Kategoriler
matbuat

Sosyal Bilimleri Açın

Liseye ilk başladığım yıllarda elime geçen bir kitap Gulbenkian Komisyonutarafından “Sosyal Bilimlerin Yeniden Yapılanması Üzerine Rapor” başlığında çeşitli çalışmaların çıktısı olan bildirilerden oluşuyor. Söz konusu olan bütün yönleriyle sosyal bilimler. Merkezi Lizbon’da bulunan Calaouste Gulbenkian Vakfıbünyesinde hazırlanan bu sosyal bilimler raporunun amacı sosyal bilimleri tarihsel olarak ele alarak sosyal bilimlerin içinde bulunduğu sıkışmışlıktan kurtararak geleceğini kurmanın yollarını arıyor.

İçlerinde Immanuel Wallerstein’ın da olduğu altısı sosyal bilimci, ikisi doğa bilimci ve ikisi de insan bilimleri alanındaki bir akademik grup 1990’lı yıllarda Calouste Gulbenkian Vakfı bünyesinde bir araya gelerek Sosyal Bilimleri Açın isminde kitap olarak basılacak entelektüel tartışmalarda bulunuyorlar. Bu sosyal bilimler tartışmaları gerçekleştiği dönem itibariyle Soğuk Savaş’ın hemen bitiminde cereyan ediyor. Yani, Sovyetik hegemonyanın kaybetmiş göründüğü, neoliberal dönemin artık kesin olarak başladığı ve beynelmilel siyaset dengeleri açısından Amerikan hegemonyasının kesin olarak başladığının kabul edildiği bir dönemde… 1990’lı yıllar dolayısıyla modern çağın neoliberal bir hüviyet kazanarak tam manasıyla modern olduğu zamanlardır. Tekniğin modern dünyası yerini teknolojinin modern dünyasına bırakmıştır.

Her şeyden önce, sosyal bilimlerin modern dünyaya ait bir girişim olduğunu ifade etmek gerekir. Ancak sosyal bilimler bu modernliğinin aksi istikamette varlığını çoğunlukla tarihin bir aşamasında yazıya geçirilmiş olan ‘sözlü bilgeliğe’ borçludur. Ne var ki sosyal bilim kendisinde ‘bilim olma’ vasfı bulunduğundan vahiy yoluyla inmiş ve akılla çıkarsanmış doğruların ötesinde de doğrular aramanın peşine düşmüştür.

Kitapta, üniversite kavramının gelişimi ve takriben son 400 yılda tarihsel olarak dönüşümü üzerinde de mütalaalar bulmak mümkün. ‘Bilim’ mefhumunun öncelikli olarak ‘doğa bilimlerinden’ hareketle müteşekkil olduğunu belirtelim. Yine, üniversite de Hıristiyan Avrupa’da öncesinde dinle ilişkili değerlendirilirken; 1800’lerden itibaren teoloji fakültelerinin önemini yitirdiği ve felsefe fakültelerinin içinde din araştırmalarına dönüştüğü bir vakıadır.

On dokuzuncu yüzyılın entelektüel tarihinde önemli kilometre taşlarından birisi de bilginin disiplinlere ayrılması ve meslekleşmesidir. Biraz da ‘bilim’ kavramı bu kategorizasyonu beraberinde getirmiştir. Ve sosyal bilimler de bu bilimsellikten nasibini almıştır.

Burada, Fransız Devrimi için bir parantez açmak gerekir. İlk defa, kültürel altüst oluş oluşarak siyasal ve sosyal bir ivme ve meşruiyet kazanılmıştır. Dolayısıyla, Fransa ve Büyük Britanya’nın (yani, bizim birçok yazımızda teknik dünya olarak söz ettiğimiz paradigmanın menşeinin) sosyal bilimlerin bugünkü hâlini almasındaki rolü büyüktür. 1800’lerden sonra modern sosyal bilimlerin temellerini atmaya girişenler taklit edilecek model olarak kendilerine Newton fiziğini seçmişlerdir.

Çalıştay kitabından öğrendiğimize göre, sosyoloji disiplini iktisattan devşirmedir. Yine, siyaset biliminin ortaya çıkışı sosyolojiden sonradır. Bu gecikmenin nedeni hukuk fakültelerinin bu alanda kurduğu tekelden geç vazgeçmesinde aranmalıdır. Yine, sosyal bilimlerin tarihsel kuruluşunun Avrupa dogmatizminden kapitalist ekonomi ve üniversite kurumlarına doğru bir geçiş olduğunu saptayabiliyoruz.

Entelektüel mânâ açısından oldukça dolu dolu olan bu kısa kitap üzerinde önümüzdeki yazılarda da konuşmaya devam etmek istiyorum. Bu yüzden, şimdilik, sosyal bilimler üzerine entelektüel mülahazayı yalnızca birinci bölümle sınırlandıralım.

Kategoriler
matbuat

Türkiye’nin İhtiyacı

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan üretmek. Ama nasıl üretmek? Son yıllarda Türkiye’de gerçekleşen üretimi geçmişle mukayese etmek olanaksız. Özellikle kendi ayakları üzerinde duran bir ülke olma yolunda ciddi bir kararlılık mevcut. Son yıllarda kazanılan ivmenin esas tetikleyicisi de zaten bu motivasyon. Bugün devlet dijitalleşmede dahi treni kaçırmak istemiyor. Küresel trendleri, iş insanlarının eğilimleri yakinen anlamaya ve bu yönde gereken adımları atmaya çalışıyor. Öte yanda, Türkiye’nin ürettiği şu an bu hâliyle dış dünyaya bağımlı olmamaya, aynı teknolojileri üretebilmeye endeksli görünüyor.

Peki, ihtiyaç olan üretim nasıl bir üretim? Tanzimat’tan bu yana tekniğin coğrafyaya nüfuz etmesiyle birlikte kendimizi hep kaçırılmış trenin yolcuları olarak hissettik. Sultan Hamid’in mayasını oluşturduğu teknik ve kalkınma temelli anlayış on yıllar boyu aktarılarak Türkiye’de merkez sağın halkın gönlünde yer bulduğu uzun bir hikâyeye nefes verdi. Bu hikâye kaçırılan treni yakalamak üzere on yıllarca devam etti. Tekniğe meftun olan idâreler gerçekleştirdiği icraatlarla Türkiye gerçeği ortalamasını değiştirmeyi başarabildi. Şüphesiz bunun son ve en başarılı örneği Ak Parti oldu. Ancak ilk soru hâlâ bâki: Bizim nasıl bir üretime ihtiyacımız var?

Bugün, başarılı olduğumuz alan bize ait olmayan paradigma içerisinde iyi bir şekilde üretim yapmaktan ibaret. Bu modelin en başarılı örneğini Çin gerçekleştiriyor. Rusya, küresel dünyanın dinamikleri karşısında ayrıksı bir pozisyonda. Son dönemlerde Rusya da esasında pek tekniğin dünyasının vaat ettiği hayata karşı pek direnemiyor. Her ne kadar kalıtsal özelliklerini taşısa da gün geçtikçe kendi meşrebince bu dünyaya uyum sağlayan bir Rusya ortaya çıkıyor. Ancak Rusya’nın ayrıksı pozisyonu yerine başka bir paradigma ikâme edebildiği bir düzlemde değil. Bunu Sovyetler döneminde yapmıştı ve dünyaya kafa tutuyordu. Fakat Sovyetler’de üretilen alternatif paradigma insanlığa mevcut paradigmadan daha fazlasını vaat edemediğinden başarılı olamadı.

Türkiye’de kavramsal özgünlüğü sağlamak mecburiyetindeyiz. Yaptığımız üretim küresel trendleri takip ederek gerçekleşmeli fakat kaliteli üretim yalnızca ürettiğimiz şeyin nitelikleriyle sınırlı olmamalı. Gerçekten üretmek, olmayanı üretmektir. Üretilen ürün ya da fikir insanların hayatlarını değiştirebildiği ölçüde hakiki bir üretimdir. Tekniğin dünyası kapitalist değerleri vaat ederek ve insan nefsine seslenerek bunu iki yüz yıl evvel başardı. Osmanlılar’ın alışkın olduğu sistem, değerler dünyası, toplumun hayat anlayışı bu değildi. Tabii olarak 19. yüzyılın başından itibaren dönüşen dünya karşısında da tüm çabalara rağmen sudan çıkmış balığa döndük. Zamanla suyun dışında nefes almayı da öğrendik fakat biliyoruz ki ait olduğumuz yer deniz derya. Hâlen bunun sıkıntısını çekiyoruz.

Evet, yerli ve milli. Fakat her iki kavram da üzerinde o kadar düşünülmeye muhtaç ki… Paradigmasız yerlileşme sağlamak mümkün değil. Geçmişte sahip olunan paradigmayı bugünün teknik dünyasıyla uzlaştırmaya çalışarak da bunu yapamayız. Kısacası, dünyaya bir paradigma ve söylem vaat etmek zorundayız. Dış politikada Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği söylemin kişilerden ve aktörlerden bağımsız kavramsal temelleri olmalı. O temeller âdeta pişerek söylemi var etmeli. Üstelik, Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca kendi meşruiyetini belirleyen değil, başta Batı olmak üzere farklı coğrafyaları da hareket geçirebilecek bir paradigmayı üretebilmek.

YAŞARKEN KIYMETİ BİLİNMEYENLER

Malûm, Meclis son haftalarda iki cenaze için devlet törenine ev sahipliği yaptı. Yeni Şafak‘tan Kemal Öztürk, “Öldükten Sonra Kıymetini Bilsek Ne Fayda” diye yazmış. Hakikaten de öyle. Hırslarımız ve özgüven eksikliğimiz, geçmişi, özellikle de kendimize yakın geçmişi çiğneyerek kendi yaptıklarımızın daha çok parlayacağı gibi bir boş inanca sebep oluyor. Hâlbuki şahsiyetli, kendini bilen ve akıllı insan böyle yapmaz, buna ihtiyaç da duymaz.