Kategoriler
matbuat

Merhaba Henry!

Henry Miller’ın elime geçen ilk kitabı Yazmak Üzerine’nin ilk sayfasını bu şekilde imzaladım: “Merhaba Henry!” Evet, kendisini ilk defa bu kitabıyla okuma imkânına eriştim. Yazmak Üzerine, Bay Miller’ın öteki kitaplarından parçaların ve bazı mektupların terkibiyle ortaya çıkmış bir kitap. Yani, benim için kendisini tanımak için iyi bir başlangıç.

Ardından, Bay Miller’ın Marousi’nin Devi’ni okudum. Oldukça kaliteli otobiyografik bir seyahatname olduğunu söylemeliyim ancak gereksiz bir sürü ayrıntı arasında anlatımın sıkıcı olduğu kısımlar da var. Ayrıca, bazı bölümlerinin üslup bakımından Salinger’ın The Catcher in the Rye kitabını çağrıştırıyor.

Amerika’da tanıştığım Henry’ler arasında üçüncü Henry oldu, Bay Miller. Bildiğim öteki Henry’ler; diplomasi gurusu Kissinger ve Ralph Waldo Emerson’un arkadaşı olan sivil itaatsizliğiyle nam salmış Henry David Thoreau. Her iki Henry’nin birbirine yakın zamanlarda yaşadığını söyleyebiliriz ancak Henry Miller, Thoreau’ya kıyasla yaşça daha küçük. Henry David Thoreau, 1800’lü yılların insanı iken Henry Miller yirminci yüzyılda 80 sene yaşamış bir yazar. Öte yandan, diplomasi gurusu Henry Kissinger ise yirminci yüzyıl insanı ve 2000’li yılları görmüş bir kişi.

Evet, Henry Miller gibi kel bir adamı yazma ihtiyacını neden hissettim?Çünkü kendisini henüz yeni okumaya başladım ve Bay Miller’ın pek bilinmemesine rağmen iyi bir yazar olduğu kanaatine vardım. Romancılığı ve yazıları Henry Miller’ın kendi kişisel karakteriyle mündemiç. Yani, nasıl bir adamsa öyle yazıyor yazılarını Henry Miller. Metinlerinde kendisine pek yakışan bir dobralık hemencecik dikkat çekiyor.

Henry’nin kafasının kelliğine de bu yüzden değindim. Bay Miller’ın yazdıkları kel karizmasıyla âdeta yeni bir surete bürünüyor. Yani, Henry Miller nasıl bir adamsa yazdıkları da öyle. Yazılarında kendi seciyesini gizleyerek roman karakterlerini kendinden bağımsız bir şekilde kurgulayan bir yazar değil. Aksine, Henry Miller’ın ‘edebiyat’ dahi umurunda değil; o, olanı olduğu gibi yazılarında yansıtmaya çalışan bir Amerikalı yazar.

Hayatımda yer etmiş bazı kimseleri ya da tanımadığım ancak ismen bildiğim edebiyat dünyasındaki bazı insanları da karakteri ve tavrıyla hatırlatıyor bana Henry Miller. Türkiyeli birtakım edebiyat zevatını çağrıştırıyor. Sadece kelliğiyle değil; aynı zamanda yaptığı edebiyatın şekliyle ve tarzıyla da…

Bay Henry Miller’ın edebiyat yaparken ‘gerçekçilik’ noktasında bir hassasiyeti var. Yazdıklarının gerçekler olmasını istiyor yalnızca. “Gerçeğe kafayı takmış”bir yazar Henry Miller: Edebiyat, gerçeklikten başka bir şey dahi olsa ben Hayatkitabı yazacağım, diyor.

Belki de Henry Miller hakkında konuşurken değinilmesi gereken en önemli konulardan bir tanesi ‘Amerika’ meselesi. Bay Miller, Amerikalı bir yazar. Söz konusu olan ‘Amerika” mevzuu olunca mesele herhangi bir milliyet mensubiyetinin ötesinde bir sosyal bilim tartışması hâline geliyor.

Bay Henry Miller’ın Amerikalılığını kendimin Amerikalılığına benzettim. Bu köşede de defalarca ‘Amerika’ üstüne yazdım. Entelektüel muhakeme, dirayet ve omurgalılık cihetlerinden de Amerikanlık için pek müsbet bir kanaat getirdiğimi de söyleyemem. Henry Miller’ın da bir Amerikalı olmasına rağmen ‘Amerika’ konusunda benzer bir tutum içinde olduğunu söyleyebilirim. Amerikanlık köşeleri olmayan yuvarlak bir fikrin mahsulüdür. İlginç bir vakıadır bu türden Amerikalılık.

Bay Miller’ın ve kendimin Amerikalılığını modernizm karşısında bir tavır geliştirip de modernliğin teknik dünyasında bir cazibe bulmaya benzetiyorum. Aslına bakılırsa; savaşın, vahşetin ve katliamların hâlâ devam ettiği bir dünyada her birimiz biraz Amerikalıyız.

Amerika’ya olan kendi kişisel nefretini, “Aşktır belki,” diye açıklayan bir yazar Henry Miller. Zaten, kendisi Amerikan emperyalizmi karşısında pozisyon alıyor. Amerikalı bir yazar olmanın külfetini taşıyan birisi çünkü Amerikanlık biraz da tarihsel bir anlatıdan beslenecek bir gelenekten mahrum olmak demek.Belki de bu sebepten, Amerika’dan uzaklaşıp Fransa ve Yunanistan’da yıllarca kalmıştı, Henry Miller. Ve şöyle diyor: “Amerikan yaşantısının beni delirten yanı da bu, dokunduğumuz her şeyi öldürmemiz.”

Kategoriler
matbuat

Trrrrrum, Trak Tiki Tak! Amerikanlaşmamak İstiyorum

Türkiye’de insanların gündelik hayatı gayriihtiyari olarak ne denli Amerikanlaşmış ise; o nispette toplumsal ve entelektüel hayatımızda Amerikanlaşmama ya da Amerikan karşıtlığı temayülü vardır. Bilhassa da entelektüel bir duruş/omurga ortaya koyabilmek açısından, – her ne kadar Amerikan üniversiteleri akademik olarak dünyanın en iyilerinden olsa da Amerikan vahşi kapitalizmi okuyup yazarak dirsek çürütenler için fikirsel ve ilkesel olarak vicdanen sığınılacak doğru liman değildir. Nihayetinde, fikir hayatı ve sosyal bilim yalnızca üniversite eğitimleriyle sınırlı olmayacak kadar cihanşümul ve beynelmileldir.

Teknik dünya, 17. yüzyıldan itibaren Büyük Britanya’da ilk defa ortaya çıktı. Endüstri Devrimi’yle başta Manchester gibi şehirlerde buharlı gemiler, makineler ve ‘fabrika’ üretimi meydana çıktı. İşte, bu sanayi kuvvesi Afrika’nın sömürüsünün de yolunu açtı. Ancak bu madalyonun bir yüzüydü. Avrupa, elinde bulundurduğu teknik güçle birlikte Afrika’yı sömürüyordu ancak kimseye inanabileceği güzel bir dünya hayatı vaat etmiyordu: Sömürüyordu ve para kazanıyordu.

Amerika, dünyanın öteki milletlerine bu teknik dünyanın ne kadar inanılır ve yaşanılır olduğunu ispat etti. Zaten, Amerika kıtasının kuzeyinde 18. yüzyılda kurulan devletin ayrıştırıcı vasfı ‘birleşik devletler’ olmasındaydı. Ulus devletlerin ve faşizan yönetimlerin Avrupa’da ve oradan neşet ederek yayılan Ortadoğu ülkelerinde 20. yüzyılda ortaya çıktığını göz önünde tutarsak; Amerika’nın tıpkı Osmanlıcılık siyasetinde olduğu gibi ‘milletler şemsiyesi’ olarak kurulduğunu ve bu hususiyetini muhafaza ettiğini burada önemli olarak kaydetmeliyiz.

Walter Benjamin’in “teknik olarak yeniden üretilebilirlik” makalesindenilhamla diyebiliriz ki Avrupa’da bir endüstri ve sömürü aracı olarak tecessüm eden tekniği Amerika büyülü bir dünyaya dönüştürerek gündelik hayatlarımız için tahammül edilebilir hâle getirmiştir. Bu dikotomi belki modernden post moderne geçiş olarak da okunabilir.

Teknik dünya, modern sıradan insanı kendi sultası altına almıştır. Fikirler ve ideolojiler farklılaşmasına rağmen insanların hayatı birbirine benzeşmiştir. Marx’ın terminolojisine göre söylersek; altyapı unsuru olarak teknik makineler, üstyapıyı oluşturan siyasetten eğitime kadar birçok alanı etkilemiştir. Ancak insanla makineler arasındaki bu otorite dengesini değiştirecek bir şey vardır: Savaş! Bu yüzden, modern devletler savaşın peşindedir. Ingeborg Bachmann da Frankfurt Dersleri’nde böyle söyler. Savaşla ortaya çıkan devasa güç ve harmoni insanın teknik dünyada makineler üzerindeki egemenliğini teyit eder.

Nazım Hikmet’in 1923 senesinde Moskova’da yazdığı “Makinalaşmak İstiyorum” şiirinde müstehzi bir biçimde makinelere meftunluğunu ifade etmesi gibi teknik dünya insanı kendisine çekmektedir. Birey olarak insanı modernleştirmekte ya da modernleşmiş insanı teknik dünyanın ‘aurası’ içine almaktadır. İşte, Nazım için makineleri cazibeli kılan teknik dünyanın Amerikanlaşmaya o yıllarda başlamasıdır.

Antiemperyalist ve antikapitalist duruşu olan Nazım Hikmet, makinelerle gelişen teknik dünyayı hicvederek nasıl ki ikili bir durum ortaya koymuşsa; işte, Amerikan tarzında yaşarken Amerikanlaşmamak istemek fakat Amerikanlaşmak da böyledir. Nazım’ın tenkit ettiği ve pozisyonel olarak karşıt konumlandığı makinelerin harmonisinden etkilenmemek yahut Amerika’nın var ettiği çok kültürlü ve desenli ‘harikalar diyarının’ cazibesine kapılmamak elde değildir.

Bütün muhalefete rağmen milletleri bir araya getiren Amerika’nın çekiciliğivardır. Her ne kadar yabancı düşmanlığı, ifade özgürlüğü, şiddet olayları cihetinden bir sürü münferit hadise Amerika’da cereyan ediyor olsa da geç keşfedilmiş bu topraklarda insanlar arasındaki dinsel, ırksal, kültürel çok renkliliği fark etmemek elde değildir.

Bütün Amerikanlaşmama saiklerine rağmen yine de Amerikanlaşmamızın ardında yatan sebep(ler) üzerine düşünüyorum. Bu yazıyı yazma niyetim ya da Amerikanlaşmamayı entelektüel namus gereği önemli görmeme rağmen Amerika’nın büyülü dünyasında Avrupa’da olmayan ya da Türkiye’de rastlanmayan ne olduğu hakkında da fikir yürütmeye çalışıyorum. Mesela, Amerika’da Vaşington’da geçtiğimiz haftalarda düzenlenen ‘Ulusal Dua Günü’nde ezan okunduğunu ve Donald Trump’ın eşiyle birlikte ezanı dikkatle dinlediğini görüyoruz. Bir defa, Amerika gibi bir ülkede ‘dua günü’ temalı etkinliğin olması enteresan görünüyor. Ancak tam olarak öyle değil. Böylesi bir ‘dua günü’ etkinliği tam da Amerika’ya uyacak bir The Sims vari dinsel törendir. Ancak yine de bu önemlidir. Trump’un önceki döneminden daha farklı bir tutum içerisinde olduğunun sinyallerinden biridir. Yine, Amerika’nın İslâm dininin yaşanması bakımından Türkiye’den ve öteki Müslüman ülkelerden sonra Avrupa’ya kıyasla en elverişli yer olduğunu söyleyebiliriz.

Ama yine de biz Amerikanlaşmamak isteriz çünkü bütün bu çok kültürlü ve milletli formasyon bir nevi kimliksizleştirme gibi hissedilir. Osmanlı milletinden olduğumuzu ve Tanzimat fikriyatının etnisiteleri bir araya getirdiğini çoktan unutmuşuzdur. 20. yüzyılda ulus devletlerin etkisi yeterince kuvvetlidir ve bugün dahi hissedilir. Amerikan milleti kavramı uzak kıtanın yerlilerinde kalmış olsa da Amerika da ulus devlet formasyonundan nasibini alır ve kendisine ulusal bir nitelik kazandırma çabası içerisindedir.