Kategoriler
matbuat

Samsun’u Düşlemek

Taşra şehrinde yaşamak zordur. Payitaht İstanbul’un haricinde birçok büyükşehir de dahil olmak üzere kentlerde taşralılık etkisi cereyan eder. Merkezin karşısında çevrede (periphery) olma hâlidir aslında olan. Taşralılık deyip geçmemek gerek. İşte, bu çevreyi var eden taşra siyasetin ve kültürün asli belirleyicisidir.

Farzımuhal, merkezde üretilen bir kültür ürünü ancak çevrede bulabildiği karşılık kadar rüşdünü ispat edebilir. Görünmeyen bir güçtür taşranın sahip olduğu.

Ankara ve İzmir gibi sayabileceğimiz şehirlerden birisi olan Samsun’da her iki şehirde olduğu gibi taşralılıktan söz edebiliriz. Karadeniz’in soğuk havası Ege kıyılarındaki şehirlere kıyasla Samsun’un kültür ve sanat hayatını biraz soluk ve silik bir havaya bürümüştür.

Bütün şehirler arasından bir şehir olarak Samsun’u ve geleceğini nasıl düşleyebiliriz? Samsun kendisini bütün şehirlerden nasıl ayrıştırabilir? Türkiye’deki öteki şehirlerde yapılanları yaparak mı? Dünyadaki şehirlerde genel geçer olan her bir şeye bu şehirde yer vererek mi? Evet, bütün bunlar, öteki şehirlerde olan benzer sanayii, ekonomi ve kültür faaliyetlerini yaparak. Ancak Samsun’u düşlemek için öteki Türkiye ve dünya şehirlerinde olanları uygulamanın ötesine geçmek gerekir düşüncesindeyim.

Dünyanın hiçbir şehrinde olmayanları yapmak lâzım. Yahut dünyanın bir şehrindeki sıra dışı olacak bir şeyi Samsun’da tatbik etmek lâzım. Daha önce yazmıştım diye hatırlıyorum ama tekrar yazayım: Şehirlerimizi Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabındaki şehir tasvirleri bağlamında yeniden düşünmek gerekiyor. Elbette, Samsun’u da aynı şekilde.

Bu şehir nasıl bizi hikâyelerin peşinden götürebilir? Nasıl şehrin öznesi olabiliriz? Bana kalırsa yalnızca geleneksel ve klasik mimari değil modern sanat anlâmında da modern şehirlerimizde çok güzel işler çıkarılabilir. Biz, modern mimariden yalnızca betondan apartmanlar dikmeyi anlıyoruz. Halbuki, öyle değil.

Samsun’u ve geleceğini düşlemek için hayâl kuran insanlar ve bürokratik teamüllerden sıyrılmış entelektüeller gerekiyor. Samsun’un geleceğini düşlemek ve bu şehirde hikâyelerin birikmesi ve hatta yazın hayatımızda da bu hikâyelerin yer bulması çok kıymetli.

Bir şehri kıymetli yapacak olan o şehirdeki hikâyelerin kültür ve sanat sahasında yer bulmasıdır. Belki bir filmin ya da dizinin çekilmesi, belki bir romanın ya da hikâyenin satır aralarında şehrin yer bulması, belki de bir şiire ilham olması…Biz, Samsun’da henüz kültür sanat faaliyetlerini salonlara doldurmuş vaziyetteyiz. Tek tük iyi tiyatro, konser ya da söyleşiyle kendimizi avutuyoruz. Eh, bunlar da gerekecek tabi fakat Samsun’u gerek sanayii gerek kalkınma gerek kültür ve sanat meselelerinde bambaşka bir boyutta yeniden var etmek gerekiyor, vesselam.

Kategoriler
matbuat

Şiir Okumak

Şiir, hayatımızın içinde. Bazılarımız şiir okuyor, bazıları yazıyor. Ancak gerçek şiir okuru az sayıda. Şiirler yazılıyor ancak çoğunlukla okumuyor. Az sayıda şiir okuru ve hatta edebiyattaki trendleri takip etme peşinde olan okur müstesna.

Şiir okumuyoruz. Ama çoğu kez şiir hayatımızın içerisinde bir yer kaplıyor. Haydar Ergülen bir söyleşide sürekli takvimlerden, programlardan, yetişilmesi gereken uçaklardan ve seyahatlerden bahsettiğinde kendisine sormuştum: “Böyle şairlik olur mu? Durmadan, nefes almadan nasıl şiir yazacaksınız?” minvalinde… Haydar Ergülen de hak vermişti, tabii bu söylediğime. Bu söyleşide konuşulanlardan aklımda kalan birkaç konuyla yazıya devam edeyim.

Şiirin hayatın içinde olduğunu söylemek gerekir. Şairin şiiri yazılı kitapta olduğu kadar kahvehanede içilen çayın şekerini karıştırırken de vardır. Mahalle arasındaki sokakta kaleleri kurup çift kale maç yapan çocukların birbirlerine bağrışlarında da vardır. Tam da bu sebepten ötürü Sait Faik’i ben bir öykücü olarak addetmem, şairdir Sait Faik. Çünki hayatın içindeki, özellikle de İstanbul sokaklarındaki insanların içindeki şiiri yazmıştır.

Dolayısıyla, şiir yaşayan bir öznedir. Hayatımızın içindedir. Muhabbettedir, bakıştadır, bazan bir insanın tebessümündedir. Ancak içinde yaşadığımız ikinci milenyum çağında şiirin saf hâliyle ve olabildiğince duru duygularla şiir olarak var olabilmesi geçmişe kıyasla daha müşkül.

Şimdilerde, şiirin evrildiğini ve boyut değiştirdiğini de söyleyebiliriz. Hem yerli hem de beynelmilel ölçekte devasa bir ‘sektör’ var. Bu devasa film ve müzik endüstrisine Harflen Kanatlarımla kitabımdaki aynı isimli şiire gönderme yaparak ‘sektör’ diyorum. Piyasadaki bütün bu bestseller kitaplar, filmler, diziler ve müziklerde şiir olmadığını iddia edebilir miyiz? Sanmıyorum. Şiir ya da şiirsellik biçim ve boyut değiştirerek bütün bu popüler kültür yığınına nüfuz ediyor ve bu ‘sektör’ insanlarda karşılık bulacak insanlığa dair her şeyi senaryosunda işliyor. Senaryo yazma tekniklerinin de ötesinde, şiir, bütün insani duygu ve algı kanalları vasıtasıyla okuyucuyla ya da izleyiciyle buluşuyor.

Bu durum, bana Theodor W. Adorno’nun Kültür Endüstrisi kitabını hatırlatıyor. Zaten, 2000’li yıllarda değişmekte ve dönüşmekte olan bu devasa ‘sektör’ hakkında konunun ilgilileri malumat ve fikir sahibidirler.

Evet, şiir okumuyoruz. Ancak şiir çoğu zaman hayatımızın içerisinde öyle ya da böyle yer ediniyor. Ancak okumalıyız. Şiir de okumalıyız. Şiir kitapları yalnızca ilgililere kalmamalı. Bazan anlayarak bazan da mısraları anlamasak dahi okumayı bir temrin hâline getirmeliyiz. Aşkı bulmalı meşke de devam etmeliyiz.

Yılın son yazısı… İsevi takvime göre 2025 yılını da bitiriyoruz. Çokça selâm.

Kategoriler
matbuat

Üst ve Alt Geçitler

Üst ve alt geçitler hakkında yazmaya başlamadan önce düşündüm bu denli küçük ve önemsiz bir mesele hakkında yazı yazılır mı diye…

Yazılacağı kanaatine vardım. Yazı, küçük meseleler için de yazılır, elbette. Üstelik, sermuharririmiz Necdet Uzungazetede bazan öyle küçük ve önemsiz görülebilecek meseleleri yazısına konu edinip Samsun’daki bir eksikliğe dikkat çeker ki o vakit bazan küçük konular hakkında da fıkra yazılacağını görür ve anlarsınız.

Samsun’daki ana yollar üzerindeki üst geçitlerden ve alt geçitlerden bahsetmek istiyorum. Bazılarımız sürekli her gün, bazılarımız da ara ara mutlaka üst ve alt geçitleri kullanıyoruz. Bu geçitler, akan araba trafiğinin ortasında yayaların karşıdan karşıya güvenli bir şekilde geçebilmesi için hayati bir önem arz ediyor.

Hemen hemen bütün üst geçitler zaten birbirine benziyor. Samsun’da genellikle Atatürk Bulvarı üzerinde aralıklı mesafelerde üst geçitler var. Birkaç tane alt geçit var. Bildiğim alt geçitlerden birisi Büyük Camii ve AKM arasında. Ben bir de Taflan’da alt geçit olduğunu biliyorum.

Alt ve üst geçitlerin müşterek bir problemi var. Kullanışlı değiller. Bilhassa da yaşlı insanlar için merdiven basamakları hem çıkarken külfet hem de inerken tehlikeli. Sadece yaşlılar için değil elbette: Özellikle üst geçit merdivenlerinden aşağı inerken birisi dengesini bir kaybetse aşağı kadar yuvarlanmaması işten bile değil.

Üst geçitlerde (aynı problem alt geçitlerde de var) merdiven basamakları öylesine sık ve dar yapılmış ki hem yukarı çıkan için hem de aşağı inen için karşıdan karşıya geçme işi meşakkatli bir meseleye dönüşüyor. Dediğim gibi merdivenlerden yukarı çıkarken belki düşme ve yuvarlanma riski daha minimal ancak üst ve alt geçit merdivenlerinden aşağı inerken ayağı takılan biri olsa uzunca merdiven basamaklarından aşağı yuvarlanıp gider, vallahi.

Merdivenleri neden bu şekilde yapmışlar ya da yetkililer bu riski fark etmemiş mi bilmiyorum. Ancak karşıdan karşıya alt ve üst geçitten geçme meselesi çok daha ‘akıllı’ çözümlerle gerçekleştirebilir. Şimdilerde, artık başta Samsun’daki trafik düzeni olmak üzere her şey için bir ‘akıllı’ sistemimiz varken bence üst ve alt geçitler için daha kreatif, kullanışlı ve insan dostu bir çözüm bulunabilir.

Ayrıca, bildiğim ve gördüğüm kadarıyla sadece Piazza AVM önündeki üst geçitte asansör var. Bunun haricinde, Atatürk Bulvarı üzerindeki üst geçitlerde asansör de yok. Genellikle bu asansörler efektif çalışmayabiliyor ancak asansörün olması en azından hem yaşlılar hem elinde yükleri olanlar hem de bebek arabası vesaire olanlar için elbette önemli.

Bence, Samsun’da üst ve alt geçitler meselesi sil baştan ele alınarak değerlendirilmeli. Akan araç trafiğinde karşıdan karşıya geçme meselesini en medeni ve kullanım açısından kolay olacak şekilde nasıl çözülebileceğinin yolları bulunmalı.

Belki merdivenler İstanbul ve Ankara metrolarında olduğu gibi yürüyen merdiven olabilir. Merdiven basamakları daha geniş ve seyrek aralıklarla olup iniş ve çıkış için en elverişli hâle getirebilir.

Hadi, kendimden bir öneriyle yazıyı bitireyim: Biz, demirden plakalarla ve kauçuk zeminle üst geçit yapıyoruz. Halbuki, bizim kültürümüz için köprüler önemlidir. Üst geçitler ya da alt geçitler, mimari açıdan emsal teşkil edecek incelikte ve zarafette yapılabilir. Geçmişimiz, gündelik ihtiyaçları giderirken ortaya bir sanat eseri koymayı başarmış örneklerle doludur. Sadece biz değil, mesela, Roma medeniyeti de böyledir.

Samsun’u alt ve üst geçitlerle donatalım. Ve bunların hepsi mimari zaviyeden parmakla gösterilecek işler olsun…

Elbette, bu sadece geleneksel mimari demek değil. Modern mimariyi de kullanarak harikulade işler yapabilirsiniz.Geçtiğimiz günlerde vefat eden modern mimarinin ustası Frank Gehry’nin eserleri böyleydi. İlle de Ankara’nın 5 girişine yapılan kapılar gibi çarpık bir modernleşmenin tezahür ettiği geleneksel bir yöntem izlemek zaruri değil.Yeter ki düşünen, akıl eden ve hayâl etmeyi bilen insanlar var olsunlar…

Kategoriler
matbuat

Başka Şehir Mümkün

Samsun’da yaşayan bir insan olarak müşahedem Samsun’un eskiye kıyasla çok daha keyifli bir şehir olduğuistikametinde. Bilhassa da belediyecilik faaliyetleri açısından Samsun’daki yönetim aklının 10-15 sene önceye kıyasla çağ atlamış olduğunu söyleyebilirim. Hem organizasyonel kabiliyet bakımından hem de nicelik potansiyeli olarak bugün Samsun çok daha güçlü.

Elbette, bu ivmenin temel lokomotifi Samsun Büyükşehir Belediyesi. Yapılan işler belki sıra dışı değil ancak özellikle de yol, su vesaire gibi imar faaliyetleri açısından sadece bugünün ötesinde Samsun’un gelecek yılları da düşünülerekicraatlar yapılıyor. Günü kurtarmanın değil geleceği düşünerek Samsun şehrine gerçekten hizmet götürmek ve insanların gönlünde yer edinebilmek cihetinden bu çok kıymetli.

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki Samsun Büyükşehir Belediyesi bütün alanlarda olağanüstü bir özveriyle ve hassasiyetle icraat yapıyor. Ancak unutulmamalıdır ki çoğu zaman zarf kadar mazruf da önemlidir.

Bazı zamanlar var ki Samsun’un potansiyelini düşündüğümde bu şehre yazık oluyor, düşüncesine kapılmadan edemiyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim: Belediyeler, tıpkı üniversiteler gibi hem fikirsel anlamda hem de hareket kabiliyeti bakımından elastik ve çok büyük potansiyeli olan kurumlar. Bu yönüyle, belediyeleri üniversitelere benzetiyorum. Üniversitede mesele makale yazmak değil, kaliteli bir akademik çalışma yapmak olması gibi belediyelerde de rutin belediyecilik faaliyetleri, anlâmlı günlerin kutlaması, genel geçer kültür faaliyetleri gibi çalışmaların ötesine geçmek gerektiği kanaatini taşıyorum.

Daha açık ve sarih ifadelerle yazayım: Bu şehrin neden Antalya’daki Altın Portakal Film Festivali gibi şehirle bütünleşmiş ve sembol hâline gelen bir organizasyonu yok? Neden Samsun Büyükşehir Belediyesi başka bazı belediyecilik örneklerinde olduğu gibi öykü, şiir ya da fotoğraf yarışmaları tertip etmez? Ya da neden burada yazmadığım daha sıra dışı ve müstesna projelerle bu şehri bir masallar şehri hâline getirmez?

Son zamanlarda, Samsun şehrimizin en ciddi ve dikkate değer başarısı Samsunspor ve takımın gösterdiği istikrarlı performans. Türkiye ve uluslararası ölçekte marka değeri taşıyan bir değer hâline geldi Samsunspor. Ancak futboldaki bu başarıyla yetinmemek gerekiyor.

Mesela, Samsun’un eskiden Samsun’la sembolleşmiş Fuar’ı vardı. Bana kalırsa istatistikler birçok şeyi anlatmaz ancak istatistiki anlâmda düşünüldüğünde de Samsun’un Türkiye’de ilk 10’da olduğu neler vardır, diye merak ediyorum. Bana kalırsa, gerçekten büyükşehir olmayı Samsun’da yaşayanlar olarak başaramadık, düşüncesindeyim.

Ayrıca, bir şehri kültürel olarak kalkındıracak etkinliklerin eğlence sektörüne hizmet etmenin ötesine geçmesi gerektiğinin bilinmesi gerekir. Edebiyat, tiyatro ya da müzik sadece eğlence için değildir. Bazan hüzün gerekir bazan keder gerekir. Mutlu olmak eğlenmekten ibaret değildir. Mutluluk elbette çok kıymetli ancak bu McDonalds mutluluğu olmamalı. İnsan ancak kendini bu suretle bulabilir. Samsun sahili boyunca uzanan kafeler, restoranlar ve barlarla – eh, kültür ve sanat mânâsında da bence eksik kalınca, yalnızca bir eğlence kentiymiş intibası bırakıyor.

Birkaç aydır, Samsun Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür Sanat bültenlerine göz atıyorum. Broşürler çok güzel ve kaliteli basılmış ve içerisinde onlarca etkinlik var. Ancak muhtevası bakımından etkinliklere baktığımda hüsrana uğruyorum. Birkaç tiyatro, birkaç dil kursu, birkaç ilahiyat fıkıh dersi vesaire… Asla mevcut olanlarla istihza etmiyorum ancak entelektüel namus gereği kültür sanat faaliyetleri açısından bunların beyhude olduğunu burada yazmalıyım.

İstenirse çok daha kalifiye, fikirsel açıdan doyurucu, entelektüel açıdan tatmin edici çok şey yapılabilir bu şehirde. Bu sebeple, başka şehir mümkün diyoruz. Başkan Halit Doğan’ın Samsun’un geleceği için icraata geçirdiği su ve yol gibi imar faaliyetleri ve şeffaf yürütülen kentsel dönüşüm projeleri çok kıymetli ancak bence Başkan’ın Samsun’un entelektüel açıdan da kalkınmasına daha çok önem vermesi gerekiyor. Yılları eskitecek etkinlik ve organizasyonlarla Samsun’un sembol bir şehir olması sağlanmalı. Bütün bunlar klişe bir söylem olarak ilk bakışta görülebilir ancak yazdıklarım klişe bir bilincin ve söylemin sözcüsü değil.

Dedem Vehbi Gül de belediye başkanlığı döneminde Samsun’un modernleşmesine ve kalkınmasına yönelik Samsun’un gelecek yıllarını kurtaracak icraatlarda bulunduğunu biliyorum. Hatta, Yusuf Ziya Yılmaz döneminde birçok yolda Vehbi Gül’ün döktüğü asfaltların olduğunu kinayeli bir biçimde söylerlerdi. Bu yüzden, Başkan Halit Doğan’ın Samsun’un geleceğini kurtaracak çalışmaları çok önemli.

Kalkınmak çoğu zaman bir dejenerasyonu ve çarpıklaşmayı beraberinde getirir. Dedem Vehbi Gül’ü hep Samsun’u betonlaştırdılar diye tenkit ettiklerini bilirim. Ama o modernleşme yalnızca Samsun’a mahsus değil; başta İstanbul olmak üzere Türkiye’deki iktisadi koşulların değişmesiyle birlikte gelen Türkiye’nin genel bir betonlaşmasıdır.İşte, tam da bu yüzden, hem Samsun’un geleceğini kurtaracak imar faaliyetleri akil insanlarca gerçekleşmeli hem de Samsun’u bir masallar şehri hâline getirecek insanlar doğru yerde olup işlerini yapabilmeli.

Kategoriler
matbuat

Şair, Öğrenci Değildir

Şairler özelinde yazıp çizen okuyan insanlara mahsus bir vasıftan söz etmek istiyorum. Okuyan insanlar ya da bunun ötesine geçip bir yazma faaliyetine girişmiş kimseler için yaşadığımız hayatta herhangi bir imtiyaz ya da ayrıcalık yoktur. Öğrenciliğin yahut öğrenci olmanın tam aksi bir durumdur bu.

Şairler ya da edebiyatla uğraşan yazarlar hayatlarını kendileri idâme ettirmek mecburiyetindedirler. Ancak üniversitede öğrenci ya da hoca olarak olmak böyle değildir. Her iki kategorideki insan tipi de yazı ve okuma işleriyle uğraşmasına rağmen akademya dışındaki okuma/yazma faaliyetleri müellifine bir ayrıcalık kazandırmaz.

Buna karşın, üniversite içerisinde öğrenci ya da hoca olarak kendinize bir yer bulmuş olun yazdıklarınızın kalitesi ve niteliği önemsenmeksizin imtiyazlı bir yer kendinize bulabilirsiniz. Ancak çok iyi edebiyat yapan yazarlar ya da şiiri kemâle ermiş şairler, çok uzun yıllar sonra kendilerine benzer bir imtiyazlı alan bulabilirler.

İşte, bu yüzden şairler öğrenci değildir, diyoruz. Şairlerle öğrencileri aynı kefede mukayese ediyorum çünkü öğrenci iken yaşanılan geçim dertlerinin birçok şair için de geçerli olabileceğini hatırlatmak istiyorum. Buna karşın, şairlik bir öğrencilik imtiyazı ve ayrıcalığından uzakta çok daha külfetli bir iştir. Dünyanın acısıyla ve kederiyle muhatap olma bakımından da böyledir bu.

İlk bakışta, şairlerle/edebiyatçılarla öğrencileri aynı terazinin kefesinde mukayese etmek yanlış görülebilir. Halbuki böyle değil. Her iki grup insan da aynı şartlarda olup farklı imkânlar içerisinde bulunmaktadır.

Öğrenci olmak dünyanın neresine giderseniz gidin fiyakalı bir iştir. Şairler dünyanın kaderini çekip acılarıyla uğraşırken öğrenciler ekseriyetle içerisinde bulundukları sahte özgürlüğün keyfini sürerler. Şirketler, devlet kurumları ya da birçok sivil toplum kuruluşu öğrencilere yönelik indirimler ve kampanyalar tertip ederler.

Şairler ya da edebiyatçılar ise öğrencilik şuurunu üniversite hayatından sonra da devam ettirmeyi bilenlerdir.

Kategoriler
matbuat

Rimbaud’un Sessizliği

Arthur Rimbaud’u evvelce okumuştum. Bu sıralarda, yeniden okuyorum. Rimbaud da dâhil olmak üzere birçok yabancı şairi okuma çabasının talihsizliği, eğer ki orijinal metinden okumuyorsanız çeviri bir metinle karşılaşmaktır. Rimbaud’un Une Saison en Enfer ve Illuminations kitaplarındaki şiirlerini okumak böyle bir soğuklukla karşılaşmayı beraberinde getiriyor.

Üstelik bu seçme şiirler toplu bir kitap olarak İlhan Berk gibi usta bir şairin çevirisiyle hayat bulmasına rağmen…

İlhan BerkRimbaud şiirlerinin Türkçe’ye çevrilmesindeki müşkülün onun dilinden kaynaklandığını belirtiyor. Çünkü Fransızca orijinalindeki bu dilin Türkçe’deki karşılığını bulmanın pek zor olduğunu söylüyor. Bunun sebebi, İlhan Berk’e göre dilin Rimbaud’dakine benzer olanaklarını Türkçe’de şiirimizde denememiş olmamızdır.

Dil meselesi kadar Rimbaud’un tarzına da alışık ve açık olmak gerekiyor. Çünkü Arthur Rimbaud yalnızca çok küçük yaşta yazdıklarıyla dünya edebiyatında kendine mahsus karakteristik bir hüviyet edinmiş bir şairdir. Yine, Rimbaudşiirinde karşımıza çıkan zorluklardan biri de yapı güçlüğüdür. Çağdaş Türk şiirinin yeni yeni alıştığı bu yapılar Rimbaud şiirini çevirmeyi zorlaştıran başka etmenlerdendir.

Bu denli duygu dolu bir gençlik acısını Rimbaud şiirinde donuk ve hissiz bir anlatıya dönüştüren, işte, bu çeviri şiirle karşılaşmış olmak. Rimbaud’un yazdığı konular da öteki başka şairlerden başkadır. İlhan BerkRimbaud’un şiirinde kullandığı yapıların ‘huysuz’, ‘dik kafalı’ ve ‘bozguncu’ olduğunu söylüyor. Bunun sebebini onun genç yaşta şiir yazarak şiiri bırakması olarak görebiliriz.

Arthur Rimbaud şiiri için ‘lirik şiirler’ nitelendirmesini yapmayacağım. Aslına bakılırsa onun yazdıkları liriktir. Ancak Rimbaud’da klasik bir lirizm edebiyatı yapmanın ötesinde bir sancı ve acı söz konusudur. Bu dünya ağrısı onu aşkın ve lirizm kıyılarında özgürce dolaşmasını sağlayan bir gemi işlevi görecektir.

Rimbaud’un kendime benzettiğim bir yanı var: Şiirinde anlâmı bile isteye kapatıyor ve metnin içerisinde sadece bazı yerlerde belirli aralıklarla anlâmın fışkırabileceği açıklıklar bırakıyor. Dolayısıyla, bu şiir için emek isteyen şiir, diyebiliriz. İlk bakışta değil okundukça açılıyor.Son olarak bir öneride bulunmak istiyorum. Bana kalırsa, Arthur Rimbaud’u okumak için en iyi çeviri ve baskılardan biri Ketebe Yayınları’ndanİlhan Berk çevirisiyle çıkan seçilmiş şiirlerdir. Rimbaud’u okumak isteyenlere bu edisyonu tavsiye ederim.

Kategoriler
matbuat

İnsan Aklının Almadığı

Şiir neden yazılır veya yazılmalıdır? Şiir yazanlar ekseriyetle yeni şiir yazmaya başlayan bazılarına önyargı ile bakar, hatta yazmamasını salık verirler. Bu prototipe uyan şairlerden birisi de Varlık Dergisi’nde gençlere şiir nasihatleri veren Şeref Bilsel. Evet, kimse şiir yazmak zorunda değil. Ya da şiir yazma çabası içerisine girişip kendi benliğini şiirle var etmek mecburiyetinde değil. Fakat bazı zamanlarda ve bazı kişilerin şahsında şiir yazmak bir inkişâfın tabii ve mecburi neticesi olarak kendine varlık buluyor.

Gerçekten de şiir yazmanın öykü yazmaktan ya da oturup uzunca bir roman yazmaya niyet etmekten bir farkı vardır. Olmalıdır. Şiir, insan aklının almadığı yerde başlar. İnsan aklının bulandığı, karmaşıklaştığı ve bilinmeyen yeni anlâm helezonlarının açıldığı yerde. Ama bu bir ilk karşılaşmadır. Ardından, mısralarla ya da dizelerle kendi hayat tecrübelerimizin birleştiği yerden yeni aidiyetler ve mensubiyetler yeşerir. Bu sebeple, bazı şairleri ya da şiirleri kendimize daha yakın hissederiz veya mesafe alırız.

Şiir, tıpkı kutsal kitapların esrarengizliğinde olduğu gibi aklın almadığı yerden ve yerde başlar. Anlâm çoğunlukla bilinçli olarak gizlenmiştir ya da şiir kendine varlık sahası bulurken yüzüne peçelerini çekmiş ve kendi mahremiyetini yalnızca kendine emek vermiş okuyucularına açacak biçimde programlamıştır.

Bir aşamadan sonra, şiir, akıl oyunlarının ve kelime uyumunun ötesinde kalp gözüyle görünebilecek öteki başka bir okuma ve anlâma merhalesindedir artık. Böylesi şiirler ekseriyetle sevdiğimiz tek tük şairlerdir zaten. Şair, şiir ve okuyucusu arasında artık başka bir münasebet ve diyalektik vardır.

Bugün, Türkiye’de Türk şiiri kendine akacak yeni bir yol arıyor. 2000 sonrası şiirlerde, önceki modern dönem olarak vasıflandırabilecek şairlerin aksine daha az duygu ve daha fazla mekaniklik göze çarpıyor. Şiirimiz müzikal hassasını kaybetmiş olabilir mi? Çok az şairin çok az şiirinde eski şiirleri hatırlatan bir grotesk atmosferle karşılaşıyoruz. Bugün, bana kalırsa, hâlen anlâm helezonlarına ilâveten ses olarak en kuvvetli şairimiz İsmet Özel olmaya devam ediyor. Sadece müzikal sesle bir şiir olmayacağı gibi anlâm içerisinde kaybolmuş bir şiir de okuyucunun ilgisini çekmeyecektir, kanaatindeyim. Ancak ikisi arasında bir tercih yapmak gerekirse müzikal şiirden uzak durur ve sapasağlam anlâm direkleri üzerine kurulmuş emektar şiiri tercih ederim.İyi şiir, çoğunlukla iyi ya da kötü bir hayat mânâsına gelmez. Ancak insan aklının almadığı birçok şiir hayatın içerisindeki binbir türlü olay, insan, düz bir yazı metni ve anlâm daireleri aracılığıyla kendisine yaşayacak bir zemin bulur.

Kategoriler
matbuat

Mor Resital

Harflen Kanatlarımla kitabı üzerine biraz daha yazmak isterim. Sır vermek istemem ancak bu şiir kitabının anlâm direklerini yıkmadan biraz daha zorlamak isterim.

Ne yapmak istiyorum? Ve neden şiir lisânını kullanarak? Üstelik bir kitap boyutuna ulaşan bir sürü ve bir arada şiir ile… Bütün bunlara gerek var mıydı? İlk vereceğim cevap, bütün bu şiirler 8-9 senelik süre zarfında binbir türlü hikâye ile yazıldığını söylemek. Ama bunun da ötesinde bu kitapta her bir şiirin olması gerektiği yerde ve başlık altında olduğunu yazmalıyım.

Harflen Kanatlarımla’da mor rengin müstesna bir yeri var. Bu mor, elbette Ece Ayhan’a selâm duruyor ve bir “vakitsiz Üsküdarlı” olarak “Şiirimiz mor külhanidir abiler” satırını hatırlatıyor. Yine, Turgut Uyar’ın “Sizin alınız al, inandım/Morunuz mor, inandım” dizesini hatırlamamak mümkün değil. Turgut Uyar, Ece Ayhan’ın moruna meydan okurken bize de laf söylemiş oluyor. Satır aralarında gizli olan bu mor resitali Mavi Gök Yayınları’ndaki editör arkadaşım Ozan R. Kartal kitabın ön ve arka kapağına da taşıdı. Böylelikle, bu kitabın kendi kimliğini var etmesinde morun bu müstesna tonu etkili oldu, diyebiliriz.

İsmet ÖzelKur’an-ı Kerim’in yirmi altıncı suresi olan, ismi de ‘şairler’ mânâsına gelen Şuara suresinin son kısmında şairlere yönelik olarak vahyolunan (yanlış hatırlamıyorsam) üç ayete referansla neden şiir yazdığını/yazılması gerektiğini açıklıyor. Şimdi, İsmet Özel’in bunu nerede yazdığını hatırlayamıyorum. Şiir Okuma Kılavuzu’nda olabilir. Ne diyor İsmet Özel? Kur’an-ı Kerim’e göre, şair şiirini yalnızca uğradığı bir haksızlığı bertaraf etmek ve Hakk’ı batıldan ayırmak için yazar veya yazmalıdır.

Benim için kıymetli olan vasıflardan biri de anlâm derinlikleri ve katmanları. Bana kalırsa, iyi şiir az sözcükle ve Türkçe’nin bize sağladığı imlâ kurallarının marifetiyle çok katmanlı anlâmlar aurası var etmeli. Ben de naçizane bu kitapta böyle bir çabaya girişiyorum.

Tam da bu yüzden bazı kelimelerin/canlıların/objelerin/maddelerin ya da unsurların bütün şiirlerde bir arada tek bir mânâ ve anlâmsallık içerisinde düşünüldüğünde spesifik ve özel yerleri var. Bu yazıda, ser verip sır vermemek bahsinden bunları belirtmek niyetinde değilim. Bu gazetedeki bir önceki yazıda anlatmağa çalıştığım kavgalar ve meseleler cihetinden bakıldığında Harflen Kanatlarımla kitabındaki şiirler okuyucuya yeni bir anlâm dünyasında düşünmek için bir imkân ve fırsat sağlayacaktır, kanaatindeyim.

Tabi, yazarken böyle büyük laflar ediyoruz. Çok da abartmamak lazım. Neticede bir şiir kitabı. Kimsenin karnını doyurmaz. Susuzluğuna çare olmaz. Fakirin evine bir akşam ekmek olmaz. Gerçi Samsunlu edebiyatçı Sıddık Akbayır’ın kitabının ismi Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir lâkin Tanzimat devrinden beri değişmeyen alışkanlıklarımız, maişet derdimiz ve gündelik meselelerimiz açısından fikrettiğimizde bir şiir kitabından dünyayı değiştirmesini beklemiyoruz.Keşke, Tanzimat’tan beri süregelen alışkanlıklarımızı biraz olsun terk edebilsek ve bu coğrafyada ikinci milenyum çağında eskilerin miskinliğini aşan yeni insanı keşfetsek ve icât edebilsek. Belki o zaman sıradan bir şiir kitabının varlık imkânları için daha umutlu olabiliriz.

Kategoriler
matbuat

Yeni Şiir Kitabımın Düşündürdükleri

İlk şiir kitabım Harflen KanatlarımlaMavi Gök Yayınları etiketiyle basılıyor. Bu şiir kitabının gizemi hakkında, ser verip sır vermeden birkaç kelâm etmeye çalışacağım. Kitap, 2017 ile 2025 yılları arasında yazılmış şiirlerin terkibinden müteşekkil. 100 küsür sahifelik bu kitapta toplam 56 şiir bulunuyor.

Hiçbir şiir, yalnızca bir şiir yazma hevesiyle ya da satırları karalama amacıyla ortaya çıkmadı. Yazdığım şiirlerin yazılması bir zaruretti ve ben de o zaruretin neticesi olarak bu şiirleri yazdım. Şiirler kendilerine hayat buldular ve artık yaşıyorlar.

Kitabın adıyla başlayayım. Pekâlâ, Türkçe’de ve Türk kamusunda “Harflen” diye bir kelime olmadığını biliyorum. Yeni bir kelime icât etmek gibi bir derdim olmasa da kitabın içindeki ‘şiirlerden bir şiir’ vasıtasıyla böyle bir kelime husule geldi.

“Harflen” tabiri ya da müstakbel kelimesi, tıpkı daktilo harflerinin kâğıda nakşolması gibi harfi mıhlamak demek. Bu iş bana yüzüğe taşı mıhlayan Kapalıçarşı ustalarını hatırlatıyor. Yani, harf ait olduğu yere mıhlanarak âdeta ait olduğu yeri buluyor, hayata geliyor ve canlılık kazanıyor. “Harf” kelimesinin “-len” eki alması kelimeyi var eden harflerin teker teker böylesi bir ‘çakmak’ ya da ‘çivilemek’ işini ortaya çıkarıyor. Meselenin bir boyutu daha var: Mıhlanan harfler öteki harflerden daha farklı ve başka olarak her biri tek başına müstesnalar ve var olması daha müşkül, daha çok emek sonucu ortaya çıkıyorlar. Bu şiir kitabındaki her bir şiir, her bir mısra, her bir kelime ve harfler de böylesi bir zorluğun, emeğin ve sancının neticesi. Dolayısıyla, Harflen Kanatlarımla kitabında her harf kendi benliği ve kimliğiyle vücut buluyor. Bir kadının/erkeğin ait olduğu kişiyi bulması gibi belki de harfler de, – keskin bir vuruşla ama kırılmadan/parçalanmadan ait oldukları yere mıhlanıyorlar.

Kitaptaki şiirler 3 ayrı bölüme ayrılarak tasnif edilmiş. İlk bölüm, “Ellerimde Ruj Lekeleri”. İkinci bölüm, “Naylon Sevenler Cumhuriyeti”. Ve son bölüm de “ben bu sefer İbrahim” kısmı. Bölümler hakkında teferruatlı ve spesifik bir şekilde bahsetmek istemiyorum ancak birkaç temadan bahsedebilirim. Harflen Kanatlarımla kitabında kadim anlatılar çok güçlü. Esas kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’den ilhamla var olan pasajlar ya da peygamberler hakkında bildiklerimiz alt metinde sürekli var oluyorlar. Özellikle de Hazreti Yusuf kıssalarıHazreti Musa’nın kavgası ya da Hazreti İbrahim’e ilişkin durumlar şiirlerin kompozisyonu içerisinde kendilerine yer buluyorlar. Aslında bu kitap, baştan aşağı Hazreti Yusuf’a dair konuşmalardan ibarettir. Yusuf ya da Yusuflar konuşmaktadır, hissetmektedir ve anlatmaktadır. Ancak kitapta Yusuf adını bulamazsınız. Zaten, olması gereken şiir de bu değil midir?

Aşk ve ilim arasında da hep bir çatışma var. Şiirlerin bazıları aşk ve ilim arasındaki bu gerilimin sahnesi oluyorlar. Aşkın kendisine âşık olmak ya da aşıklığa âşık olmak durumları var olsa da kadınlar erkeklere yahut erkeklerin kadınlara bakışına dair izler de bulmak mümkün. Bu kitapta, birbirleriyle mukabele edercesine delikanlılık çağındaki kadınların ve erkeklerin birbirleriyle konuşması ve birbiri hakkında düşündükleri mısralar arasında dolaşıp duruyor.

Son olarak birkaç kelâm daha ederek bitireyim. Bu kitaptaki bazı şiirlerin oturduğu aks bizim Tanzimat’tan beri yaşadığımız modernleşme deneyimlerimizin bir neticesi olarak kendimizi içerisinde bulduğumuz modern Türkiye Cumhuriyeti’ndeki hâli pür melalimize dairdir. Cumhuriyet devrinde artık mütebessim bir yeni insan vardır. Bu yeni insan acaba ne kadar hürdür? Ne denli gerçek mânâda bağımsızdır? Ya da yeni Cumhuriyet insanının sahip olduğu bu hürriyet dünyadaki iki kutup arasında sıkışmış kalmış mıdır? Yani, sosyalist ve kapitalist blokların yıkılmasıyla yine emperyal hikâyenin bir parçası olarak kendisine çok kutuplu bir özgürlük alanı mı bulmuştur?Ve elbette şunu sormak gerekir: Cumhuriyet’in yeni insanı tek bir insan tipi midir, artık 2000’li yıllarda çeşitlenmemiş midir? İşte, bu kitapta siyasal ve sosyal boyutlarıyla Tanzimat’tan beri yaşadığımız ikilemin Hazreti Musa’nın kavgalarıyla nasıl benzeşerek var olduğunu da anlatmaya çalıştım.Bugün; şiir bize onurlu, haysiyetli ve Allah’a dayanıp dünyadaki bütün putları lanetleyecek bir özgürlüğü sağlayabiliyor mu? Kadın erkek birbirimizle daha latif bir şekilde muhabbet etmemizi ve birbirimizi daha usturuplu anlamamızı sağlayabilecek mi? Şiir bizi daha iyi, haysiyetli ve ahlâklı bir insan yapabilecek mi?

Kategoriler
matbuat

Post-Kemalizm’in Kredisi Doldu mu?

Post-Kemalizm meselesi üzerine yazı yazan önemli isimlerden birisi İhsan İlker Aytürk. Hatta, post-Kemalizm kavramsallaştırmasını icât eden kişi olarak İlker Aytürk’ü burada zikredebiliriz. Nedir bu post-Kemalizm? Türkiye siyasal hayatını değerlendirmek için kritik bir önemi var mıdır? Post-Kemalizm’in taşıyıcısı olan entelektüel yaklaşımları hangi tarihe kadar geriye götürebiliriz?

Ben, her şeyden önce, post-Kemalizm’e yönelik olarak varoluşsal bir değerlendirme yapılması gerektiği fikrindeyim. Çünkü post-Kemalizm’e kendini kaptırmış ya da post-Kemalizm’in ağına düşen siyasal elitin ve entelektüellerimizin Cumhuriyet statükosuna karşı geliştirdiği ‘itirazın’ ve ‘tavrın’ öncelikle nesep ve kendilerinin bulunduğu ‘fikir havuzundan’ kaynaklandığını söylemek istiyorum. Yani, post-Kemalist bir tavır takınan münevverlerimiz kendilerine bir aidiyet bulmak ya da mevzii tutmak için ‘özgürlükçü’ ve ‘demokratik’ bir söylem tutturmanın peşinde değil. Aksine, onlar statükoyla ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki tek parti yönetimiyle hesaplaşmasını kendi doğal atmosferi içerinde bir varlık sebebi olarak, yani varoluşsal bir zorunluluk ile gerçekleştiriyorlar.

Ancak post-Kemalizm ya da kendilerini post-Kemalist etiketi altında bulanlar maça kafadan bir-sıfır geride başlıyorlar. Onların entelektüel çabası ve akademik olarak kalburüstü sayılabilecek nitelikteki çalışmaları kısa yoldan ‘liberal’ yaftasına maruz kalıyor. Bu noktada, buna en çok sebep olan nedenlerden birisi sivil toplum kuruluşları ya da Avrupa Birliği çerçevesinde düzenlenen etkinlikler oluyor. Post-Kemalist aydın akademik bir çalışmada bulunurken dahi televizyonlarda ya da gazetelerde kendini ‘liberal’ bir diskurun sözcüsü olarak buluyor. Özellikle bugün olmasa dahi 15-20 sene önce böyleydi. Hatta, post-Kemalizm güruhuna dâhil olmak ve demokratikleşme yanlısı bir akademik söylem içerisinde olmak entelektüeli doğrudan emperyal bir anlatının parçası hâline getiriyor. Bu yaftaya maruz kalmak post-Kemalizm sınıfına indirgenen entelektüellerimiz açısından umut kırıcı. Çünkü Atilla Yayla gibi kendini alenen ‘liberal’ sınıfına koyan aydınlardan başka olarak post-Kemalizm rüzgârına kapılmış aslında ‘liberal’ olmayan ve tek derdi kalburüstü akademik çalışma yapmak olan bir sürü fikir insanına sahibiz aslında.

Bir konuyu daha tartışmaya açmak istiyorum: Neden post-Kemalizm? Neden bu aydın sınıfına ve böylesi entelektüel yaklaşıma post-Kemalizm isimlendirmesinde bulunuyoruz? Bu yaklaşımlar, Kemalizm’in bir sonraki aşaması olarak mı vücut buluyor? Halbuki bu fikir insanları Kemalizm’in yarattığı vesayeti, statükoyu, anti-demokratik uygulamaları eleştiriyorlar; ve Osmanlı geç dönem siyasetinden modern Türkiye’nin kuruluş yıllarına kadar olan süre zarfını Türkiye’nin medenileşmesi ve muasırlaşması açısından ‘kayıp zaman’ olarak nitelendiriyorlar. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında 1980’e kadar olan çalışmalar daha az da olsa Türkiye’nin neoliberal ekonomiye geçişiyle birlikte post-Kemalizm kendine bir siyaset ve kültür alanı buluyor.

İlker Hoca, post-Kemalistlerin her zaman haksız çıktığını söylüyor. Her defasında muhafazakâr ve mukaddesatçı siyasete güvenerek prim verdiğini ancak AK Parti’nin 2007 sonrası rota değiştirmesi gibi post-Kemalistlerin bir entelektüel kaypaklığa varacak bir tutum içinde olduğu iddia ediliyor. Bu bir vakıa olmakla birlikte post-Kemalizm’in her türlü ‘demokratikleşme’ hamlesine ‘kanması’ oldukça tartışmalı bir konu. Ama işin aslı gerçekten böyle mi? Maksat, Türkiye’nin gerçek mânâda demokratikleşmesi mi, yoksa siyasal olaylara entelektüel bir ‘kılıf’ bulma çabası mı?

Türkiye’deki entelijansiya arasında post-Kemalizm gemisinde bulunan tanınan/tanınmayan münevverlerimizin birçoğunun Türkiye’deki en muttasıf isimler olduğunu burada söylemek zorundayız. Mesele, her zaman ‘entelektüel haysiyet’ ve ‘kalem namusu’ olmalıdır. Bana kalırsa, Türkiye’de bir entelektüel olarak yazın hayatında ve akademik çalışmalarda post-Kemalizm’in sularına girmek mümkün olabilir ancak burayı sığınılacak bir liman olarak görmeden evrensel şümulde yazmak çizmek gerekir.

Kategoriler
matbuat

Osmanlı, Yeniden!

Cumhuriyet devrinde tarihçilik biraz da Osmanlı tarihçiliğidir. Modern Türkiye, 1923’te cumhuriyetin ilânıyla başlayan zamanlardan itibaren kendine yeni bir Osmanlı anlatısı kurma gayreti içerisine girmiştir. Bu tabii görünebilir; yeni Cumhuriyet’in kurucu siyasi kadrolarının ve entelektüel elitlerinin yapmaya çalıştığı iş uzaktan bakınca devr-i sabık yaratmaktır. Ancak unutulmasın ki Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bu yeni Osmanlı tarihi anlatısı kurma çabası kendi zamanında devr-i sabık yaratma amacının ötesinde doğal bir sürekliliğin sonucudur ve kendi doğal ortamı içerisinde gerçekleşmiştir.

Yeni Cumhuriyet’in Osmanlı mirası üzerine gelmesinin doğurduğu olaylardan bir tanesi de kendisine en yakın, en canlı ve en somut Osmanlı tarihini çoğunlukla görmezden gelmesidir. Bu yüzden, üniversite kürsülerinde eski Türk tarihi, Hititler, Sümer tarihi ve dili gibi konular yeniden önem kazanmış ve revaçta olmuştur. Bu suretle, Türklerin en eski tarihini ve kökenini bulma gibi anlamsız çabalara girişilmiştir.

Osmanlı tarihi zaviyesinden bakılınca o dönemde önemli sayılabilecek çalışmalardan birisi Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabıdır. Bu önemli ve uzun yıllardır kalburüstü kabul edilen çalışma resmi tarih tezi ve ideolojisinin savunuculuğunu yapmaktan ötürü ciddi eleştirilere tabi olmuştur. Tıpkı, Osmanlı İmparatorluğu’nu gerileme paradigmasından ele alan Bernard Lewis’in The Emergence of Modern Turkey (Modern Türkiye’nin Doğuşu)kitabında tutturduğu söylem ve yaklaşım gibi. Türk ve Osmanlı tarihçiliğindeki güncel ve son yaklaşımlar Berkes’e ve Lewis’e temkinli yaklaşılması gerektiğini salık verir.

Rahmetli Halil İnalcık’ın her fırsatta söylediği, – bir tarihçi olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılı anlatılar karşısında aciz kalmayacağı bir tarih yazma amacını gerçekleştirmek Osmanlı tarihçiliği açısından kayda değerdir. İnalcık, ekseriyetle kuruluş devri ve Fatih-Yavuz-Kanuni dönemleri üzerinde çalışmıştır. Osmanlı son dönemi ve modern Türkiye üzerine az sayıda kıymetli çalışması vardır. Kendisinin çokça söylediği bir diğer husus ise Halil İnalcık’ı okumadan eleştirdikleri yönündedir. Bu açıdan bakıldığında, Halil İnalcık kendisini eski anlatıların bir savunucusu olarak görmez; bilakis, İnalcık yazdıklarıyla yeni nesil tarihçilere de referans olmak istemektedir.

2000 öncesi dönemde Osmanlı İmparatorluğu üzerine nicelik olarak çok akademik çalışma yapıldığını söyleyemesek de Şerif Mardin gibi isimler Osmanlı tarihçiliğine özellikle yeni bir toplumsal perspektif kazandırarak literatüre önemli katkılar yapmıştır.

2000’li yıllardan sonra Osmanlı tarihçiliğinin seyrinin değiştiğini söylemek mümkün. Hem kemiyet bakımından hem de keyfiyet bakımından Osmanlı tarihçiliği revaçtadır. Çok sayıda çalışma yapılmaya başlanmış ve bu yeni çalışmalar ‘Batılı devletler karşısında Osmanlı İmparatorluğu’ dar söyleminden sıyrılmaya çalışmıştır. Artık, 2000 sonrası dönemde, yeni sorular sormak ve kendisine yeni bağlamlar bulmak çok daha kıymetlidir. Bu yeni yaklaşımlar, dünya tarihini Avrupa merkezci bir gözle görmediği gibi dünyayı kuzey-güney ya da doğu-batı karşıtlıkları üzerinden değil bütün medeniyetleri eşit bir şekilde gören ‘yatay eksen’ üzerinden değerlendirme eğilimindedir.

Dünya tarihine yönelik bu yaklaşımın neticelerinden birisi de Osmanlı tarihini çok daha demokratik, tarafsız ve olduğu gibi anlama ve anlamlandırma çabasıdır. Tarihçilikte yeni ekoller, Osmanlı İmparatorluğu’nun Fransız İhtilali’nden itibaren içerisinde bulunduğu ‘buhranlı’ durumda olduğu gibi kendi hikâyesi ve normalliği içerisinde anlamaya çalışmaktadırlar.

Tanzimat devrinde Osmanlı Batılılaşırken İslâm’dan uzaklaşmadığı gibi Tanzimat Fermanı da metin olarak oldukça İslâmi referansları olan bir metindir. Osmanlı aydınının Avrupa karşısındaki tavrı da yalnızca Batıya öykünme ve züppeleşme olarak görünemez.2000’li yıllardan sonra Osmanlı tarihçiliğine rağbet olmasının politik bir izahı olup olmadığı tartışılabilir. Bunun bir sebebi, üniversal ekolleri ve dünya tarihini takip eden yeni tarihçilerin ve insanların varlığıdır. Öteki sebepleri arasında Tanzimat ve Osmanlı geç dönem siyaseti ile Türkiye’deki bugünkü siyasetin koşullarının oluşturduğu durum görülebilir.

Kategoriler
matbuat

Gazze’ye Doğru

Madlen gemisinin Gazze’ye doğru yola çıkmasından ve İsrail güçleri tarafından Gazze’ye ulaşmasına izin verilmeksizin durdurulmasının ardından aktivistler, bu sefer daha kalabalık bir şekilde ve birden çok gemiyle yola çıktı. Bu Filistin’e özgürlük filosunun adı Sumud.

Sumud Filosu olarak bildiğimiz bu yolculuk bu yazının yazıldığı sırada Gazze’ye çok yaklaştı ve İsrail’in daha önce Madlen gemisine saldırdığı deniz sularına ulaştı.

İsrail, Sumud Filosu’ndaki aktivistlerin Avrupa’ya deport edilerek gönderileceğini ifade etti. Bu yazının yazıldığı sırada İsrail bütün özgürlük gemilerini durdurarak gemideki aktivistleri yakaladı.

Sumud’un Madlen gemisine kıyasla daha kalabalık olması ve yabancı ülkelerden siyasetçiler de dâhil olmak üzere birçok aktivistin yer alması önemli. Belki İsrail için daha korkutucu…

Gazze’de bir soykırım yaşanıyor. Bütün Gazze şehri yerle bir olmuş durumda. Neredeyse sağlam kalan bir tek bina dahi yok. Bu vahşet karşısında ölmeyip yaşayan İnsanlar yiyecek yemek bulamıyorlar. Birçok çocuk sakat kaldı. Birçoğu yetersiz beslenmeden dolayı bir deri bir kemik kalacak kadar zayıflamış durumda.

Sumud Filosu’ndaki aktivistler de biliyor… Bu gemilerin Gazze’ye ulaşabilmesinin sembolik bir anlâmı ve değeri var. İnsani yardım götürüyorlar mı bu teknede tam olarak bilmiyorum ancak bu filodaki gemiler eğer Gazze kıyılarına ulaşabilirse Gazze meselesini başka bir denklemden konuşabileceğiz kanaatindeyim.

Ancak Sumud Filosu da tıpkı Madlen gemisinin durdurulduğu gibi Gazze’ye ulaşamadan İsrail güçleri tarafından durduruldu. Yıllar önce Mavi Marmara gemisinin kaderi de benzer şekilde olmuştu.

Yine de Gazze’ye doğru yola çıkan bu gemilerin yapmaya çalıştığı ve Gazze ablukasını kırmaya çalışması çok önemli ve kıymetli. İnsanlığın vicdanının bir araya gelerek milyonlarca insanın Gazze’de yaşanan soykırıma karşı yekvücut olabilmesi ve sesini duyurmaya çalışması yalnızca bir eylemsellik değil, bunun da ötesinde İsrail’e ve destekçilerine karşı bir meydan okuma.

Bu bir savaş değil, soykırımdır.

Ve bu yazının yazılış amacı Gazze’ye doğru yola çıkan Sumud Filosu hakkında bilgi vermek değil, karınca kararınca Gazze ve özgür Filistin için tavrımızı ortaya koyabilmektir. Zaten bilmek isteyen dimağlar, görmek isteyen gözler, duymak isteyen kulaklar İsrail’in vahşetini ve Gazze’de yaptıkları katliamı görüyor, duyuyor ve anlıyor.

Sumud Filosu’ndaki aktivistlerin İsrail güçleri tarafından durdurulmasının ardından arkadan gelen Özgürlük Konvoyu Gazze’ye doğru yol almaya devam ediyor. Gazze’ye doğru Özgürlük Filosu’nun ilerlemesinin ardından ne olacağını hep beraber göreceğiz. Temennimiz Özgürlük Konvoyu’nun Gazze’ye ulaşabilmesi.

Özgür Gazze için, özgür Filistin için…Ve İsrail tarafından işgal edilmemiş ilk kıblemiz Kudüs’ün özgürlüğü için…

Kategoriler
matbuat

Zamanın Anlamsallığı

“Zamanın yapraklarından karlar yağıyor.”

Bazan biri gelir, bizi bize götürür. Zamanlar arasılıktan başka bir şeydir karşılaştığımız. Zamanın anlâmsallığına dair çok derinlerden gelen yazılacak uzun uzadıya sözcükler olduğunu hissederiz. Tamamlamak isteriz zamanın anlamına – tam kelimesiyle anlamsallığına dair hissettiğimiz cümleleri. Öyle cümle kelimeler vardır ki içimizde, arkasında devasa bir kavram imparatorluğu olduğunu hissettirir.

Meramımızı alenen izah etmeye çalışarak zamanın sırrına yaklaşmak isteriz. Yazarken bir yandan da sözcüklerimiz mütereddit kalarak…

Zaman, anlâmın bizatihi kendisidir. Daha doğru ifadeyle, zaman anlâmsallık içinde muhtemel alanlarını mütemadiyen genişletir. Namütenahi bir anlam spektrumu içinde yine namütenahi bir zaman genleşmesidir, zaman ve anlâm arasındaki tuhaf hikâye. Zaman ilerledikçe, aktıkça, anlâm da bize yeni imkânlar, yeni anlâmsallıklar açar.

İnsan olmaktan ve yaşıyor olmaktan süregelen bir zamanın akışı içerisindeyizdir. Zamanın akışının da kıymetini bilmeli. Yaşıyor olmak zamanımızın akmasına kâfi değildir çoğu zaman. Yine de büyük insanlık cemiyeti olarak ister hüsran içinde olalım, istersek de nisyan içinde olalım; zamanın muhatabı olarak hayatımızı anlâmlandıracak anlâmsallıklar peşinde iz süreriz.

Anlâmsız görünen yığının içinde de bir büyük anlâm vardır çoğu zaman. Muhakkak anlâmlı bir parçanın absürd bir gölgesidir, sıradan görünen hayatların içinde olup biten… Belki de anlâm umulmadık yerde olandır; kuytu köşelerden, umumun orta yerinde görünmeyenlerden neşet eder.

Aynı (görünen) zamanı bambaşka yaşarız, hepimiz…

Anlâm, zamanın anlâmsallığının da ötesindedir. Belki de… Kim bilir…

Kategoriler
matbuat

Göklerin ve Yeryüzün Dili

Bazı yazarların yazdıkları sıradan bir metin olmanın ötesindedir. Onlar gökyüzünün ve yeryüzünün diliyle konuşurlar.Bu minvalde bir hayat yaşar ve yazarlar.

Gökler ve yerin ahengiyle tecessüm eder hayatları ve yazdıkları. Bu yüzden, tıpkı hayatları gibi yazdığı metinler de mütevazıdır. Bağırmaz. Yüksek sesle konuşmaz.

Şüphesiz böylesi bir hayat yaşamak ve yazın tecrübesi içerisinde olmak pastoral bir senfoni içerisinde olmanın ötesinde bir durumdur. Yani, göklerin ve yerin sesi olmak doğayı anlamak ve anlatmak demek değildir. Böyle bir yazın faaliyeti tabiatla sınırlandırılamaz.

Gökler ve yeryüzü her gün, her saat, her saniye kendi diliyle konuşur. Allah’ın yarattığı muazzam bir kâinat düzenidir bu. Her şey bir ölçüyle belirlenmiştir. Hiç şaşmaz. Subhanallah! Göklerdeki ve yeryüzündeki bu lisanın bozulması, her şeyin önceden belirlenmiş ölçüsünün bozulması felakettir. İçerisinde var olduğumuz dünyada bu tarzda tabiatın bozulduğu, insan eliyle kirletildiği ve felaketlerin yaşandığı bir çarpık tabiat hâline son yıllarda daha çok şahitlik ediyoruz.

İnsan, çoğu zaman göklerin ve yeryüzünün bu dilini anlayamaz. Anlamamanın da ötesinde kendi bencilliğiyle tabiatı kirletir. Küçük gibi görünen her bir insanın payı olur doğanın tahribatında.

Evet, yazarlar diyorduk… Bazı yazarlar yazdıklarıyla göklerdeki nizâmın ve yeryüzündeki ahengin sesi olurlar, olabilirler. Bütün bir eserleriyle olmasalar bile yazdıkları küçük bir parçayla ya da sadece tek bir şiirleriyle.

Ama göklerin ve yerin sesi olabilmek, yukarıda da yazdığım gibi sadece yazdıklarıyla değil, büsbütün bir hayatı anlayış ve anlamlandırılışlarıyla mümkün olabilir.

Mesela, Cahit Koytak’tan söz edebiliriz. Sadece şiirleri ve şiir kitaplarıyla kendine mahsus bir ses değildir. Kendi evinde marangozlukla uğraşan ve yalnızca şiir yazan münzevi hayatıyla da yazdıkları gökleri ve yeryüzünü hatırlatır. Cahit Koytak, içerisinde yaşadığımız zamanda göklerin ve yerin sesi olan az sayıdaki şairlerdendir. 

Tarifi biraz zor olan ancak tecrübe ederek yaşamakla mümkün olan bir durumdur bu. Göklerdeki ve yeryüzündeki sadece müzikal bir senfoniyi anlamak değil, bunun da ötesinde göklerin ve yeryüzünün anlâm dünyasından ve dahi Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere kutsal kitaplardan ilham almaktır marifet.

Galiba, göklerin ve yeryüzünün lisânı en çok kutsal kitapların ahengiyle uyum içerisindedir. Sır dolu ve bilinmeyen, keşfedilmeye açık bir tabiat sanatıdır bu.Başka hangi şairlerden ve yazarlardan bahsedebiliriz? Tabiatı materyalist bir zaviyeden görmeyen ve kutsal kitapların lisânını göklerdeki ve yeryüzündeki nizâmın bir parçası olarak anlayan, yorumlayan ve yazdıklarında izlerin görüldüğü… Göklerin ve yeryüzünün sesi olmak yalnızca bazı yazın erbaplarına ve şairlere mahsus müstesna bir vaziyettir.

Kategoriler
matbuat

Tarihçinin İşi

Gelecek zamanın tarihçilerinin işi klasik tarih metodolojileriyle düşünüldüğünde oldukça zor. Sadece Osmanlı arşivinde neredeyse 150 milyona yakın belge bulunuyor. Çok eski değil belki sadece 200-300 sene öncesi ancak o günden bu yana evrak işlerindeki teknik imkânların çeşitlenmesi modern Türkiye Cumhuriyeti’ni de kapsayan zaman dilimi içerisinde tarihçinin gelecekte çok daha külfetli bir işi olacağının sinyallerini veriyor. Sadece devlet belgelerine referansla tarihçilik zanaatı yapmak da ayrıca tartışılması lazım olan bir mesele zaten.

Burada sormak istediğim ve bu yazıda biraz da vurgulamak istediğim başka bir bakış açısı var. Bu satırları dikkatli yazmaya çalışıyorum çünki tarihçi değilim ve tarihçilerin ince işçilikli eski belgelere yönelik metotları hakkında az bilgi sahibiyim.

Tarihi bir vesika tarihçi için ve tarihi bir vakıayı irdelemek için elbette önemlidir. Tarih metodolojisi bir tarihi belgeyi ele alırken elbette bu vesikanın doğruluğunu, yanlışlığını, yanılma paylarını elbette ki göz önünde tutmaktadır. Fakat yalnızca belgelerden hareketle yapılacak bir tarih çalışması ya da siyasal tarih çalışması bir vakıalar analizidir.

Olması gereken ya da yerine ikâme edilmesi gereken nedir? Tarihçinin ilk işi belgeler üzerinde çalışarak bir ‘olaylar karmaşası’ yaratmak yerine bu metodolojik soruyu sorarak kendisine tarihsel ve siyasal yaklaşımlar geliştirmektir.

Yani, tarihçinin ilk işi ilgilendiği zaman dilimiyle ya da olayla ilgili ‘paradigma belirlemek’ olmalıdır. Sosyal bilimci bir olay analizcisi değil, olayların ardındaki mantığı kavramsallaştıran bir kuramcıdır. Her akademik çalışmada olması gerektiği üzere literatüre katkı yapacak bir teori geliştirmeli ya da teori olmasa dahi daha önce zikredilmemiş bir kavram üretmelidir.

Tarihçinin politikaya ihtiyacı vardır. Politik bilinç geliştirmeyen tarihçi ya da tarihçinin işi kendi disiplini içerisinde belgeler arasında ekseriyetle kaybolmaya mahkûmdur. Birçok nice tarih çalışması kendi içerisinde ‘belgeler yumağı’şeklinde kalmış ve söyleyecek yeni bir söz veya idea bulamadan arşivler arasında yerini almıştır.

Bu yönüyle, tarih politiktir. Ancak tarih politize edilmemelidir. Politize edilmeyecek bir ilmi terbiye içerisinde kendi siyasal söylemini geliştirerek sosyal bilimci için referans memba olmalıdır.

Tarihin siyaset bilimine ihtiyacı vardır. Siyasetin ve siyaset biliminin tarihe ihtiyacı yoktur. Ancak tarihin olmadığı bir siyaset spektrumu ya da siyaset bilimi çiğdir, köksüzdür, tatsız tutsuz, unutulmaya mahkûmdur. Genelde küresel teorilerden bahseden uluslararası ilişkiler kitaplarında ya da siyaseti olağan hâlinden daha da liberalleştiren bir parti kampanyasında siyasetin tarihe ihtiyacının olmadığını görürüz.Tarihçinin ilk işi kendi disiplini içerisinde kalmaksızın bütün bir sosyal bilimler terbiyesini edinmek ve sosyal bilimlerin havasını bütünlüklü olarak teneffüs etmektir. Belki de diğer disiplinlere kıyasla en çok ‘sosyal bilimci şuuru’ taşıması gereken şamil alan tarihçiliktir.

Kategoriler
matbuat

Tanzimat Politiği

Sorulması gereken ilk sual şudur: Tanzimat’ın bir matematiği var mıydı? Benim vereceğim ilk cevap bu matematiğin eğer varsa da kompleks bir matematik bilmecesi olduğu yönünde.

Mukadderatında daha önce hiç olmadığı kadar kaosun, kargaşanın ve nizamsızlığın yaşandığı yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat yıllarıdır. Bu kargaşa ve karmaşa Osmanlı İmparatorluğu’na has değildir. Artık içerisinde bulunulan modern ve yeni bir dünya vardır.

Mesele, bu modern dünyayı Avrupa’dan iktibas ederek yeniliğe intibak değildir. Ki Osmanlı İmparatorluğu ekseriyetle bunu yapmıştır. Mesele, yeni dünyanın mütemadiyen dönen çarklarının arkasındaki yeni insanı keşfedebilmektir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1850’li yıllardan itibaren yeni dünyayı keşfetmek için çaba sarf etti. Büyük ölçüde başta Avrupa olmak üzere dünyanın öte yerlerinde olan yenilikler Osmanlı topraklarında ve payitaht İstanbul’a geldi. Hatta sadece yenilikler değil Avrupa insanı da merak içerisinde Osmanlı topraklarına geldi. Ancak Osmanlı Devleti yeni dünyanın yeni insanını keşfetmek ve anlamak konusunda geç kaldı.

Yeni insan, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yandan tecessüm ederken öte yandan halkın büyük çoğunluğu da eski feodal alışkanlıkları içerisindeydi. Bilhassa da Avrupa’dan gelen ecnebi elçilerin ve seyyahların çektiği fotoğraf ve görüntülerde Osmanlı insanının içinde bulunduğu Doğululuk göze çarpar.

Yeni insan diye bahsedilebilecek olan bir mefhum ya da olgu Osmanlı İmparatorluğu’nda vardı. Ancak halkın ekseriyetinde Batılı insana oryantalist bir yaklaşımla ilgi çekici gelen bir Doğu karmaşası ve köylülük de Osmanlı’nın önemli şehirlerinin sokaklarında söz konusuydu.

Bir yandan da Osmanlı entelektüel ve aydını arasında, hatta bazıları devlet bürokrasisinde de yer almış yeni bir insan vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni insanı Batı’dakinden farklıydı ama Tanzimat döneminde çoğunlukla da doğal seleksiyonlarla var olmuş yeni bir insan prototipiydi. Tanzimat döneminde Osmanlı Devleti kendi içerisinde inkişâf eden bu yeni insanı tanıyamadı ve anlayamadı. Namık Kemal, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa gibi isimler eski Osmanlı’nın yeni aydın insanları olarak Tanzimat döneminde var oldular. Osmanlı yeni insanı Tanzimat bürokrasisi ve İkinci Abdülhamit döneminde gittikçe otoriterleşen yönetimi karşısında zayi oldu. Ama şunu da ekleyelim: Belki de Sultan İkinci Abdülhamit Osmanlı’da teberrüz eden yeni insanı ve entelektüel tipini en iyi anlayanlardandı.

Tanzimat’ın matematiği tam da bu noktada bambaşka bir hâl almış ve bir çırpıda tarif edilemeyecek yepyeni bir surete bürünmüştür. Rahmetli Halil İnalcık, Tanzimat için “mücerret bir kütle” tarifini yapmıştı. Bu bağlamda, Tanzimat, içerisinde binbir türlü vakıanın cereyan ettiği “mücerret bir kütle” olarak görülebilir. Theodor W. Adorno tabiriyle söylersek bir tür Minima Moralia… Özelden genele doğru bir geçiş, küçük parçaların var ettiği büyük resim. Ya da öznel dünyaların var ettiği bir çoklu gerçeklik ve büyük anlatı.İşte, bu kütlenin makro politik mânâda tasvirinin iyi yapılması ve resmedilmesi gerekir. Şüphesiz, büyük resimde bir tasvir yapılırken mikro olarak Osmanlı yeni insanı da burada yer alacaktır. Önemli olan kişisel hikâyelerin gerçeklik payını anlayarak ya da öznel gerçekliklerle çelişmeyen bir büyük anlatı kurabilmekte ve bu Tanzimat anlatısını modern Türkiye’yi anlayacak şekilde kavramsallaştırabilmetktir.

Kategoriler
matbuat

Reisin Görünmez Eli

Malum olduğu üzere Osmanlı İmparatorluğu devrinde padişahlar ya da mülkü temsil eden idâreciler arasında ‘tebdil-i kıyafet’ geleneği yaygındı. Yani, padişah ya da idâreciler tanınmayacak bir hâl ve kıyafet ile halkın içine inerlerdi. Buradaki kılık kıyafet değiştirmenin ve halkın tanımayacağı bir hâl üzere sokağa inmekte maksat memleketin ve halkın içerisinde bulunduğu vaziyeti en doğal hâliyle ‘olduğu gibi’ müşahede edebilmekti.

Eh, resmi kıyafetle ve makam sahibi olarak halkın içinde olmak bir tür müsamere hâline gelmesi pek muhtemel bir durum. Başkana iyi görünmek isteyenlerden tutun da kendi ikbâlleri için problemleri ve halkın sıkıntı ve şikâyetlerini örtbas etmek isteyen yöneticiler de olabilir.

İşte, tam da bu yüzden mülkü temsil eden ve adaleti ayakta tutan idârecilerin Osmanlı Devleti devrinde ‘tebdil-i kıyafet’ ile iş görme ve memleketteki marazları giderme yöntemi adalet dairesinin bir parçasıydı.

Tabi, o vakitler nüfus bu denli kalabalık değil; şehirlerimiz bu kadar geniş, kalabalık ve kompleks değildi. İnsan hâliyle düşünüyor… Bu denli gelişmiş ve kalabalık büyükşehirlerde belediye reisinin ‘tebdil-i kıyafet’ ile halkın dertlerini dinlemesi ne kadar mümkün olabilir ki?

Zaten aslında mesele halkın dertlerini sokaktaki insanların ağzından dinlemekten ibaret değil. Şehrin eksiklerini ve noksanlıklarını mahir bir noktainazarla tespit edebilmek ve gerekli aksiyonu alabilmek.Samsun da dahil olmak üzere birçok şehirde sokaklarda dolaştığınızda böylesi o kadar çok noksan var ki…

Uzun zamandır ne zaman sokakları arşınlasam, lokantalara gidip, kahve içmeye oturup, otobüslere ya da tramvaylara binsem gözüme binbir türlü eksik ve köylülük kokan zafiyetler çarpıyor.

İşte, tam da bu sebepten ötürü reisin şehrin sokaklarında görünmez elleri olması gerektiğini düşünüyorum. Yeni bir düşüncem değil. Çok uzun zamandır bu fikirdeyim ancak kimsenin umursadığını henüz görmedim.

Her şeyden önce ahlâklı ve bunun da ötesinde marifetli ve şehirdeki eksiklikleri görebilen ve o eksiği giderebilecek bir elin parmağını geçmeyecek kişilerin vasıtasıyla Samsun’un bambaşka bir şehir olabileceği kanaatindeyim. Yani, bu kişiler bir nevi maestro olmalı. Fenerbahçe’de Alex de Souza nasıl bir karakterde oynamışsa, aynı şekilde Samsun şehrinin görünmeyen yüzünün aynası olmalı.

Bu sayede, bugün, ‘tebdil-i kıyafet’ ile halka inmek mümkün olmasa da reisin görünmez elleri vasıtasıyla birçok yapılamayan ama oldukça elzem olan hizmetler bu şehrin insanlarına sunulabilir. Bir şehri yönetirken rutin işleyişin dışına çıkmak, ayrıntılardaki insanların dertlerine derman olabilmek önemlidir.

Samsun bambaşka bir gözle idâre edilmeyi hak ediyor. Büyük projeler, rutinleşmiş festivaller, altyapı çalışmaları bir şehir için önemli olsa da sokaktaki insanların gündelik hayatlarına dokunabilmek için bambaşka bir perspektif ve yaklaşım icap ediyor.

Ve bu ancak bir belediye reisinin ya da idârecinin ‘görünmez elleriyle’ olanaklı olabilir. Sokaktaki insanların tanımadığı ve bilmediği ancak idârenin iradesini ve mülkün temsilini sapasağlam bir şekilde ortaya koyacak ehil insanlar… İfade etmeye çalıştığım bu ehil insanlarla ‘görünmez el’ tesis etmek hafiyelik cinsinden olabilecek bir icraat değil. Yani, bir asayiş faaliyeti değil. İmar ve ihya meselesi.Zor değil… Bu ülke ve bu şehir sıra dışı icraatlar ile hizmet görmeyi hak ediyor. Bürokrasinin dışına çıkmak ve halkın bir parçası olmak bazan meşakkatli olsa da ‘görünmez eller’ ile bambaşka bir Samsun olabilir. Samsun sokaklarında dolaşırken edindiğim intiba ve hissiyatım bu yönde. Böylesi fikirleri dizi senaryolarına ve filmlere bırakmamak ve icraata geçirmek mümkün.

Kategoriler
matbuat

Müstemleke Olmamak

Yirminci yüzyılın başında bütün dünyada imparatorluklar yıkılırken birbirine benzer kendi millî aidiyetlerini geliştirmiş ulus devletlerin kurulması cereyan etti. Hiç şüphesiz, havsalası milletler şemsiyesi olan büyük imparatorluklarda yaşayanlar için ulus devlet realitesi dar, tek tipçi, imparatorlukların kuşatıcılığı ve kapsayıcılığına kıyasla vizyonsuz bir yeni uluslar dünyasıydı. Bu şekilde, imparatorlukların şemsiyesi altında mikro kimlikleriyle yaşayan etnisitelerin ya da milletlerin kendi küçük ve mutlu, perişanlık çekseler dahi kendi ulusları içerisinde yaşamaktan memnun devletleri ortaya çıktı. Bu, 1800’lerin sonlarından itibaren, ekseriyetle de yirminci yüzyılın başında Birinci Dünya Harbi’nin ortaya çıkmasıyla tecessüm eden bir durumdur.
İmparatorluk havsalasıyla düşünüldüğünde ulus devletlerle ülkeyi idâre etmek şovenizme yaslanan ufuksuz bir iştir.
Fakat burada bir soruyu sormak icap ediyor ve bir realiteyi görmek gerekiyor. 1800’lü yıllardan itibaren İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi’nin meyveleri toplanmaya başlanıyor ve Avrupa’da yorgun imparatorluklara iktisadi destek sağlamaya hazır aileler ve bankalar ortaya çıkmıştı. Kısacası, kapitalizm bir ekonomik yöntem olarak artık dünyada sözünü daha fazla geçirmeye başlamıştı. Takip eden yıllarda dünyada egemen bir model olarak ‘serbest piyasa ekonomisi’ hakimiyet kuracaktı.
Yeni kapitalistleşmeye başlayan dünyada Osmanlı İmparatorluğu için tehditlerden birisi de hakimiyeti altında bulunan ve milletler şemsiyesi altında Osmanlıcılık fikriyle yaşayan milletlerin Osmanlı’dan ayrılarak kendi milliyetçi devletlerini kurmak istemeleriydi. Batılı devletler ve Rusya da tabii olarak Osmanlı çatısı altında yaşayan mikro etnisiteleri kendi devletlerini kurmaları için teşvik ediyor ve kışkırtıyordu.
Benzer şekilde, Osmanlı Devleti 1850’li yıllardan itibaren ekonomik olarak resesyona girdi. Takip eden yıllarda Osmanlı Devleti Avrupalı devletlere ve özellikle de Batılı bankerlere borçlu olacaktı. Hatta, birçoğumuzun bildiği gibi bu borçların ödenebilmesi amacıyla II. Abdülhamit saltanatında Düyûn-ı Umûmiye idâresi kurulacak ve Osmanlı İmparatorluğu müstemleke konumuna düşecekti. Yine, benim de lise yıllarında üzerinde araştırma yaptığım Fransız Reji Şirketi de Osmanlı topraklarındaki tütün üretim haklarının devredildiği bir başka müstemleke örneğidir.
Elbette, her ulusun kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesini müşterek değerlendirmek gerekir. Ancak Türkiye’de Kurtuluş Mücadelesi özelinde değerlendirmek gerekirse yeni devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bu topraklarda emperyalist emellere karşı şanlı bir direniştir. Türkiye’de kurulan ulus devleti bu çerçevede değerlendirmek gerekir düşüncesindeyim. Türkiye’deki ulus devlet son kertede imparatorluk bakiyesidir. Tabii olarak, yeni Türkiye’nin üniter devleti tıpkı başka ulus devletlerde olduğu gibi birtakım ritüellerle ve törenlerle kendini var etmiştir. Ancak yeni devlet Türkiye’de gittikçe kapitalistleşmeye başlayan emperyal dünyaya karşı kendi özgürlüğünün ve bağımsızlığının inkişaf ettiği bir teminat olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi de şüphesiz bu halk iradesinin ve bağımsızlığının en kıymetli sembolüdür.
Türkiye bir ulus devlet olarak kurulmuş ancak neredeyse 2000’li yıllara dek kendi içine kapanık bir ülke hâline gelmiştir. İlk nüvelerini Turgut Özal’la başlayan dönemde göreceğimiz kapitalist dünyanın bir parçası hâline gelme teşebbüsleri 2000’li yıllarda AK Parti iktidarında da artarak devam etmiştir. Burada bir soru sormak gerekir: Küresel dünyanın bir parçasıyken kendi ulus devletini var etmek ne kadar mümkündür? Mümkünse, ne kadar gerçekçi ve uygulanabilirdir?
Son olarak bir tespitle bitireyim. Modern Türkiye Devleti bağımsızlık mücadelesiyle kurulmuş ve anti emperyalist izler taşımaktadır. Ancak 1980’li yıllarda küresel ekonomiye entegre olduğu zamanlara kadar geçen süre zarfında Türkiye komünistleşmemiştir de… Sovyetlerle yakınlaşılan zamanlar olduğunu biliyoruz ancak Türkiye hiçbir zaman Sovyet hegemonyası altına girmemiştir. Yani, Yugoslavya tecrübesi Türkiye’de kendine vücut bulamamıştır. Sol fikirler bazı okur yazarların eleştirel okumalarının bir parçası olsa da halkın ekseriyetinde bir Latin Amerika ülkeleri gibi sol fikirler ve siyaset yer bulamamıştır.
Belki de bu durumun sebepleri arasında Amerika’nın Marshall yardımları gibi anti komünist propagandaları olabilir. Kim bilir…

Kategoriler
matbuat

Eskinin Nişanesi

Modernleşme kuramları açısından yeniye meyyal bir karakter sergilesek de bazıları için eski olan hâlen cezbedicidir.

Bazı eskiler ‘hurda’ değeri bile etmezken, eskinin kimi kıymetli eşyaları bulunmaz kıymette antikalardır. Maziden kalan bu değeri ya da değersizliği belirleyen nedir?

Ekseriyetle tekniğe dair olan ya da halk lisanıyla ifade edersek ‘teknolojik ürünler’ çarçabuk eskimeye mahkûm eşyalardan. En iyi ihtimalle kullanılmış bir teknolojik ürün hurdaya çıkabilir. Hatta birçoğu tozlanmış tavan aralarında yıllarca bekler de bekler.

Tabi, bazı kullanılmamış özel teknolojik ürünlerin ‘müze değeri’ taşıdığını da söylemek gerek. Ancak böylesi teknolojik ürünler oldukça sınırlı sayıda.

Teknik kendini mütemadiyen yenilediğinden ve teknik dünyanın paradigması her daim ‘terakki etmek’ üzerine kurulu olduğundan teknolojik ürünlerin çok geçmeden birkaç yıllık iken eskimesi tabii bir durum teşkil ediyor.

Peki, eskiyen ve eskidikçe kıymetlenen nedir? Bu soruya net bir cevap verebilmek mümkün değil. Bir çırpıda söyleyebileceğimiz el emeği olan, fabrikasyon olmayan, insanın kendi emeğiyle ürettiği ve bir zanaatın neticesi olarak üretilen eşyalar eskidikçe değerlenebilecek cinsten. Fakat anneannelerimizin, babaannelerimizin, dedelerimizin evlerindeki bu minvaldeki eşyaların akıbetini gördükçe bazan çok kıymetli olabilecek birçok nadide eşyanın da ‘insanlık hâlleri’ ve ‘dünyanın binbir türlü hâli’ neticesinde kaybolup gittiğini görüyoruz. Böylesi antika eşyalar da çoğunlukla hurdaya gidiyor. En iyi ihtimalle bir antikacının eline düşüp müzayedelerde satışa çıkarılıyor.

Ben, modern dünyada ironik bir şekilde tekniğin lüzum ve gerekliliklerine tebessüm ederek bakarım. Buna mukabil, eski olana meftunumdur. Tel üstünde yürüyen cambazın akrobasisi gibi tekniğin dünyası ile eski dediğimiz fakat aslında artık çoktan modernleşmiş eski dünyanın gösterisi bize bugünün dünyasını ahlâklı bir şekilde anlamak ve anlamlandırmak için bazı ipuçları verebilir.

Tel cambazından ve akrobasiden söz açılınca ister istemez Turgut Uyar’ın “Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir”i hatırlıyorum. Aslına bakılırsa Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” şiiri de bize artık modernleşmiş eskiye dair çok şey anlatır.

Son olarak bir de İsmet Özel şiirinden bir parçayla sözlerimi tamamlayayım. Bana şu satırlar da eskiye dair başka bir yaklaşımı hatırlatır: “Gelin / bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar! / Bana kötü / bana terkettiğiniz düşünceleri verin / o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız / ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar / onları verin, yakınmalarınızı / artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar / ben aştım onları dediğiniz ne varsa / bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar / boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz / içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı / verin bana / verin taammüden işlediğiniz suçları da.

Evet, “Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar” şiirinden öğrendiğim eskiye dair olanların yalnızca eşyalar olmadığı. Her şeyden önce içerisinde yaşadığımız hayat eskiyor. Yaptıklarımız, ettiklerimiz, yapmadıklarımız, yapamadıklarımız, pişmanlıklarımız eskiyor. Geçmiş sadece bir kütle olarak değil; birer birer parçalara ayrılmış bir küçük hatıralar demeti olarak da tecessüm ediyor. Eskinin nişanesi olarak sahip olduğumuz eşyalar kendini eski olarak daha çok hatırlatsa da geçip giden eskiyen en çok da hayatlarımız ve hatıralarımız.

Kategoriler
matbuat

Yeniye Olan Merak

Bu topraklarda bu ülkenin insanları olarak Tanzimat’tan başlamak suretiyle 2000’li yıllara dek uzanan yeniye olan bir merakımız vardır.

Teknik dünyada her şey eskimek mecburiyetindedir. Mütemadiyen kullandığımız eşyalar da dâhil olmak üzere her şey eskir. Bugünün dünyasında teknolojik aletlerde kullandığımız yazılımlar bile eskir. Yerine yenileri gelir.

Yeni olan her şey eskir. Yeni olma hâli sabit bir durumu ifade etmez. Yenilik hâli geçici bir durumdur. Zaman akıp gittikçe hayatımızda yer alan ya da yer bulan her şey yerini başka yeniliklere bırakır.

Modern insan ise bu yeniliğe meraklıdır. Yani, yeni olana şüpheyle yaklaşmaz. Yeni olanı çarçabuk benimser ve içselleştirir. Yeniye olan merakımız vardır.

Türk insanı olarak modern teknik dünyada yeniye olan tecessüse ayrıca yer vermeli. Türk modernleşmesi biraz da bizim dünyadaki yenilikleri iktibas etme merakımıza dairdir. Eğer ki yeni olanı kendimiz üretiyorsak; paradigmasını, bağlamını ve fikrini o çağın içinde bulunduğu yeniye göre adapte ederiz.

Yani, yerli ve milli ürettiklerimiz de aslında içinde yaşadığımız çağın icaplarındandır. Çünki yeni kendini her zaman bir ürün, alet ya da somut bir nesne olarak var etmez. Asıl yeni fikirsel ya da bağlamsal olarak nevzuhur eder.

Modern dünya bir yenilik imparatorluğudur. Bu imparatorluk eskinin imparatorluğunun aksine cihanşümul ve beynelmileldir. Kendi küçük dünyasına kapanmış çok sayıda ulus devletler topluluğu eskinin imparatorluklarına kıyasla daha yerli, daha milli ve daha mutludur ancak artık tek bir teknik imparatorluğu altında kendini mütemadiyen yenileyerek varlıklarını devam ettirirler.

Tekniğin yeni modern dünyasında biçimler, şekiller, renkler farklıdır. Ancak küresel bir yeni paradigma dayatmasıyla karşı karşıyayızdır. Esasında bu bir dayatma da değildir. Kitleler ya da uluslar gönüllü olarak değişen yeni dünyanın parçası olmaya taliptir. Paradigma evrenseldir. Ürün olarak çıktılar yerel.

Birtakım uluslar kendi savaş uçaklarını üretir. Her ülkenin savaş uçağı kendisine mahsus bir kalibrede dizayn edilmiştir. Yani, çıktı olan ürün yerel ve özeldir. Müstesnadır. Kendisine mahsustur. Ancak içerisinde bulunduğumuz dünyada artık çoktan savaş uçakları kendisine yer bulmuştur. Ülkeler savaş uçakları üretmekte ya da satın almaktadır.

Hepimizin kullandığı cep telefonları için de benzer bir durumdan söz edebiliriz. Cep telefonları üretilmeye başlandıktan ve hayatımızda yer bulmasının ardından artık ‘cep telefonu çağı’ diyebileceğimiz bir yenilik vaki olmuştur. Cep telefonları birbirinden farklı olsa da yeni olan paradigma artık her birimizin cep telefonu kullanmaya başlaması ve hayatını bu şekilde tasarlamasıdır.

Yenilik kaçınılmaz görünse de aslında teknik yenilikler başta olmak üzere ‘yeni olanı’ çarçabuk hayatımıza dâhil ediyor olmamız içerisinde bulunduğumuz teknik çağın modern insanı cezbetmesidir.

Türk modernleşmesi bahsinde de böyle bir vakıadan söz edebiliriz. Türk modernleşmesi teknik yeniliklerin üzerine kurulu ve teknik dünyadaki gelişmeler ekseninde mütemadiyen terakki peşinde olma hususiyetini gösterir. Türk insanı, bilhassa da çevrenin (periphery) sosyolojik varlığı, Türk modernleşmesini teknik çağda terakki etmek hususunda en iştahlı ve hararetli ancak aynı zamanda da kırılgan kendisine mahsus bir hikâye hâline getirir.