlam dairelerine ulaşıyor.

Samsun’lu hece şairi merhum Cemal Safi’yi anmak gerek. Bizim toplumumuzda hece şiiri her zaman halkımızca daha çok tutulur ve belleklere kazınır. Edebiyatımız da böyledir. Divan’dan beri farklılaşan ölçüler hep olsa dahi ölçü hep esas olmuştur. Modern serbest şiir çoğunlukla ilgilisine hitap etmiştir. Öte tarafta, serbest şiirin alanında yazıp çizen fakat o tarihsel hafızayı diri tutan İsmet Özel gibiler de bir sürü insanda karşılık bulabilmiştir. Şiirde kâfiye aramak anlamı çok kez öldürür. Hece ile şiirde sesi sürekli canlı tutup anlamı öldürmemek tam bir kabiliyet işi olmuştur. Cemal Safi bu kabiliyetin en güzel örneklerini yazdı. Anlamı öldürmek bir tarafa, hece ölçüsünün rüzgârını arkasına almayı başararak anlamı daha da pekiştirdi. Şiirin asli gücü olan yüreklere dokunmayı başardı.