Kategoriler
matbuat

Yeni Anayasa İhtiyaç mı?

Bu soruya alelacele verebileceğimiz ilk cevap yeni anayasanın kesinlikle bir ihtiyaç olacağı yönünde. Yeni bir anayasa ihtiyacını doğuran temel saik 42 yıllık bir anayasaya sahip olmamızdan ziyade anayasamızın askeri bir vesayet altında ‘oldu bitti’ye getirilerek hazırlanmış olması.

O günün şartlarından bugüne dek 1982 Anayasası değiştirilmekten ‘yamalı bohça’ya dönmüş vaziyette. Amerikan anayasası yaklaşık 300 yıllık bir anayasa. Üstelik, bizdeki anayasaların aksine kazuistik olmayan genel ilke ve prensipleri içeren bir metin. Anayasaların eski olması menfi bir durum değil. Önemli olan değiştirilmeye ihtiyaç duyulmayacak zamana karşı koyabilen bir anayasaya sahip olmak.

1876 Kânûn-i Esâsî’den beri bizim en sivil ve özgürlükçü anayasamızın ‘1921 anayasası’ olduğu söylenir. Bu anayasayı hazırlayan millet meclisi Anadolu’daki etnik ve dini çeşitliliğin tezahür ettiği mülevven bir meclistir. 1921 Anayasasını hazırlayan Büyük Millet Meclisi geniş mebus yelpazesine sahip, çoksesli ve özgürlükçü bir anayasa metni hazırlamıştı. Dolayısıyla, 1921’e kıyasla 1924 anayasasını kazanım olarak göremeyeceğimiz kanaatindeyim. 1924 anayasasından itibaren de zaten Türkiye’de on yıllar boyunca tek parti iktidarı hâkimiyet kurmuştur.

Sonraki yıllarda, Türkiye’de 1961 ve 1982 yıllarında askeri darbe sonrası kurulan anayasa heyetlerince hazırlanan iki anayasamız oldu. 1961 anayasasının 1982’ye göre çok daha özgürlükçü ve sivil hayata imkân veren bir anayasa olduğu tevatürdür. 1982 anayasası en kazuistik anayasamızdır.

Bu yüzden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yeni anayasa çağrılarını ‘sivil anayasa’ olarak yapıyor. Türkiye’de bugüne kadar siviller eliyle hazırlanmış bir anayasa yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Türkiye’nin herhangi bir vesayet odağının etkisinde kalmadan yapılacak bir anayasanın önemini vurguluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan gerçekten haklı. Türkiye’nin sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğu da aşikâr. Ancak bugün Türkiye’deki siyasetin ve ekonominin şartları bize ne kadar yeni bir anayasa hazırlama imkânı veriyor?

Yirmi yılı devirmiş yorgun bir Ak Parti iktidarı var. Bazı kimselere göre 2017 anayasa değişikliği referandumuyla kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ayrı bir vesayet aracı. Üstelik, melun bir facia olan 15 Temmuz kalkışmasının sonrasında oluşan toplumun her kesiminde hissedilen ve siyasette bıraktığı ‘travmatik’ izler her ne kadar geride kalsa da; gündelik gündemlerimizin ve sıradanlaşan vahşet olaylarının arka planında bir ‘cinnet hâli’ sanki hâlen devam ediyor.

Tabi, bir de ülkedeki ekonomik müzayaka ve geçim zorluğu söz konusu. Yeni bir anayasa yapmak ve üzerinde etraflıca tartışabilmek refahla mümkündür. İnsanların geçim derdinde olmaması, her kesimden insanın kendine göre iyi ve rahat olması gerekir.

İstiklâl Harbi’nin yaşandığı 1921 ve 1924 anayasaları da zor şartlar altında yapılmıştı, doğru. Ancak şu an o zamanki şartlardan bahsedemeyiz. Bir daha da olmaması temennisiyle…

Eğer sivil bir anayasa yapılacaksa bunun önceki darbe sonrası anayasalardan farklı olması gerekir. Toplumun her kesimini kucaklayan ve bütüncül bir yaklaşımda anayasa hazırlanmalıdır. 2007 yılında rahmetli Ergun Özbudun’un hazırladığı ‘anayasa taslağı’nı burada zikredebiliriz. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan 2007 yılında Ergun Özbudun’dan ‘sivil bir anayasa’ hazırlamasını istemişti. Anayasa taslağını Ergun Özbudun başkanlığında Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker ve Doç. Dr. Serap Yazıcı’dan oluşan bir komisyon hazırlamıştı. Türkiye’de yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı şu günlerde Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan anayasa taslağını pek hatırlayan varmış gibi görünmüyor.

Yeni anayasa müzakereleri henüz ‘ilk dört madde’ tartışmaları ve polemiklerinin ötesine geçebilmiş görünmüyor. Ulus devletlerin mazisine dönerek imparatorluk bilinci kazandığı yirmi birinci yüzyılda bugün Türkiye’de çok sığ tartışmaların süregeldiğini üzülerek takip ediyorum. Türkiye’de, siyasetin gündemi yirmi beş sene evvele kıyasla neredeyse hiçbir mesafe katetmeksizin tabular ve semboller arasında sıkışmışvaziyette. ‘İlk dört madde’ tartışmaları da bunlardan biri. Milletçe müşterek değerleri paylaşmak bir şey; entelektüel background gerektiren anayasa tartışmasını ‘ilk dört madde’ tartışılmazlığına hapsetmek başka bir şey.

Yeni bir anayasa ihtiyacı var mı? Gerçekten de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından sıklıkla dile getirildiği gibi özgürlükçü, insan hayatı temelli, sivil bir anayasaya ihtiyaç var. Ben, bu noktada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni anayasa çağrılarını samimi ve önemli bir çaba olarak görüyorum.

Ancak yeni anayasanın hazırlanabilmesi için toplumsal ve siyasal bir mutabakat olmadığı kanaatindeyim. Yalnızca ‘görüş birliği’ sağlanabilmesi açısından değil; yeni anayasanın hazırlanabilmesi için geleneksel yaklaşımları içselleştirmiş yenilikçi bir vizyon ve perspektife sahip olma konusunda da. Siyaset kurumu ve siyasetçiler hantal. Siyaset, zahirde birtakım hizmetlerin yapıldığı bir araçmış gibi görünse de bugün siyasetçilerin sokaktaki halkı ve milleti temsili bir muamma. Siyasette tam olarak bir kaht-ı rical var demiyorum ancak ‘değer üretme’ ve ‘yenilik getirme’ hususunda yalnızca iktidar cenahında değil muhalefette de bir ‘adam/kadın kıtlığı’ olduğu aşikâr.Nerede olursanız olun, hangi işle meşgul olursanız olun insan kalitesi çok önemlidir. Siyasette de bu böyle. Dünyanın en iyi, demokratik, insan haklarına saygılı anayasasını isterseniz yapın; eğer ki insan kalitesi düşükse pek müsbet bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. Yahut tam tersi… Şayet kalifiye, işinin ehli, ahlâklı, hak hukuk gözeten insanlara sahipseniz; en berbat anayasaların, kanunların ve yasaların içinden bile iyi ve doğru işler çıkarabilirsiniz.

Kategoriler
matbuat

Müsabaka Belediyeciliği

Müsabaka belediyeciliği diye bir ‘yaklaşım’ geliştirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Yani, belediyeler hem kendi ihtiyaçlarını karşılamak için hem de bir alandaki en iyileri bulma ve ödüllendirmek amacıyla çeşitli alanlarda yarışmalar düzenlemeliler.

Zaten, Türkiye genelinde belediyeler çok sayıda yarışma düzenliyor. Düzenledikleri bu müsabakalar artarak devam etmeli. Fakat sormak isterim: Samsun’da çeşitli alanlarda belediyeler ne kadar yarışma tertip ediyor? Aslında, bu konuda bir yazı yazmak istememin bir sebebi de Samsun’da başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere belediyelerin bu konuda eksik kaldığını fark etmiş olmam.

İnternetten yarışmalara ufak bir göz attığımda da Samsun’un bu konuda gerçekten eksik olduğunu söyleyebilirim. Yarışma tertip eden belediyeler, valilik ya da kaymakamlıklar göremiyorum.TEKNOFEST ve Kültür Yolu Festivali’nde müsabakalar yapılıyor ancak bunlar Samsun’a mahsus olmaktan çok, Türkiye genelinde düzenlenen müsabakaların Samsun ayağı.

Söylemek istediğim şudur: Müsabaka belediyeciliği gibi bir mantaliteyle bu yarışmalar yapılmalı. Fen bilimlerinden, mimariye ya da fotoğraf, resim, müzik, edebiyat, tarih, sosyoloji gibi kültür sanat alanlarında olmalı yarışmalar. Belediyeler de ödüllendirdiği bu çalışmalardan istifade etmeli.

Mesela, Site Camii… Orası aslında bir vakıf olarak kurulmuş ve mimari olarak düzenlenen müsabakanın neticesinde inşa edilmiş bir yapı. Site Camii ve Çarşısı’nın mimarisi gerçekten orijinaldir de… Samsun’da birbirine benzeyen birçok yapı içinde hemen dikkat çeker. Tabi, şu an hâli perişan. Tabii, yapıldığı zamandan bu yana gerekli bakımları yapılmazsa perişan olur. Bazıları için de dini kitaplar ve eşyalar satan Site Camii esnafı da o bölgelere bedbin bakışın sebebidir. Netice olarak, Site Camii ve Çarşısı mimari olarak düzenlenen bir müsabaka sonucu kazanan projeyle camii olarak yapılmıştır.

Site Camii ve Çarşısı’na benzer şekilde ve daha iyisini yaparak Samsun’da binalar ve projeler inşa etmek için mimari yarışmalar açılmalı. Şiir yarışmalarıyla birlikte şiir geceleri düzenlenmeli. Fotoğraf ve resim müsabakalarıyla ödüllendirilen çalışmalar sergilerde ve belediye yayınlarında değerlendirilmeli. Müzik alanında yarışmayla en iyi seçilenlerin parçaları profesyonel bir albüm hâline getirilmeli. Yine, edebiyat ve öteki sosyal bilimler alanlarında ‘kitap’ olacak çalışmaların olduğu müsabakalar yapılmalı. Bütün bunlar, ‘yarına kalacak’ ve ‘yaşayacak’ çalışmalardır. Samsun’un Türkiye’ye ve dünyaya tanıtımını biraz da bu tarz çalışmalarda aramak gerektiği kanaatindeyim.

Samsun’da belediyelerin Kültür ve Sanat Daire Başkanlıkları ne iş yapıyor, bilmiyorum. Bu dairelerin potansiyellerini düşündükçe yapılan kültür ve sanat icraatları adına üzülüyorum. Evet; bazan bir tiyatro oyunu, bazan ünlü bir şarkıcının konseri ya da tanınmış bir yazarın Samsun’a geldiği oluyor… Ancak belediyelerin kendisinin tertip ettiği organizasyonlarla bunun ötesine geçmek gerektiği kanaatindeyim.

MİLLET ‘EKMEK DERDİNDE’

Diyeceksiniz ki millet ekmek derdinde… Samsun Büyükşehir Belediyesi Başkanı Halit Doğan da “Önceliğimiz iş ve aş” demiş. Güzel demiş hakikaten… Gerçekten istihdam sağlamanın, aç insanların karnını doyurmanın, insanların hayat kalitesini artırmanın faydası ve hasenatı yanında bütün hizmetler boş kalır. Ancak iş ve aş meselesinde de geleneksel ve bürokratik teferruatların ötesine geçerek yeni proaktif fikirlere ve uygulamalara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’daki Kent Lokantaları benzeri bir belediye hizmeti, siyaset ve belediyecilik üzerine tefekkür ederken benim yıllar önce düşündüğüm, notlarım arasına aldığım ve gerçekleştirilmesini arzu ettiğim bir çalışmaydı. İmamoğlu’nun İstanbul’a belediye başkanı olarak seçildiğinde ilk icraatlarından biri bu oldu. Samsun’da da galiba öğrencilere yönelik Üniversite kampüsünde bir belediye lokantası var. Ancak bu mesele daha kurumsal ancak amatör bir ruhla ele alınmalı.

Sormak isterim; siyaset, öncelikli olarak bir ülkede açlığı bitirmeyecekse, sokaktaki evsiz ve aç yatan insanlara merhem olmayacaksa, fakirliği fukaralığı bitirmeyecekse neden var? Bu konuda, profesyonel çözümlere ve uygulamalara değil; sivil inisiyatiflere, amatör ruhlu güvenilir insanlara ve müteşebbis ruhlu belediyelere ihtiyaç var.En azından, belediyeler Cumhuriyet Meydanı’nda ve öteki başka merkezi lokasyonlarda sıcak çorba, keşkek, etli/nohutlu pilav verebilir, diye düşünüyorum. Kalıcı bir çözüm değil belki ama mevcut şartlarda birçok kişinin ihtiyacı olacağı kanaatindeyim. İstismar edilmeden; aç olan, karnını doyuramayan ya da durumu iyi olmadığı için yemek yemeye gelen insanlarla ‘başka bir Samsun mümkün’ dememiz mümkün olur.

Kategoriler
matbuat

Yeniye Olan Merak

1789 yılında Fransa’da Burjuva Devrimi cereyân ettiği sıralarda Sultan III. Selim henüz yeni tahta çıkmıştı. Daha şehzadelik yıllarından tasarladığı Yeni Düzen (Nizâm-ı Cedid) fikri bizdeki ilk ‘yeni’dir. Lale Devri’ni tam mânâsıyla bir yenilik olarak sayamayız. O günden bugüne bu topraklarda ‘yeni olanı’ arayışımız hiç bitmedi ve hâlâ da devam ediyor.

Peki, neden mütemadiyen kendimize bir ‘yeni’ bulma ihtiyacı içine girdik? Bunu ancak bugünden geriye doğru bakarak anlayabiliriz. Yaklaşık son iki yüz yıl evvelde ne yaşandığına bakmalıyız.

Her şeyden önce, Endüstri Devrimi’yle beraber yeni bir ‘teknik dünya’ oluştu. İçten yanmalı motorun icâdı, buharlı makineler ve gres yağıyla metal elementi daha önce olmayan bir şekilde kullanılmaya başladı. Makine ilk defa ortaya çıkmasa dahi demir çelikten yapılmış makineler tarihte ilk kez görüldü. El işi tezgahların yerine seri üretime imkân veren fabrikalar kurulmaya başladı. Bütün bu teknik dünya yepyeniydi. Biz de zamanın bir icabı olarak bu yeni teknik dünyayı Avrupa’ya bakarak ikame etmenin peşine düştük.

Burada, Avrupa iyiydi biz kötüydük demeyeceğim. 1800’lerde yeni bir teknik dünya kuruluyordu ve Batı dünyası karşısında Osmanlıların pek de mahsulü olmayan bir bilinmezlik söz konusuydu. Entelektüel cihetten Aydınlanma ve Rönesans yaşamış Avrupa’ya mukabil Türkiye topraklarında zihinsel bir inkişâf yaşanıp yaşanmadığını ben bilmiyorum. Yine, fennî sahada, İngilizler modern makineyi icât edip sömürgeciliğe başladığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisine mahsus bir teknik sermayesi yoktu. 

Dolayısıyla, bizdeki ‘yeni’, – icât olmaktan ziyade, treni kaçırmamak için Batı’ya öykünmedir. 1800’lerden beri bu yeni modern teknik dünya bizim için efsunludur. Avrupa’ya giden devlet adamlarının, gazeteci ve muharrirlerin tavırlarından bu anlaşılabilir. Cumhuriyet döneminde bile 2000’li yıllara dek Avrupa’da bizde olmayan, soğuk, rasyonel başka bir dünya vardı.

Yeni teknik dünya mühendislikten ibaret değildi; her mühendisliğin bir fikir ve mantalite içermesi gibi bir ideolojiydi. Hatta, bu yeni teknik ideolojinin bütün efkârın üstünde bir süper ideoloji olduğunu söyleyebiliriz. Son iki yüz yılda lokomotifler ve gemilerle bir ticaret imkânı doğmasıyla eş zamanlı olarak Avrupa ülkelerinde anayasacılık, gazeteler, aydınlanma fikirleri ve entelektüel intelijans görünür oldu. Elbet, bu yeni ‘kamuoyu’nun tek nedeni teknik değildi.

Yeniye olan tecessüsümüzün ticari ve teknik yönünün ötesinde siyasi bir boyutu da olduğunu söylemeliyiz. Endüstri Devrimi’yle beraber Avrupa feodalizmi terk etti. Yani, kendini Orta Çağ Avrupası olmaktan kurtararak yeni bir safhaya geçti. Aslında, daha evvelde İstanbul’un fethinde ateşli silahların kullanılmasıyla feodalizm son bulmuş ve mutlak monarşiler güç kazanmıştı. Ancak Endüstri Devrimiyle beraber feodal düzenden daha farklı olarak yeni bir uluslaşma akımı ve milliyetperverlik ortaya çıktı. Feodalizmin ilgâsının ya da bu yeni milliyetçilik trendinin Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları için bir ‘felaket’ olduğunu söyleyebiliriz. 1850’lerden itibaren Balkanlar’da ve Ortadoğu’da feodal beyler sayesinde milletler (ya da mikro etnisiteler) kendi ulusunu kurmanın sevdasına düştü ve bağımsızlık kazandı.

Çünkü yeni teknik dünyanın dokusu imparatorluklarla değil, ulus devlet milliyetçiliğiyle uyumluydu. Sanıldığının aksine, teknik, beynelmilel siyaset üzerinde özgürleştirici bir fonksiyon sağlamadı. Daha doğru ifadeyle, teknik dünya merkezîleştirici ve statükocu bir hürriyet ortamı var etti.

Yeni dünya, – Osmanlı İmparatorluğu için de geçerli olmak üzere Birinci Cihan Harbi’nin yaşandığı yirminci yüzyılda değil; 1800’lerde kuruldu. Telgraf, saatler, demiryolları, içten yanmalı motor, buharlı gemiler, savaş endüstrisi gibi teknik icâtlar hep bu zamandadır ve Sultan İkinci Abdülhamid’in bildiği meselelerdir. İlkokul, lise ve üniversiteyi kapsayan modern eğitim, sağlık ve askeriye sahalarında tatbik edilen modern reformlar 1850’li yıllardan sonra yaşanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde, – reddimiras uygulamalarını saymazsak, uzun yıllar boyunca bu mânâda bir ‘yeni’ mefhumundan söz edemeyiz.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında şartlar değişmiş ve Osmanlı topraklarının işgâli gibi yeni bir defacto durum ortaya çıkmıştır. İstanbul’un ve yaşamakta olduğumuz şehir olan Samsun’un sokaklarında İngiliz askerler boy göstermiştir. İşte, bu ‘yokluk dönemi’nde, ‘yeni olan’ uzun yıllardır Osmanlıların gündeminde olmasına gerek bile olmayan bir bilinçtir. Osmanlı zamanındaki ‘yeni’den farklı olarak İstiklal Harbi’nin yaşandığı ve Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda ‘yeni olan’ bağımsızlık şuurudur.

Osmanlı İmparatorluğu da elbette müstemleke olmaya razı değildi. Bağımsızlık bilinci 1850’lerden sonra Osmanlı devlet adamları ve münevverleri arasında vardı ancak bunlar daha çok Batı medeniyeti karşısında terakki edememek ve Avrupa karşısında geride kalmak olarak tezahür ediyordu. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nun yirminci yüzyılın başında artık milletleri Osmanlılık şemsiyesi altında tutması da mümkün değildi.Dolayısıyla, yirminci yüzyılda İstiklal Harbi olarak ortaya çıkan Mîsâk-ı Millî sınırlarında hakimiyet kurma iradesi ve bağımsızlık şuuru ‘yeni’dir. Buna mukabil, hâlen kendini dönüştürerek varlık kazanan ve mütemadiyen kendini yenileyen ‘teknik dünya’ 1800’lü yıllardan bugüne bir mirastır.

Kategoriler
matbuat

Medeniyet ve Su

Medeniyet, su ile inşa edilir. Milletlerin suyla kurduğu münasebet bize o milletin karakterine dair ipuçları verir. Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler suya hükmetmeyi ve suyu insanlara ulaştırmayı amaçlamışlardır. Suya hükmetmek amacıyla sarnıçlar inşa etmiş ve suyu halka ulaştırmak için çeşmeler ve hayratlar yapmışlardır.

Bilirim ki bir çeşme akarsa o şehirde hayat var olur. Çeşme aktıkça sebepler dairesi genişler. Vesileler artar. Hayra hasenata imkân olur. Çeşmeler sadece bizde yok. Roma’nın da her yerinde çeşmeler bulunmakta çünkü akan suların olduğu bir çeşme refahı temsil eder ve bir medeniyetin en büyük delilidir. Fakat Roma’nın bütün çeşmeleri neredeyse kaldırım seviyesi hizasındadır ve o suyu içmek için Roma medeniyeti karşısında eğilmek gerekir. Bizdeki çoğu çeşme başkadır. Bizim çeşmelerimiz karşılık ve itaat beklemeksizin suya kim ihtiyaç duyarsa mütevazı bir şekilde su verir. Hatta kuşlar için dahi mezarlıklarda su içme yerleri, camiilerde kuş evlerinin inşa edildiği malûmdur. Çeşmelerimiz karşılığı Rabbinden bekler. Bu yönüyle, Roma çeşmelerinden ayrılır. Âlemde her şey dairesel bir şekilde akar ve bu mübârek anlayışın özünde de döngüsel bir akış vardır.

Türkçe’de ‘eyvallah’ kelimesi ne mânâ taşıyorsa, hayatımız için de ‘su’ benzer yerdedir. Divan şairi Fuzûlî de “Su” isimli kasidesinde âlemlere rahmet olan peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) şöyle methiyede bulunur: “Suya virsün bâğban gülzârı zahmet çekmesün / Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâra su.” (“Bahçıvan gül bahçesini suya versin, boşuna zahmet çekmesin / Çünkü o bin gül bahçesine su verse bile senin yüzün gibi bir gül açılmaz.”)

Medeniyet ve su mevzubahis olmuşken, gündelik hayatlarımız için önemli olan bir ‘ihtiyaç’tan söz etmek istiyorum. Günümüzde, çeşmeler kadar temiz yüznumaralar ve camiilerdeki temiz abdest yerleri önem arz ediyor. Samsun’da temiz, çamur olmayan, kâğıt peçetelerin olduğu merkezi yerlerde Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılarak işletilen tuvaletlerin ve abdest alma yerlerinin olması gerektiği fikrindeyim. Yine, camiiler de abdesthanelerinin temiz olması ve abdest aldıktan sonra kurulanacak peçetelerin olması konusunda desteklenmelidir.

İstanbul’da Kadir Topbaş döneminde akbillerle kullanılabilen temiz tuvaletler ve abdest alma yerleri uygulaması başlamıştı. Şu an da İmamoğlu döneminde zannediyorum devam ediyor.

Süleymaniye Camii avlusunda ve Yıldız Parkı’nda bu tuvaletlerden ve abdesthanelerden bulunduğunu biliyorum. Diyeceksiniz ki hâlihazırda umumi tuvaletler ve abdesthaneler her yerde var ancak öyle değil. Önemli olan temiz ve kullanışlı bir şekilde insan haysiyetine yakışır şekilde ve bu incelikte tasarlanması.

Buradan, Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Halit Doğan’dan benzer uygulamayı Samsun’da da hayata geçirmesini ricâ ediyorum. Birçok hizmet yapılabilir, yapılıyor da… Ancak tertemiz umumi tuvaletler ve tabii abdest yerlerinin de olması bizim Samsun’da yaşarken ne kadar medeni olduğumuzla alâkalıdır.

İlâve olarak söylemeliyim ki Samsun’u bizim kendine münhasır, özgün bir incelik ve zarafetle nakşetmemiz gerekir. Bütün taşra şehirlerini birbirine benzeten bir ‘zihniyet’in dışına çıkmak mecburiyetindeyiz. Unutulmamalıdır ki rant bütün şehirleri tek tipleştirir. Türkiye’nin ve elbette Samsun’un, bugün daha önce hiç olmadığı kadar tarihi, kültürel ve siyasi muhayyilemizi yeniden yorumlayacak bir özgünlüğe ve yeni fikirlere ihtiyacı varmış gibi görünüyor.

Biz, çeşmeler medeniyetiyiz. İstanbul’da ecdat yadigârı çeşmelerin hâli eskiden perişandı. Son zamanlarda galiba bazı çeşmeler tamir edildi ve kullanıma açıldı. Fakat Türkiye’de bugün şehir merkezlerinde akan çeşmeler Hak getire… Sultan II. Mehmed’in mirası Saraybosna’da her yerde akan çeşmeler bulunuyor. Samsun’da da şehrin merkezi yerlerinde su içilecek çeşmeler yapılamaz mı?

Subaşı’nda Hamidiye Çeşmesi ve en eski stadın bitişiğinde Alemdârzade Çeşmesi olduğunu biliyorum. Yine, Bafra’da Canikli Ali Paşa ve Fazıl Kadı çeşmeleri de mevcut. Bunların hepsi birkaç yüzyıllık tarihi çeşmeler.Sadece tarihi çeşmeleri restore etmek değil; bugünün mimarisiyle ‘tarih olacak’ yeni çeşmeler de yapılmalı. Su içmek kadar mimari olarak da yüzyıllar sonrasında kullanılabilecek ve imrenilerek bakılacak çeşmelerin olduğu bir Samsun daha güzel olur, fikrindeyim vesselam.

Kategoriler
matbuat

Müslüman’ın Değişen Saati

Saat ve vakit, son iki yüz yıllık siyasi ve sosyal meselelerimiz açısından oldukça sıra dışı kavramlardır. Zaman muhayyilemizin ve bize zamanı gösteren saatlerin, – Endüstri Devrimi’nden ve 1789 Burjuva Devrimi’nden sonra gayriinsani biçimde değiştiğini söylemeliyiz. Ama tıpkı Avrupalılar gibi, 1800’lü yılların Osmanlı’sında da bizler ‘zamanı tam manasıyla ölçen’ saatleri pek sevdiğimiz aşikârdır. 1800’lerden önce de mekanik saatler vardı, – 1500’lerde ilk saat bize İngilizlerden gelmişti, ancak saatler ‘kesinlik’ ve ‘doğruluk’ kazanmamıştı. 

Eskinin aksine, yeni ve modern saat ‘dakik’ idi ve zamanı tam manasıyla ‘kesin’ bir şekilde ölçebiliyordu.Osmanlı’da saatlerin yaygın olarak kullanılmasından önce Osmanlı insanı zamanı ‘takribi’ olarak algılıyor, işlerini ‘ezan’a göre tertip ediyordu. Tanzimat’la beraber modern bürokrasinin Bâbıâlî devlet dairelerinde gelişmesiyle ‘mesai’ kavramı ortaya çıktı. Yine, Reşid Paşa ve Abdülmecid devrinde İstanbul’a Şehir Hatları Vapuru’nun gelmesiyle ‘vapur saatleri’ gibi bir durum ortaya çıkmış, iskeleden kalkacak olan vapurlara ‘tam saatinde yetişmek’ gerekmiş ve saatlerin önemi artmıştır. Bu konuda, Avner Wishnitzer’ın Reading Clocks, Alla Turca (Alaturka Saatleri Ayarlama – Geç Osmanlı’da Zaman ve Toplum) kitabı dikkate değerdir. Wishnitzer’ın İsrailli bir akademisyen olduğunu belirteyim. Filistin’in soykırıma maruz kaldığı ve vahşetin şiddetlenerek arttığı bugünlerde bütün İsraillilerin barbar ve siyonist bir ideolojinin parçası olmadığını temenni ettiğimizi ifade edelim.

Bütün bunları ne demeğe anlatıyorum? Türkiye topraklarında son iki yüzyıldır daha önceden olmayan başka bir boyuta intikâl ettiğimizi söylemeğe çalışıyorum. Modern hayatla beraber ‘zaman algısı’ insan haysiyetine ve onuruna yakışır olmaktan çıktı. Tam da burada, Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısını hatırlatmakta yarar var. Burada yazıdan uzun alıntı yapmayacağım, ilgililer Haşim’in kısa metnini okuyabilirler. Ama birkaç not aktarmakta yarar var:

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz vardı. Bunun da ötesinde, yirmi dört saatlik zaman algısı tamamen moderndi ve eski saatlerde tanınmazdı. Yeni saat ve takvimin aksine hicri zamanda yaşantının durağan olmayan ve sürekli değişen vakitlerle mündemiç olması insan tabiatına daha uygundu. Sabah fecir ile başlıyordu ama artık hemen hemen herkes, bu yeni saatler dünyasında “yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken” uyuyordu. Ahmet Haşim, “Müslüman Saati” yazısında şöyle diyor: “Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık.” Böylece, Müslüman’ın saati de değişti. Tanzimat’la başlayan yeni ve modern dünyanın ‘sözde’ parçası olduk.

Saatleri tam olarak saniyesi saniyesine ayarlamak… Yani, dakiklik. Aslında Tanzimat devrinde yeni teknik ve modern dünyada saatler ile zaman tahayyülünün yeni bir boyut kazanması o dönemle sınırlı kalmadı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras alınanların arasında saat ve zaman algımız da vardı.

Cumhuriyet döneminde uzun yıllar boyunca evimizin ortasındaki sarkaçlı saati ve kol saatlerimizi saniyesi saniyesine doğru olacak şekilde ayarladık. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında 70’li yıllarda Füsun da evlerindeki sarkaçlı saati televizyondaki TRT saatine göre ayarlıyordu.

Mekanik saatler varken saatleri mütemadiyen ayarlama ihtiyacı da söz konusuydu. 80’li yıllarda Quartz pilli saatlerin yaygınlaşmasıyla mertlik bozuldu. Saati tamı tamına ayarlamak yalnızca otomatik yahut kurmalı saat kullananlara kaldı. Bu fark dahi zamanı algılayışımızın ne denli farklılık gösterebileceğine ve yıllar geçtikçe dönüşebileceğine güzel bir örnektir.Saatlerden söz açılmışken risale hacmindeki artık sahaflara düşmüş bir kitabın notunu buraya düşelim: Saatin Hikâyesi, Hasan Ali Ediz (Doğan Kardeş).

Kategoriler
matbuat

Yeniden Başlarken…

İlk defa, bundan altı yıl evvel 2018 yılında Haber Gazetesi’nde köşe yazmaya başlamıştım. Edebiyattan siyasete kadar Samsun’un ve bütün Türkiye’nin meselelerine uzak kalmadan kendi meşrebimce düşünmeye çalışmak güzel ve bir o kadar da yazı yazma disiplini gerektiren bir işti. O zaman beni yazmaya sevk eden yeni bir şey söyleme ve kendini ifade etme ihtiyacı idi. O zamandan bu zamana Türkiye’de ve dünyada neler yaşandı, okuyucunun takdirine bırakıyorum.

Elbette, bir sosyal bilimler liseli olarak ‘yazı’ ile ilk münasebetim bu değildi. Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nde arkadaşlarımızla altı sayı olarak yayınlanan bir kültür sanat dergisi olan Gelecek’i çıkardık. Yine, aynı lisede, içinde birçok akademik makalenin olduğu Makâlât ve Türkiye’nin önde gelen düşünür, şair-yazar ve entelektüelleriyle yapılmış söyleşilerin olduğu Mülâkât yayınlandı. Bütün bu entelektüel faaliyetleri, liseye yeni başlamış talebelerin sosyal bilimlerle ilk teması, ilk heyecanları olarak görmek gerekir.

Ben, kendimi daha sonra İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi’nde buldum. Burada ve üniversitede – birçoğu akademik, çok sayıda makale yazarak sosyal bilimlerle alâkam devam etti. Tabii, sosyal bilimleri ilmi yönüyle olduğu kadar bir duruş ve şuur sahibi olma olarak da görmek gerekir.

Bundan böyle, yazı serüvenime Samsun Gazetesi’nde buradaki satırlarda devam edeceğim. Bana bu imkânı verdiği için bir kez daha Necdet Uzun’a teşekkür ederim. Lise yıllarında kendisinin Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nde yaptığı bir konuşmadan akılda kalanlarla devam edeyim:

“Taşrada gazetecilik yapmak her zaman daha zordur. Çünkü yerel meselelerle ülkenin gündemi arasında bir ikilem yaşarsınız. Yerel meselelerle ülkedeki siyasetin ‘sıcak konuları’ arasında bir denge tutturmak gerekir.”

Ben de bana ayrılan bu köşede; toplumun, kültürün, tarihin, edebiyatın meseleleri üzerinde Müslüman şuuru taşıyarak düşünme imkânları arayacağım. Yine, aynı şekilde, Türkiye’nin domestik ve beynelmilel konularıyla alâkalı – Samsun’u ihmâl etmeden, dilim döndüğünce yazmaya çalışacağım. Bu satırlarda, köşe doldurmak gibi çoğunluğun yapabileceği bir işten ziyade ‘fıkra’larımın bir araya geldiğinde anlamlı bir bütün oluşturacak yazılar olması beklentisi ve temennisi içinde olduğumu ifade edeyim.

Bizde, ilk gazetecilik Tanzimat’a dayanır. O dönemin gazete sayfalarının da oldukça renkli olduğunu ve Tanzimat aydınlarının kendilerini ifade ettiği ilk mecrânın gazeteler olduğunu söyleyebiliriz. Gazeteler, bu coğrafyada ilk kez ‘kamuoyu’ mefhumunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, Türkiye coğrafyasında ilk milli ve muhalif şuur Tanzimat gazetelerindeki fıkralarla cereyân etmiştir.Bu yazıyı, ‘vatan şairi’ Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”ndeki bir beytiyle bitirelim: “Ne efsunkâr imişsin ey didâr-ı hürriyet / Esîrin aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten”

Kategoriler
vidyo

European Intellectual History since Nietzsche

Class 1, Introduction to the Course

Class 1, Introduction to the Course

Class 2, The Heritage of the Enlightenment

Class 2, The Heritage of the Enlightenment

Kategoriler
cümle şiir yazı

ben bir kalemim

Kategoriler
cümle

tevbe de yorulur

tevbe
Kategoriler
cümle

üslubum neredesin?

üslubum neredesin?
Kategoriler
şiir yazı

yazmak vakti

yazmak vakti
Kategoriler
iktibas

yazmak

İsmet Özel, Yazmak Nedir? Veya Bir Sevgili Ne İşe Yarar?
Kategoriler
cümle yazı

hangi saat?

işlerimizi kol saatine göre mi, yoksa ezan saatine göre mi ayarlamalı?

osmanlı son döneminde ezan saatinden mekanik saate geçiş/dönüşüm, aynı zamanda bir zihniyet dönüşümüne de işaret eder.

birinden biri tercih edilmeli midir? ya da modern hayat içerisinde ezan saati işlevli hâle getirilebilir mi?

Kategoriler
cümle yazı

çeşmeler

bilirim ki bir çeşme akarsa o şehirde hayat var olur. çeşme aktıkça sebepler dairesi genişler. vesileler artar. hayra hasenata imkân olur. çeşmeler sadece bizde yok. roma’nın da her yerinde çeşmeler vardır çünkü akan suların olduğu bir çeşme refahı temsil eder ve bir medeniyetin en büyük delilidir. fakat roma’nın bütün çeşmeleri neredeyse kaldırım seviyesi hizasındadır ve o suyu içmek için roma medeniyeti karşısında eğilmek gerekir. lâkin çeşmeler bizde öyle değildir. bizim çeşmelerimiz karşılık beklemeksizin, itaat beklemeksizin suya kim ihtiyaç duyarsa mütevazi bir şekilde verir. karşılığı Rabb’inden bekler. âlemde her şey dairesel bir şekilde akar ve bu mübârek anlayışın özünde de döngüsel bir akış vardır.

Kategoriler
musiki

ey büti nev eda

Kategoriler
cümle

slogan

slogana düşmeden ses çıkarmayı ve duyurmayı öğrenmeliyiz. öğrenemezsek yine de yaşatmalıyız içimizde sloganı.

Kategoriler
cümle yazı

tanımlamak

çağın en büyük sığlığı: tanımlamak.

tanımlamak hakiki sığlık çünkü düşünceyi kalıba sokuşturuyor.

“Fırlamayım, bıktım tanımlanmaktan” diyor ya ismet özel.

işte öyle, fırlamalık zoraki bir kalıba sokuşturulmayı kabullenmek değil.

gerçek fırlamalık düşünmektir. slogana asla prim vermemektir.

tanımlanmaya karşı durmaktır.

âh bütün samimiyetimle merak içindeyim: kalıplarla, modern etiketlerle, şucu ya da bucu olarak kendimize varlık kazanarak daha ne kadar yok olacağız?

Kategoriler
cümle yazı

hakikatin binbir yüzü

geçenlerde twitter’da dolaşımda bir cümle:

“hakikatin bir yüzü vardır, yalanın ise binbir yüzü.”

sahiden, hakikatin tek yüzü mü vardır?

sanmıyorum.

hakikat tektir lâkin binbir yüzü vardır.

bu anlamda, hakikati yuvarlak bir küreye benzetiyorum. hakikate dair gerçeklik algımız küreye nereden baktığımıza göre değişir. farklı pozisyonlar/tecrübeler elde ettiğimiz, yeni bakış açıları kazandığımız oranda hakikate dair gördüklerimiz çeşitlenir, zenginleşir, yeni anlâmlar kazanır.

Kategoriler
cümle yazı

sahici demokratlık

otorite olmaksızın kimsenin hoşgörüsü, demokratlığı, çoğulculuğu sahici değildir.

bu söz, zannımca en çok muhalifleri ilgilendirir. otorite olmak ille de siyasal otorite olmak demek değildir.

hayatın her alanında modern hiyerarşik yapılar içerisinde kurduğumuz pozisyonel ilişkilere göre otorite/tabii ya da alt/üst oluruz.

“hoca öğrencisine nasıl davranıyordur?” “baba evladına nasıl davranıyordur?” “patron, işçisine nasıl davranıyordur?” hayatın içindeki bu sorular sahiciliğimizi test eder. kendi yaşantısına dair sınavdan geçemeyenlerin siyasal muhalif olması komedidir.

otorite/tabii ya da alt/üst ilişkisini var etmek ya da yok etmek de değildir esas mesele. hatta, hiyerarşik bir ilişkinin varlığı çoğunlukla verimliliği, sürdürülebilirliği, öğrenmeyi mümkün kılar. kurduğumuz ilişkide aslolan üsluptur, karşımızdakine verdiğimiz değerdir, nasıl davrandığımızdır.

Kategoriler
iktibas

görevimiz ve ödevimiz

Sezai Karakoç, "Diriliş Mektubu", Unutuş ve Hatırlayış, 60
Sezai Karakoç, “Diriliş Mektubu”, Unutuş ve Hatırlayış, 60