Kategoriler
matbuat

Halil İnalcık’ın Ardından

Rahmetli hocam Halil İnalcık’ı nasıl anlatsam? İnalcık Hoca’dan bahsetmek için özel bir yıldönümü değil, biliyorum. Hoca’nın vefatından bu yana da dile kolay dokuz sene geçti. Ancak Fatih Camii haziresinde medfun Halil İnalcıkhakkında biraz yazmak ve kişisel hatıralarımdan bahsetmek isterim.

Halil İnalcık yaşasa kendisinin nasıl bilinmesini isterdi? İnalcık Hoca’nın, bilhassa da geçirdiği kalp ameliyatı sonrasında duygusallaştığını biliyorum. Nasıl göründüğüne, söylediklerinin kamuoyu nezdinde ne şekilde anlaşıldığına dikkat ederdi. Menfi bir eleştiri olduğunda üzülerek sitem eder ve Osmanlı tarihinde kendisinin yaptıklarını bazı kimselerin anlayamadığını ya da kıskançlık ettiklerini söylerdi. Halil İnalcık Hoca vefatından biraz önceye kadar oldukça dinç ve sağlıklıydı. Akademik çalışmalarına devam ediyordu.

Hocaların hocası Halil İnalcık’ı 2007 yılında kendisiyle yaptığım bir mülâkat vesilesiyle tanıdım. Tabi, bu mülâkatı dedem Kemâl Vehbi Gül organize etmişti. Çünkü Halil İnalcık aynı zamanda dedem Vehbi Gül’ün de üniversite sıralarından hocasıydı ve o zamanlar ben liseye yeni başlamıştım ve çok küçüktüm. Ben, on beş yaşımdaydım; Halil İnalcık ise doksan bir yaşındaydı. Aramızdaki bu devasa yaş farkı hoca-talebe müessesinin kurulmasına mâni olmadı.Mülâkatı yaptığım günden İnalcık Hoca’nın vefatına kadar kendisini mütemadiyen Bilkent Lojmanlarındaki evinde ziyaret ettim. İstanbul’da katıldığı bazı organizasyonlarda kendisine eşlik ettim.

Halil İnalcık’ın küçük lojman evi âdeta bir belge arşivi gibiydi. Kanepelerin ve masaların üzeri yaptığı çalışmalarda kullandığı belgelerle doluydu. Bir defasında, kanepelerden birisini işaret ederek, “Bak, burası Osmanlı denizcilik tarihidir,” demişti. Evinin başka bir köşesinde Halil İnalcık Hoca’nın ‘tahtım’ dediği bir koltuğu vardı. Genellikle bu koltukta oturmayı severdi. Benim de İnalcık’ı ilk ziyaret edişimde mülâkat yaptığımda Hoca’nın oturduğu koltuk da budur.

Ziyaretlerimin bir defasında bana kendi hocasının Sadri Maksudi Arsal olduğunu söylemiştir. Benden Sadri Maksudi’nin bir kitabını bulmamı istemiştir: Hukukun Umumî Esasları. Ben de sahaflardan bu kitabı bulup Halil İnalcık Hoca’ya vermiştim. Kitabın taranmış hâlinin şimdi internette olduğunu gördüm. O zamanlar kitaba ulaşmak ancak sahaflarda bularak mümkündü.

Yaptığım röportaj zamanından kalma bir ses kayıt cihazım vardı. Halil İnalcık’ı ziyarete gittiğimde yanımda bulundurur ve kendisinden müsaade isteyerek konuşmalarımızın bir gün ‘tarih olacağını’ düşünerek kayda geçirirdim. Ve elbette bazan yanımda filmli fotoğraf makinem olurdu. Hatırladığım kadarıyla Halil İnalcık’ın fotoğraflarını Nikon F3’le çektim. Deklanşöre basar ve Halil İnalcık’ın ileride hatırlanacak bir fotoğrafını çekmek isterdim. Tarihçilerin şeyhi olan Halil İnalcık Hoca’nın başlı başına kendisinin ‘tarih’ olduğunu görerek…

Evet, Halil İnalcık’ın kendisi bir ‘tarih’ idi. İnalcık’ın hocalığının çok başka olduğunu söylemek gerek. Onun hocalığını ve insaniyetini yalnızca Halil İnalcık’ın öğrencileri bilir. Halil Hoca’nın tevazu ve öğretme çabası takdire şayandır. İnalcık gibi bir Osmanlı çınarının alçak gönüllülüğünü ve kendinden küçüklerine olan müsamahasını gördükçe; bugün Türkiye’deki üniversitelerde koltuk sahibi olan birçok akademisyendeki çiğliği, sırıtışı ve olmamışlığı daha iyi idrâk ediyorsunuz.

Bazı zamanlar da Osmanlı tarihi ve çeşitli meseleler hakkında konuşurken, Halil İnalcık Hoca söylediğini tam olarak ifade etmek istemez, ‘zülfüyâre dokunur’diyerek söyleyeceğinin kimseyi kırmamasına ve incitmemesine ihtimam gösterirdi. Halil İnalcık’ın bu davranışı, şüphe yok ki onun tam bir İstanbul beyefendisi olmasından kaynaklanıyordu.

Gelecek yazıda, muhterem Halil İnalcık’ın “Vatandaşlarıma Hitabım” dediği Hoca’nın sağlığında son birkaç ziyaretimden birinde bana anlattıklarını matbuat tarihinde ilk kez burada, bu köşeden paylaşacağım.

Kategoriler
matbuat

Şiir ve Sihir

Şiir ve sihir arasında bir münasebet kurulabilir mi?

Türkçe lisânında etimolojik olarak ‘şiir’ ve ‘sihir’ arasında bir benzerlik söz konusu. Her iki kelimenin de Arapça kökenli olduğu bir vakıa. Bu iki kelimenin yazılış bakımından Arapça hâlleri birbirine çokça benziyor: Şi’r ve sihr. Benzer harfler şiir ve sihir kelimelerinde karşımıza çıkıyor; sihir kelimesinde ilâve bir ‘h’ harfi var. Ancak bu kelimelerin kökenlerini etimolojik olarak değerlendirecek bir mütehassıslığım yok. Fakat her iki kelimenin Arapça kökeninde de benzerlik tespit edebiliyorum.

Peki, her iki kelimenin benzerliği sadece yazılış bakımından mıdır?

Çoğunlukla, bize güzel görünen ya da halka mal olmuş şiirlerde sihirli ve efsunlu bir hava buluruz. Şiiri var eden metin, yazı mühendisliğinin ve ince işçiliğin ötesine geçmiştir. Artık sadece ambiyans vardır. Şiir metnin ötesindedir ve bir muhatap olarak, – âdeta bir insan gibi karşımızdadır. Şiir bizle konuşur, biz şiirle.

Şiir ve okuyucusu arasındaki böylesi bir diyalektik içinde teneffüs edilecek sihirli bir esinti var mıdır? Bana kalırsa, şiir özü itibarıyla sihirli sözcükler yahut cümlelerle var olabilir ancak bizim şiirde bulduğumuz başka bir tür duygudaşlıktır.

Sihir, şiirin perdesidir ya da dış çeperindeki zarıdır. Ötesine geçildiğinde bulacağımız, naylon kılıfın ardına geçen, bize dair hissettiğimiz ve içerisinde kendimizi bulduğumuz şiirdir.

Hayatın içinde bulduğumuz şiirde de benzer bir durum söz konusu olabilir. Tanıdığımız yeni bir insan bize efsunlu gelir, sihirlidir. Ancak bu tavır o insanı kendisi olarak insan yapan çok az bir kısımdır. Öteye geçtiğinde, o insanın hakiki tabiatına vakıf olursun.

Dolayısıyla, yeni bir şiirle karşılaşmak yahut okumak yeni bir insanla tanışmak gibidir. Bu, edebiyatın öykü ya da roman gibi öteki türlerinden başka olarak şiire mahsus bir hâldir.

Yine, öteki edebi türlerden farklı olarak edebiyatın en sihirli alanlarında karşımızda yine şiir vardır. İyi bir şiir bizde öteki türlerin çok ötesinde bir tesir bırakabilir. Ama şiir, sihir değildir. Hokkabazlık ya da cambazlık da değildir.

Çoğunlukla hayatımıza dokunan birçok şiir büyük acılardan, insanlık dramlarından, hayatın sillesini yemiş olmaktan müteşekkildir. Tragedya olsun yahut komedya; bu böyledir.

Bu yüzden, iyi şiir kendini burjuvaziden olabildiğince uzaklaştırmıştır. Şair, aristokrat değildir ancak şiiri dibine kadar asil ve soyludur. Şiiri, sihire yaklaştıran atmosferlerden biri de budur. Türk edebiyatında da bütün iyi şairler ve şiirler aristokratik bir tavır takınmışlardır.Burada bir parantez açmalı ve yazıyı öyle bitirmeli: Türk şairinin karşısında öyle ya da böyle hasbelkader bir Türk burjuvazisi vardır ancak izleyebileceği bir Türk aristokrasisi yoktur. Bu yüzden, Türk şairinin karşısına çıkacak ilk aristokrasi İngiliz kraliyeti başta olmak üzere Avrupa örnekleridir. Türk şairi, muhakkak köklerini Osmanlı devri divan edebiyatında da arayacaktır. Ancak modern anlâmda Türk şairi köksüzleştirmeye karşı mukavemet göstererek şiirlerini meydana getirmiş ve kendine varlık alanı aramıştır.

Kategoriler
matbuat

Merhaba Henry!

Henry Miller’ın elime geçen ilk kitabı Yazmak Üzerine’nin ilk sayfasını bu şekilde imzaladım: “Merhaba Henry!” Evet, kendisini ilk defa bu kitabıyla okuma imkânına eriştim. Yazmak Üzerine, Bay Miller’ın öteki kitaplarından parçaların ve bazı mektupların terkibiyle ortaya çıkmış bir kitap. Yani, benim için kendisini tanımak için iyi bir başlangıç.

Ardından, Bay Miller’ın Marousi’nin Devi’ni okudum. Oldukça kaliteli otobiyografik bir seyahatname olduğunu söylemeliyim ancak gereksiz bir sürü ayrıntı arasında anlatımın sıkıcı olduğu kısımlar da var. Ayrıca, bazı bölümlerinin üslup bakımından Salinger’ın The Catcher in the Rye kitabını çağrıştırıyor.

Amerika’da tanıştığım Henry’ler arasında üçüncü Henry oldu, Bay Miller. Bildiğim öteki Henry’ler; diplomasi gurusu Kissinger ve Ralph Waldo Emerson’un arkadaşı olan sivil itaatsizliğiyle nam salmış Henry David Thoreau. Her iki Henry’nin birbirine yakın zamanlarda yaşadığını söyleyebiliriz ancak Henry Miller, Thoreau’ya kıyasla yaşça daha küçük. Henry David Thoreau, 1800’lü yılların insanı iken Henry Miller yirminci yüzyılda 80 sene yaşamış bir yazar. Öte yandan, diplomasi gurusu Henry Kissinger ise yirminci yüzyıl insanı ve 2000’li yılları görmüş bir kişi.

Evet, Henry Miller gibi kel bir adamı yazma ihtiyacını neden hissettim?Çünkü kendisini henüz yeni okumaya başladım ve Bay Miller’ın pek bilinmemesine rağmen iyi bir yazar olduğu kanaatine vardım. Romancılığı ve yazıları Henry Miller’ın kendi kişisel karakteriyle mündemiç. Yani, nasıl bir adamsa öyle yazıyor yazılarını Henry Miller. Metinlerinde kendisine pek yakışan bir dobralık hemencecik dikkat çekiyor.

Henry’nin kafasının kelliğine de bu yüzden değindim. Bay Miller’ın yazdıkları kel karizmasıyla âdeta yeni bir surete bürünüyor. Yani, Henry Miller nasıl bir adamsa yazdıkları da öyle. Yazılarında kendi seciyesini gizleyerek roman karakterlerini kendinden bağımsız bir şekilde kurgulayan bir yazar değil. Aksine, Henry Miller’ın ‘edebiyat’ dahi umurunda değil; o, olanı olduğu gibi yazılarında yansıtmaya çalışan bir Amerikalı yazar.

Hayatımda yer etmiş bazı kimseleri ya da tanımadığım ancak ismen bildiğim edebiyat dünyasındaki bazı insanları da karakteri ve tavrıyla hatırlatıyor bana Henry Miller. Türkiyeli birtakım edebiyat zevatını çağrıştırıyor. Sadece kelliğiyle değil; aynı zamanda yaptığı edebiyatın şekliyle ve tarzıyla da…

Bay Henry Miller’ın edebiyat yaparken ‘gerçekçilik’ noktasında bir hassasiyeti var. Yazdıklarının gerçekler olmasını istiyor yalnızca. “Gerçeğe kafayı takmış”bir yazar Henry Miller: Edebiyat, gerçeklikten başka bir şey dahi olsa ben Hayatkitabı yazacağım, diyor.

Belki de Henry Miller hakkında konuşurken değinilmesi gereken en önemli konulardan bir tanesi ‘Amerika’ meselesi. Bay Miller, Amerikalı bir yazar. Söz konusu olan ‘Amerika” mevzuu olunca mesele herhangi bir milliyet mensubiyetinin ötesinde bir sosyal bilim tartışması hâline geliyor.

Bay Henry Miller’ın Amerikalılığını kendimin Amerikalılığına benzettim. Bu köşede de defalarca ‘Amerika’ üstüne yazdım. Entelektüel muhakeme, dirayet ve omurgalılık cihetlerinden de Amerikanlık için pek müsbet bir kanaat getirdiğimi de söyleyemem. Henry Miller’ın da bir Amerikalı olmasına rağmen ‘Amerika’ konusunda benzer bir tutum içinde olduğunu söyleyebilirim. Amerikanlık köşeleri olmayan yuvarlak bir fikrin mahsulüdür. İlginç bir vakıadır bu türden Amerikalılık.

Bay Miller’ın ve kendimin Amerikalılığını modernizm karşısında bir tavır geliştirip de modernliğin teknik dünyasında bir cazibe bulmaya benzetiyorum. Aslına bakılırsa; savaşın, vahşetin ve katliamların hâlâ devam ettiği bir dünyada her birimiz biraz Amerikalıyız.

Amerika’ya olan kendi kişisel nefretini, “Aşktır belki,” diye açıklayan bir yazar Henry Miller. Zaten, kendisi Amerikan emperyalizmi karşısında pozisyon alıyor. Amerikalı bir yazar olmanın külfetini taşıyan birisi çünkü Amerikanlık biraz da tarihsel bir anlatıdan beslenecek bir gelenekten mahrum olmak demek.Belki de bu sebepten, Amerika’dan uzaklaşıp Fransa ve Yunanistan’da yıllarca kalmıştı, Henry Miller. Ve şöyle diyor: “Amerikan yaşantısının beni delirten yanı da bu, dokunduğumuz her şeyi öldürmemiz.”

Kategoriler
matbuat

Çapraşık Okumalar

Louis-Ferdinand Céline, Miguel de Unamuno, Thomas Bernhard, Osamu Dazai ve şimdi de Robert Musil… İki Avusturyalı, bir Fransız, bir İspanyol, bir de Japon. Bu beş roman yazarının farklı kitaplarını okumakla meşgulüm. Bu yazarlar arasında daha önce böyle bir bağıntının kurulup kurulmamasından bağımsız olarak Céline’nin, Unamuno’nun, Bernhard’ın, Dazai’nin ve Musil’in romanlarında ne aradığıma aldırış etmeden ne bulabildiğime bakıyorum. Bu yazarlar ve metinleri bende nasıl bir intiba bırakıyorlar?

Céline’den başlamalı. Çünkü o tam manasıyla retorik ustası. Romanlarında hem sözünü ettiği konular açısından hem de anlattıklarını zekice ironiye vurabilmesi açısından Céline çok başka. Seçtiği konuların ilgi çekiciliği ve ironi bir araya gelince tabii olarak sürükleyici metinler ortaya çıkıyor. Öteki dört yazarda bulunmayan başka bir çekiciliğin Céline’de olduğunu söylemek gerek.

Ve Thomas Bernhard: Fütursuz görünen adam… Üslubu, biçim kaygısı ve metinleri en az Céline kadar iyi. Thomas Bernhard’ın romanlarında bambaşka bir kurgu ve söylem işçiliği var. Bernhard’ın henüz Kireç Ocağı’nı okudum. BetonBitik Adam ve Sarsıntı’yı da okumalıyım, hissi bırakıyor tek metinle Bernhard. O, insan sevmez aksi bir adam. Karakterindeki bu hırçınlığı Bernhard’ın metinlerinden anlamak pek güç değil. En bayağı hâller Bernhard’ın anlattığı konular arasında ancak onun her zaman temkinli olduğunu ve metinlerinde özenle ince işçilik yaptığını söylemeliyiz. Bernhard’ın metin içerisindeki ince işçiliği, anlattığı konularda ve dil bilgisi gramer yapılarını kullanma becerisinde kendini belli ediyor. Tıpkı Céline’de olduğu gibi Bernhard metinlerinde de imla kuralları mükemmele yakın bir şekilde yapıbozuma (deconstruction) uğruyor. Böylelikle, Céline’de ve Bernhard’da her iki metin yeni bir kişilik kazanıyor.

Osamu Dazai… Çılgın bir Japon. Dazai’nin hiç bitmeyen gençliğini, sermestliğini ve ergenliğini anlamak için İnsanlığımı Yitirirken ve Meteliksiz Öğrenci’yi okumak yetti. Dazai’nin eserlerinin de sürükleyici olduğunu söylemek mümkün. Fakat Dazai biçim ve üslup açısından Céline ve Bernhard kadar zanaatkâr değil. Belki de romanlarının çevirisiyle alâkalıdır. Ancak her şeye rağmen, Osamu Dazai, anlatmak istediği hikâyeyi okuyucuya olabildiğince yalın bir sadelikte verebilen bir yazar. Zaten, Dazai’nin de anlatmak istediği hikâyenin ana temaları kendi hayatının girdapları ve bunalımları etrafında dönüyor. Dolayısıyla da Thomas Bernhard’ın aksine Osamu Dazai’nin metinleri incelikli ve titiz bir şekilde inşa edilmiş izlenimi bırakmıyor.

Robert Musil için ne söylemek gerekir? Bunu gerçekten bilmiyorum. Çünkü Robert Musil ismiyle kendisinden çok büyük bir beklentinin oluştuğu bir yazardı. En azından, Niteliksiz Adam gibi kült bir kitapla bende önemli miktarda beklenti oluşturmuş bir yazardı. Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki Robert Musil, öteki Avusturyalı Thomas Bernhard kadar iyi bir yazar değil. Musil’in metinlerinde hikâyeye dâhil olmak çok güç. Daha doğru ifadeyle, Musil, okuyucu olarak bize bir hikâye anlatmıyor. Postmodern bir deneme de yapmıyor. Hâliyle, Musil metinlerinde elle tutulur bir hikâye arıyorsunuz kurguda ancak mevcut hikâye çiğ ve yavan kalıyor. Hikâyede noksanlıklar bulununca metin de sürükleyiciliğini kaybediyor. Ortada bir hikâyecik var; fakat konu iyi işlenmemiş olunca hikâye de cazibesini kaybediyor. Robert Musil, hikâye konusunu işlemekte ne kadar berbatsa; Miguel de Unamuno’nun benzer temadaki hikâyeleri işlemekte ve sürükleyici bir şekilde anlatmakta o kadar marifetliolduğunu söyleyebiliriz.

Evet, Miguel de Unamuno ile devam edebiliriz. Unamuno, tam mânâsıyla modernist bir yazar. Onun anlattığı hikâyelerde Céline’nin ya da Bernhard’ın aksine ince metin işçiliği yok. Metnin biçiminden çok anlattığı hikâyeyle öne çıkmaya çalışan bir romancı, Miguel de Unamuno. Okuduklarımdan arasında Sis’de ve Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz’de Unamuno anlattığı öykülerin spektrumuyla kısa bir süre için okuyucuyu kendi hikâye dairesinin içerisine alıyor. Dolayısıyla da Miguel de Unamuno keyif verici bir yazar: Céline kadar eğlendirmiyor ancak anlattığı hikâyeyle okuyucunun dikkatini çekmeyi ve merak uyandırmayı başarıyor.

Aristokrasinin gündelik hayatından kesitleri okuyucuyu sıkmadan sunuyor Unamuno. Açıkçası, ben romanlarda aristokrat karakterlerin olduğu hikâyeleri pek sevmem. Ama Miguel de Unamuno okuyucuyu sıkmayacak şekilde aristokrasi hikâyeleri anlatmasını biliyor. Bunun aksine, Robert Musil’in Üç Kadın’da “Portekizli Kadın” öyküsü Unamuno’nun aristokrasi öyküleri kadar iyi değil.

Bu beş yazarı gelişigüzel diyebileceğimiz bir olasılık içerisinde çapraşık bir okuma serüveni hâline getirmeye çalışıyorum. Céline’den, Unamuno’dan, Bernhard’dan, Dazai’den ve nihayet Musil’den okuduklarım arasında bende nasıl bir intiba kaldığını yazmam gerektiğini düşündüğümden bu yazarları böyle bir yazı içerisinde bir araya getirdim. Musil’e haksızlık yapmış olabileceğim fikri bu yazıyı yazarken bende kalan duygulardan oldu. Belki de Musil daha dikkatli okunmalı. Robert Musil, öteki Avusturyalı Thomas Bernhard kadar incelikli bir kelime işçisi değil. Yine de Musil, Genç Törless’in Buhranlarıromanıyla sürükleyicilik ve hikâye açısından ‘durumu kurtarmasını’ biliyor.

Kategoriler
matbuat

Trrrrrum, Trak Tiki Tak! Amerikanlaşmamak İstiyorum

Türkiye’de insanların gündelik hayatı gayriihtiyari olarak ne denli Amerikanlaşmış ise; o nispette toplumsal ve entelektüel hayatımızda Amerikanlaşmama ya da Amerikan karşıtlığı temayülü vardır. Bilhassa da entelektüel bir duruş/omurga ortaya koyabilmek açısından, – her ne kadar Amerikan üniversiteleri akademik olarak dünyanın en iyilerinden olsa da Amerikan vahşi kapitalizmi okuyup yazarak dirsek çürütenler için fikirsel ve ilkesel olarak vicdanen sığınılacak doğru liman değildir. Nihayetinde, fikir hayatı ve sosyal bilim yalnızca üniversite eğitimleriyle sınırlı olmayacak kadar cihanşümul ve beynelmileldir.

Teknik dünya, 17. yüzyıldan itibaren Büyük Britanya’da ilk defa ortaya çıktı. Endüstri Devrimi’yle başta Manchester gibi şehirlerde buharlı gemiler, makineler ve ‘fabrika’ üretimi meydana çıktı. İşte, bu sanayi kuvvesi Afrika’nın sömürüsünün de yolunu açtı. Ancak bu madalyonun bir yüzüydü. Avrupa, elinde bulundurduğu teknik güçle birlikte Afrika’yı sömürüyordu ancak kimseye inanabileceği güzel bir dünya hayatı vaat etmiyordu: Sömürüyordu ve para kazanıyordu.

Amerika, dünyanın öteki milletlerine bu teknik dünyanın ne kadar inanılır ve yaşanılır olduğunu ispat etti. Zaten, Amerika kıtasının kuzeyinde 18. yüzyılda kurulan devletin ayrıştırıcı vasfı ‘birleşik devletler’ olmasındaydı. Ulus devletlerin ve faşizan yönetimlerin Avrupa’da ve oradan neşet ederek yayılan Ortadoğu ülkelerinde 20. yüzyılda ortaya çıktığını göz önünde tutarsak; Amerika’nın tıpkı Osmanlıcılık siyasetinde olduğu gibi ‘milletler şemsiyesi’ olarak kurulduğunu ve bu hususiyetini muhafaza ettiğini burada önemli olarak kaydetmeliyiz.

Walter Benjamin’in “teknik olarak yeniden üretilebilirlik” makalesindenilhamla diyebiliriz ki Avrupa’da bir endüstri ve sömürü aracı olarak tecessüm eden tekniği Amerika büyülü bir dünyaya dönüştürerek gündelik hayatlarımız için tahammül edilebilir hâle getirmiştir. Bu dikotomi belki modernden post moderne geçiş olarak da okunabilir.

Teknik dünya, modern sıradan insanı kendi sultası altına almıştır. Fikirler ve ideolojiler farklılaşmasına rağmen insanların hayatı birbirine benzeşmiştir. Marx’ın terminolojisine göre söylersek; altyapı unsuru olarak teknik makineler, üstyapıyı oluşturan siyasetten eğitime kadar birçok alanı etkilemiştir. Ancak insanla makineler arasındaki bu otorite dengesini değiştirecek bir şey vardır: Savaş! Bu yüzden, modern devletler savaşın peşindedir. Ingeborg Bachmann da Frankfurt Dersleri’nde böyle söyler. Savaşla ortaya çıkan devasa güç ve harmoni insanın teknik dünyada makineler üzerindeki egemenliğini teyit eder.

Nazım Hikmet’in 1923 senesinde Moskova’da yazdığı “Makinalaşmak İstiyorum” şiirinde müstehzi bir biçimde makinelere meftunluğunu ifade etmesi gibi teknik dünya insanı kendisine çekmektedir. Birey olarak insanı modernleştirmekte ya da modernleşmiş insanı teknik dünyanın ‘aurası’ içine almaktadır. İşte, Nazım için makineleri cazibeli kılan teknik dünyanın Amerikanlaşmaya o yıllarda başlamasıdır.

Antiemperyalist ve antikapitalist duruşu olan Nazım Hikmet, makinelerle gelişen teknik dünyayı hicvederek nasıl ki ikili bir durum ortaya koymuşsa; işte, Amerikan tarzında yaşarken Amerikanlaşmamak istemek fakat Amerikanlaşmak da böyledir. Nazım’ın tenkit ettiği ve pozisyonel olarak karşıt konumlandığı makinelerin harmonisinden etkilenmemek yahut Amerika’nın var ettiği çok kültürlü ve desenli ‘harikalar diyarının’ cazibesine kapılmamak elde değildir.

Bütün muhalefete rağmen milletleri bir araya getiren Amerika’nın çekiciliğivardır. Her ne kadar yabancı düşmanlığı, ifade özgürlüğü, şiddet olayları cihetinden bir sürü münferit hadise Amerika’da cereyan ediyor olsa da geç keşfedilmiş bu topraklarda insanlar arasındaki dinsel, ırksal, kültürel çok renkliliği fark etmemek elde değildir.

Bütün Amerikanlaşmama saiklerine rağmen yine de Amerikanlaşmamızın ardında yatan sebep(ler) üzerine düşünüyorum. Bu yazıyı yazma niyetim ya da Amerikanlaşmamayı entelektüel namus gereği önemli görmeme rağmen Amerika’nın büyülü dünyasında Avrupa’da olmayan ya da Türkiye’de rastlanmayan ne olduğu hakkında da fikir yürütmeye çalışıyorum. Mesela, Amerika’da Vaşington’da geçtiğimiz haftalarda düzenlenen ‘Ulusal Dua Günü’nde ezan okunduğunu ve Donald Trump’ın eşiyle birlikte ezanı dikkatle dinlediğini görüyoruz. Bir defa, Amerika gibi bir ülkede ‘dua günü’ temalı etkinliğin olması enteresan görünüyor. Ancak tam olarak öyle değil. Böylesi bir ‘dua günü’ etkinliği tam da Amerika’ya uyacak bir The Sims vari dinsel törendir. Ancak yine de bu önemlidir. Trump’un önceki döneminden daha farklı bir tutum içerisinde olduğunun sinyallerinden biridir. Yine, Amerika’nın İslâm dininin yaşanması bakımından Türkiye’den ve öteki Müslüman ülkelerden sonra Avrupa’ya kıyasla en elverişli yer olduğunu söyleyebiliriz.

Ama yine de biz Amerikanlaşmamak isteriz çünkü bütün bu çok kültürlü ve milletli formasyon bir nevi kimliksizleştirme gibi hissedilir. Osmanlı milletinden olduğumuzu ve Tanzimat fikriyatının etnisiteleri bir araya getirdiğini çoktan unutmuşuzdur. 20. yüzyılda ulus devletlerin etkisi yeterince kuvvetlidir ve bugün dahi hissedilir. Amerikan milleti kavramı uzak kıtanın yerlilerinde kalmış olsa da Amerika da ulus devlet formasyonundan nasibini alır ve kendisine ulusal bir nitelik kazandırma çabası içerisindedir.

Kategoriler
matbuat

Tanzimat’ın Umumi Esasları

Tanzimat’tan söz açtığımızda başlı başına bir düşünce sistemiyle mukabele ettiğimizi bilmeliyiz. Zahiren görünen bütün dağınıklığına, kuramsallaşma ve kurumsallaşma yoksunluğuna rağmen Tanzimat ve kaideleri hayatın her alanını etkileyecek ve hayat üstünde belirleyici güç olacak kadar yerleşik olma potansiyeli taşıyan, – ve nitekim de olan, kökü derinlere uzanan bir olgudur.

Öyleyse, Tanzimat bir ideoloji midir? Tanzimat ideolojisinden bahsetmek mümkün müdür? Bu, pek olası görünmüyor. Başı sonu ve esasları belli bir ideolojimişçesine Tanzimat’tan söz edemeyiz. Tarihsel bağlamı içerisinde de zikredilebilecek ne bir Tanzimat kuramcısı vardır ne de dört başı mamur bir Tanzimat hareketi… 1839 Hatt-ı Hümâyun’u dahi punduna getirilerek Sultan Abdülmecid’in mührüyle imzalanmış ve tahtta çıkmasının hemen ertesinde Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane’de okunmuştur.

Tanzimat’ın bir ideoloji olmadığının/olamayacağının en açık ispatından biri de Tanzimat zihniyetinin bu denli uzun ömürlü, hâlâ içimizde yaşıyor olmasıdır. İdeolojiler de tıpkı eşref-i mahlûkat gibi doğar, yaşar ve ölürler. Modern birer olgu olduklarından, modern olanla mündemiç olduklarından ötürü tasniften, böylesi kategorizasyonlardan azade değildirler. Uzun ömürlü ideolojiler olabilir. Yahut kendi içinde yeni idealar var eden, onları içinde yutan dev canavarlar misali ideolojiler olabilir. Lâkin ideolojilerin de aktif olarak var olduğu bir zaman dilimi vardır. Tanzimat treni bütün arızasıyla hâlâ ağır aksak ilerlerken, modernden uzak olmak bir yana tam da modernin kendisi iken ve ölümden azade olmadığını bilerek; Tanzimat treninin süregelen zihniyetine nasıl bakacağız?

Öyleyse, Tanzimat nedir? Onu nereye koyacağız? Başlı başına bu soru bile uzun uzadıya su götürecek bir tartışmadır. Sebepleri şunlardır: Tanzimat’a nasıl baktığımız ve onu nasıl algıladığımız, belleğimizde konumlandırdığımız ideolojilerimize göre şekillenmeye müsaittir. Yine, Tanzimat’ı nasıl anladığımız ya da Tanzimat’tan ne anladığımız dünü ve bugünü belirleyecek bir istikamet tayin edecek potansiyele/kudrete sahiptir.

Celaleddin Rumî’nin dediği gibi muhakkak “dün dünde kalmıştır” ancak geride kalan ‘dün’ü belirleyecek olan ‘bugün’den başkası değildir. Bugün, Tanzimat’ı nasıl konumlandırdığımız dünü belirleyeceği gibi yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ne idüğünü belirleyecek; bununla da kalmayıp Ak Parti döneminde de telaffuz edilen yeni Türkiye’yi anlamağa da yarayacaktır. Necip Fazıl’ın vecizesini dönüştürürsek, “Abdülhamid’i anlamak Tanzimat’ı anlamak; Tanzimat’ı anlamak yeni Türkiye’yi anlamak olacaktır.” Dolayısıyla, Tanzimat’ı anlamak bir rejim meselesidir. Sözünü ettiğimiz rejim, en dar anlâmından en geniş anlâmına kadar her bir anlamı kapsamaktadır. Rejimin dar anlâmı olarak düşünebileceğimiz Türkiye Cumhuriyeti rejiminden, çok daha geniş bir perspektifle ele alınabilecek olan İbn-i Haldun literatürüyle uzun erimli (longue düreé) bir medeniyet rejimine uzanabilecek bu çerçevenin içerisinde Tanzimat esasında yalnızca bir halkadan ibarettir. Tanzimat’ı bugün kıymetli ve ayrıcalıklı kılan yüzyıllar boyu süren medeniyet paradigmamız içerisinde hâlen içinde bulunduğumuz halka olmasıdır. Tanzimat, bugün için zincirin sırrını çözmeğe yarayacak bir hareket noktası olma işlevinden ötürü müstesna bir role sahiptir.

Tanzimat’ı nasıl konumlandıracağız, onu nasıl tanımlayacağız diyorduk. Eğer ki Tanzimat bir ideoloji olamayacak genişlikte mücerret bir kitleyse ve Tanzimat’ı bir dönemin adı olma basitliğine indirgemezsek; Tanzimat’ı nasıl göreceğiz? Tanzimat’a nasıl bakarsak onu doğru düzgün, bütün anlâmlarıyla, yanılmadan görebiliriz?

Tanzimat bir mayadır. Onun genel esası elle tutulur, sabit bir veri değeri taşımayan lâkin ruhun bedene nüfuz etmesi gibi coğrafyanın toprağına ve o topraktan neşet eden kuşaklara sirayet ediyor olmasıdır. Hamura bütün lezzetini, kişiliğini, elastikiyetini veren nasıl ki mayasıysa yahut mayasız hamurun ömrü nasıl ki kısa olursa; Tanzimat’ın dünden bugüne üzerimizdeki belirleyiciliğini böylesi bir nispette değerlendirmek elzemdir. 1800’lerden itibaren Osmanlı Devleti’nin ruhunda yer edinmiş, mevcut ruhu beslemiş, dönüştürmüş ve nihayet yerini almıştır.

Eski maya, daire-i adalet idi. Adalet dairesi, coğrafyanın topraklarından maya olarak gitgide çekilmiş ve Tanzimat mayası topraklarda daha da tebarüz etmiştir. Yeni kurulan devletin vaat ettiği ruh, Tanzimat’ın mayasını bozmaya kâdir olamamış ve Sultan İkinci Abdülhamid döneminde atılan tohumlarla Türkiye Cumhuriyeti’nin ruhunu da Tanzimat mayası ekseninde dönüştürmüştür.

Tanzimat diye fikrî ve kültürel açıdan ziyadesiyle mümbit bir dönem olduğunu hep birlikte tasdik ettiğimiz bu muğlak mefhuma, başını sonunu tayin etmekte zorlandığımız bir dönem olarak bakmaktan vazgeçip; Tanzimat’a daire-i adalet prensibinin modern bir devamı olarak baktığımızda; o günlerden bu zamana uzanan bambaşka bir bağlam ve süreklilik göreceğiz.

Dolayısıyla, kıyıda köşede kalmış ve ulaşım imkânları son derece sınırlı kalmış daire-i adalet kavramını salt bir tarihçi malzemesi/terimi olmaktan çıkararak işe başlayabiliriz.

Kategoriler
matbuat

Tanzimat Çağrışımları

Tanzimat’ın ilk çağrışımı ‘yeni’dir. Dolayısıyla, Osmanlı geç dönem siyasetinde karşılaşacağımız ilk ‘yeni’ olan Nizâm-ı Cedîd ile Tanzimat’ın başladığını ifade edebiliriz. Peki, bize Tanzimat’ı hatırlatan bu ilk ‘yeni’ neydi? Sözünü ettiğimiz bu ‘yeni’ ne şekilde ve hangi konularda tecessüm etmiştir?

Hiç şüphesiz, Tanzimat’la gündelik ve siyasal hayatımıza giren bu ‘yeni’nin taşıyıcı lokomotifi teknikti. İlk reformların çoğu askeri sahada fakat birer teknik gelişme olarak Osmanlı insanının hayatına girdi. Hatta, ilk yeniliklerin çoğu doğrudan doğruya Osmanlı insanının gündelik hayatına nüfuz etmedi. İlk teknik yenilikler, çoğunlukla askeri sahada olduğundan, Osmanlı askeriyesi ve bürokrasisi içinde gerçekleşti. Ancak II. Abdülhamid dönemine geldiğimizde, başta saat kuleleri ve fotoğraf olmak üzere söz konusu teknik yenilikler Osmanlı insanının gündelik ve sosyal hayatına temas eden bir enstrüman hâline geldi.

Tanzimat’ın teknik gelişme kadar mühim yeniliklerinden birisi de anayasal ve siyasal haklar hususundaki yeniliklerdir. Teknik gelişmeyle Osmanlı insanının hayat perspektifinin tevessü etmesiyle irtibatlı olarak Osmanlı insanı özgürlükler ve yurttaşlık hakları konusunda daha fazla talepkâr olmuştur. 1876 Kânûn-ı Esâsî’sini böyle görmek gerekir. Ancak anayasal ve siyasal hakların teknik gelişmenin arkasından ve ardından geldiğini ifade etmek gerekir. Bizde, teknik gelişmenin tecessümü demokrasi gibi taleplerden daha öncedir. Büyük Britanya’da da Magna Carta’yı saymazsak bir nebze bu şekildedir ve Sanayi Devrimi’nin var ettiği ekonomik güçle beraber anayasal ve siyasal haklar gelişmiştir. Buna mukabil, Fransız modernleşme tecrübesinde teknik çok fazla belirleyici olmamıştır. Fransız Burjuva Devrimi 1789 senesinde daha ziyade sınıfsal bir çatışmadan ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla, şu şekilde bir tespitte bulunabiliriz: Türk siyasi kültürünün esas karakteri değişim motivasyonundan ziyade sürekliliktir. Fransız tecrübesinin aksine, Türkiye tecrübesi belirli inkıtalar üzerinde inşa edilmemiştir. Anlaşılacağı üzere, Türk siyasi kültürü devrimler kültürü değildir. Bununla beraber, teknik icâtların halkın hayatını değiştirdiği de bir gerçektir.

1800’lü yıllarda teknik tedricen artan bir şekilde dünyada olduğu gibi Osmanlılarda da etkisini artırmıştır. Ancak tekniğin gücü büyük ve ani devrimlere sebep olmamıştır,fakat Osmanlı toplumundaki politik atmosferi, sosyal ve entelektüel hayatı tedrici olarak değiştirmiştir. Sultan II. Abdülhamit dönemi tekniğin gücünün zirveye ulaştığı günlerdendi.

Tanzimat’ın çağrıştırdığı en önemli kavramlardan biri olan tekniğin ayırt edici vasfı insanların, ya da kitlelerin hayatlarını standardize etmesidir. Farklı fikirlerde görünseler dahi tekniğin dünyasında insanların hayatı birbirine benzer bir hâle gelmiştir. Bu, tekniğin standardizasyonudur ve tüm insanlara teknik kendi ideolojisini dayatır. Dolayısıyla, şöyle söyleyebiliriz: Tanzimat’ın çağrışımı olan anayasal ve siyasal özgürlükler tekniğin dünyasında birer kazanım olarak silikleşir. Tanzimat Osmanlısında bireyler özgürleşmiştir; tebaadan vatandaşa bir geçiş olmuştur. Ancak tekniğin tektipleştirici standardizasyonu içerisinde bu anayasal ve siyasal haklar olmasını gerektiği yere Osmanlı insanını getirebilmiş değildir.

Bu sebeple, Osmanlı geç dönemine ait Tanzimat lafzından söz edildiğinde her şeyden önce yeniliğin teknikle tebarüz ettiğini bilmeliyiz. Teknik icâdın ve gelişmelerin akabinde, Tanzimat, bize anayasal ve siyasal özgürlüklerle gelen, – eski tebaa sisteminden farklı ancak hâlen tam manasıyla yurttaş bilincinin oluşmadığı yeni ve sofistike bir Osmanlı toplum yapısını hatırlatmaktadır.

Bugünkü Türkiye’nin sosyal ve toplumsal formasyonunda, en az tek parti dönemi kadar Tanzimat modernleşmesinin etkili olduğunu bilmek gerekir. 1908 yılı İkinci Meşrutiyetin ilânı, 1921 Birinci Meclisin ve 1924 İkinci Meclisin kuruluşu kadar önemlidir.

Kategoriler
matbuat

Arızalı Tanzimat Treni

Tanzimat’tan bugüne kalkan bir tren var. O trenin makinisti yahut üreticisi acaba bunca zamanın kilometresini devirecek sağlamlıkta bir icât ileri sürdüğünün ya da yaptığının farkında mıydı? Tanzimat’tan kalkan treni yeni bir devletin kurulması dahi deviremedi.

Tanzimat, içimizde ve zihinlerimizde kanlı canlı yaşıyor. Yahut şöyle söylemek daha münasip olur: Bizatihi Tanzimat devrinde yaşıyoruz. İki yüz seneye yakın bir zaman dilimi geçmiş de olsa hâlen Tanzimat aklıyla düşünüyoruz. Amel ederken bu aklın gerekliliklerine uygun olarak hareket ediyoruz. Henüz dimağlarımızda başkaca düşünmenin yolunu bulmuş değiliz. Yeni bir zihniyet inşası, düşünme sistematiği olmaksızın Tanzimat’ın ayağını kaydırmak olanaksız. Zaten, Tanzimat da bütün kudretini sahip olduğu yeni düşünce geleneğine borçlu değil mi?

Koca Mustafa Reşit Paşa’yla kurulduğunu kabul ettiğimiz Tanzimat’ı Fuad ve Âli Paşaların geliştirdiğine ve nihayet Sultan İkinci Abdülhamid’in bu garplı mefhumun kökünü kazıdığını biliyoruz. Gündelik olaylara bakarak ve belirli dönemleri referans alarak yapılacak bir tarihsel tasnif kendi içinde tutarsız da değildir. Lâkin bu sığ yaklaşımın tutarlılık arz etmesi bize dünü ve bugünü anlamağa yarayacak bir imkân vermekten uzaktır.

Tanzimat’ın ilk kökenlerini Sultan III. Selim ve II. Mahmud’un saltanat döneminde aramak gerekir. On yıllar süren bir tükenmişliğe, tagayyüre ve azan fesada yönelik bunu defetmeğe yönelik ilk nüve nerede ise Tanzimat’ın kökü oradadır. Dolayısıyla, Tanzimat’ı marazı giderme ve kötü gidişata son verme olarak görebiliriz. Bunun görünen en kuvvetli belirtisi de Yeniçeri Ocağı’nın ilgâ edildiği İkinci Mahmud’un dönemine tekâbül etmektedir. Osmanlı’da marazayı gidermeye yönelik böylesi bir çaba içerisine giren saray eliti, saray şairi yahut bir paşa daha evvelde var mıydı, bunu şimdilik bilmiyoruz.

Aslına bakılırsa, Tanzimat’ın başlangıç zamanını tayin etmekten daha mühim olan “Nasıl olur da Tanzimat treni bunca zamana direnerek dönemler, kişiler, iktidarlar, devletler, objeler, teknolojiler, kılık kıyafetler, kitaplar, şairler ve burada hepsini zikretmenin olanaksız olduğu nice pek çok şey değişse dahi sabit kalıp güzergahında seyredebilmiştir?” sorusudur. Esas peşinden gidilmesi lazım gelen soru bu olmalıdır. Tanzimat’ın başlangıcı, Osmanlı Devleti’nin içinde olduğu ‘felaketi’ defetmek derdiyle harekete geçilen ilk nüvededir. Bunu bilmek kâfidir. İlk nüvenin ‘ne zaman’ ve ‘nerede’ olduğunu tayin etmek sürekli bir ‘değilleme’ ihtimâlini barındıran bir tarihçi işidir.

Sultan II. Abdülhamid bir Tanzimat düşmanı mıydı? Yoksa, Tanzimat’ı o günlerden bu yana taşıyan başlıca aktörlerden miydi? İkincisi daha muhtemeldir. Necip Fazıl’ın dediği gibi “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.”

Abdülhamid’in iktidar yıllarını anlamaksızın Tanzimat’ın, – günümüz Türkiye’sini de kapsayarak, bu coğrafyanın kodlarına ne denli kuvvetli ve hangi yollarla yerleştiğini anlayamayacağız. Şöyle diyebiliriz: II. Abdülhamid’le beraber temelleri atılan ve o günden bugüne gelişen ‘çevre’ (periphery) de Tanzimat zihniyetinin en büyük taşıyıcısıdır.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti devleti keskin bir kırılma vaadiyle Tanzimat zihniyetini bitirmek anlamında yepyeni bir imkândı. Lâkin geride kalan bir kırılma değil, adaptasyon mânâsına gelecek olan zarûri bir geçiş oldu. Böylece, yeni Türkiye, II. Abdülhamid’den ve önünü açtığı (karşılık bulduğu) ‘çevre’ ile birlikte Tanzimat zihniyetinin önemli bir taşıyıcısı oldu. İroniktir ki Tanzimat politikalarını bir süre usulca ettirip oyunu kurullarına göre oynamayı tercih eden Sultan II. Abdülhamid; ‘istibdadıyla’ bu Batıcı ve Osmanlıcı hareketin baş hasmı olmasına rağmen Tanzimat’ı bir zihniyet olarak ileriye taşımış oldu. Bunda zaman içinde Tanzimat değerlerinin II. Abdülhamid ve taraftarı ‘çevre’deki sessiz yığınların çıkarlarıyla varoluşsal bir benzerlik göstermesinin yadsınamayacak bir payı vardır.

Bir diğer paradoks ise yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve elitleri için Tanzimat’ın, II. Abdülhamid ve ‘çevre’sinin aksine ontolojik olarak ters düşse dahi yeni Türkiye’nin Tanzimat zihniyetinin taşıyıcısı olmuş olmasıdır. Bunun sebebini de yeni devletin tabandan değil, tepeden inmeci jakoben bir devrim olmasında aramak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bir taraftan jakoben bir devrim olsa da milli mücadelenin ana unsuru olan halk ‘çevre’den gelmişti ve tam da bu sebeple Tanzimat zihniyeti yok olmayarak kendini devam ettirebildi.

Dolayısıyla, II. Abdülhamid saltanatıyla muhatap bulan ve sesi daha fazla duyulur olmaya başlayan ‘çevre’, Türkiye Cumhuriyeti’yle beraber uzun yıllar sönümlenerek sessiz yığın hâline gelmiş ve modern Türkiye’nin siyasal tarihi içinde zikredebileceğimiz birçok hadiseyle beraber kabuğundan sıyrılarak kaldığı yerden Tanzimat’ı ve zihniyetini var etmiştir.

Modernlikler ve Tanzimat arasındaki bağıntı iyi kurulmalıdır. Bu irtibatın arkasından karşımıza Tanzimat zihniyeti ve bu zihniyetin esasları çıkacaktır. İçinde bulunduğumuz coğrafyada ‘modern’ sözcüğü telaffuz edildiğinde aslında Tanzimat’ın kastedildiğini bilmeliyiz. Bu ülkede, ‘modern’den anladığımız dünyanın geri kalanından ve Avrupa’dan başkadır. Modernliğin bize mahsus ifadesi olarak ‘Tanzimat’ sözcüğünü kullanmak pek de yanlış olmayacaktır.

2000’li yıllarda entelektüel alışkanlıklarımız çokça Tanzimat’ı hatırlatıyor. Bu yönüyle, 2000 sonrası Türkiye siyasal ve kültürel realitesi yeni bir Tanzimat’ı hatırlatıyor. Türkiye aydını ve intelijansı tarihsel kökleriyle ve tabii olarak Tanzimat hafızasıyla davranış gösteriyor. Tanzimat aydınlanması tamamıyla yanlış değil ancak bir milletin en çok yozlaştığı dönemlere tekabül ediyor.

İlâveten şunu da söylemek mümkün: Tanzimat, bu ülkede ilk defa Türkiye milletinin tebarüz ettiği, bir kimlik olarak tecessüm ettiği ve nihayetinde de Millî Mücadele yıllarındaki fedakârlığı ve mücadelesiyle inkişaf ederek kendini yeniden var ettiği paradigmanın ve mefhumun adıdır. Düşünüş biçimlerimiz ve davranışlarımızla Tanzimat devrinden kurtularak arızalı Tanzimat treninden inmeliyiz. Bugüne mahsus, yeni ve ikinci milenyum çağına ait bir entelektüel vizyon geliştirmeliyiz.

Kategoriler
matbuat

Kelimeleri Eğip Bükmek

Neden ve nasıl yazıyla muhatap oluyoruz? Yazı işinin hem bir yazılma boyutu var hem de okunma ve idrâk edilme süreci. Harfler, heceler, kelimeler ve cümleler; yazıyı yazanın ve okuyucunun perspektifleriyle yepyeni anlâmlar kazanır. Böylece entelektüel bir düşünme ve tahayyül imkânı vücut bulur. Yazar ve okuyucu arasındaki bu duygu ve fikir rabıtası entelektüel bir inkişafı mümkün kılar.

Yazı yazma temrini süreklilik ister. Yazmak meşakkatli bir uğraştır. Yazı yazan bir kimse zamanla kelimeleri eğip bükmeyi ancak bu yontma işlemi sonrasında dosdoğru ve dimdik bir entelektüel havsala oluşturmayı bilecektir, kuşkusuz. Kelimeleri eğip bükmek gerçek hayatın aksine metni özgürleştirici bir tavırdır. Kelimelerin yontulması mânâyı daraltmak ve kişisel prensiplerin üstünü çizmekten ziyade; bir yapboz (puzzle) resminin parçalarını tamamlamak içindir. Başka bir ifadeyle, yazı yazan kimse bir kil ustasının çömleğe şekil vermesi gibi kelimelerle oynar, kelimeleri yontar ve sözcüklere yepyeni anlâmlar kazandırır. Nihayetinde, tek başına pek bir şey ifade etmeyen parçacıklardan bir fikir ya da intiba ortaya çıkar.

Dolayısıyla, yazı ve fikir… Birbirini takip eden ve kovalayan iki ayrı kavramdır. Kelimelerle düşünceye varlık kazandırırız. Düşünce, kelimelerle ortaya çıkar. Sözcükler bir araya gelerek üslubu belirler. Fikir, yazıyı var eden ilham ve üslup birbirleriyle sürekli irtibat hâlinde olan ancak aynı eksende birbirleriyle ilişki içerisinde olamayan üç ayrı unsurdur.

Walter Benjamin’in şu tespitine de katılmamak mümkün değildir: “Düşünce ilhamı öldürür, üslup düşünceye gem vurur, yazı üslubu ödüllendirir.” Fakat nadir durumlarda ilham, üslupla beraber varlık kazanabilir. Ya da yazı üslup vasıtasıyla normalde olduğundan bambaşka bir suretebürünebilir.

Şimdilerde, yapay zekâ vasıtasıyla yazı ve makalelerin terkip edilebildiği zamanlarda, fikir kadar önemli olan bir başka unsur ise üslup ve biçim. Maddi bilgiyi yapay zekâ sayesinde elde etmek pek kolay. Yine, düşünceye dair kitabi bilgileri de keza mümkün. Fakat düşünceyi, – kelimelerin anlâm süzgecinden geçmiş kavramsal ve teorik düşünceyle hemhâl etmek aynı şekilde mümkün değil. Üslup ve biçim konusunda yapay zekânın birtakım marifetleri olduğunu belirtebiliriz ancak bu hiçbir zaman bir yazarın üslubunu ve biçimselliğini teşkil edecek bir ‘biricikliğe’ ve ‘özgünlüğe’ kadir değil. Yapay zekâ birçok yazarın yerini tutabilir ancak iyi ve işinin ehli yazarları değil.

Arama motorlarının ve yapay zekânın bize bilgiyi ve yazıyı sağlayabildiği bir dünyada; yazı yazarına mahsus bir özgünlüğün, üslubun, biçimselliğin önemli olduğunu ifade etmek ve bu ‘biricikliğin’ kıymetli olduğunu belirtmek istiyorum. Yapay zekâ, herhangi bir dilde bir bilgisayar programı yazmak hususunda muktedirken; özgün, kendine münhasır ve kişilikli bir edebi metni elde etmek için iyi yazarlara ihtiyaç duyarız.

İçinde yaşadığımız ikinci milenyum çağında, kelimelerle dans ederek yahut güreşerek; ve okuyucuya yeni seslenme biçimleri/kurguları bularak kendimize ait bir yazın dili bulabiliriz. Bu yüzden, kelimeleri eğip bükmektenbahsediyorum. Artık dilin bize tanıdığı kurallı yahut kural dışı imkânları kullanabilmektir yine bize iyi ve kalburüstü bir metni sağlayacak olan.

Son zamanlarda okuduklarım arasında dikkatimi çeken, çeviri metinler olmasına rağmen Louis-Ferdinand Céline’nin ve Thomas Bernhard’ın yazdıkları oldu. Birisi Fransız, öteki Avusturyalı… Ne kadar da üslup ve tavırlarıyla benzemişler birbirlerine. Her iki roman yazarı da üslubuyla dilin imkânlarını kullanmak konusunda oldukça becerikli ve işinin eriler.

Yazıdan söz açılmışken… Yazıyı bir araya getirenler harfler ve kelimeler. Yazının icâdından bu yana binbir çeşit kültür havzasında çok sayıda farklı diller konuşulmuş ve alfabeler yazılmış. Hâliyle, geçmişten bugüne dünya üzerinde birbirlerinde farklı bambaşka şekillerde harfler ve alfabeler bulunuyor. İşte, bize dünyadaki bütün kültürlerin yüzyıllar boyunca kullandığı alfabeleri ve yazıların terkibi bir kaynak kitabı da burada zikredelim: Carl Faulmann, Yazı Kitabı: Tüm Yerkürenin, Tüm Zamanların Yazı Göstergeleri ve Alfabeleri. (çev. Itır Arda), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Kategoriler
matbuat

Kurtların ve Tabiatın Bağışladığı Mehmet

Başka bir kitapla devam etmek isterim: Kıymetli yazar ve şair büyüğüm Ali Ayçil’in Karşı Roman kitabı. İletişim Yayınları etiketiyle iki bin yirmi dört yılında bu kısa roman yayınlandığında hemen bir tane satın aldım. Birkaç sayfasını okudum ancak hikâyeye bir türlü dahil etmedi beni roman. Şimdilerde, yeniden okuyorum ve kendimi hikâyenin ya da Savunmanın içinde buldum.

Ali Ayçil, Mehmet Manas karakteri üzerinden çocukluk günlerinden, üniversitede tarih okuyan delikanlılık zamanlarına ve nihayet İstanbul’da bekâr hayatı yaşayan bir entelektüel karakterine bürünerek, kendi hayatını irdeliyor.

Romanda, çocukluğundan beri soğuğa ve yürümeye mecbur bırakılmış ve bu yüzden yürümekten nefret eden Mehmet Manas karakterinin, İstanbul sokaklarında, – en çok da Bağlarbaşı metro istasyonu etrafında çokça yürüdüğünü, bu yürüyüşler sırasında Savunmasını paradoksal bir biçimde var ettiğini ayrıca belirtelim.

Karşı Roman, taşra ile İstanbul’da yaşamanın başarılı bir mukayesesini yapıyor. Köy hayatıyla İstanbul’un modernleşmesi karşı karşıya geliyor. Bir tarafta Erzincan’ın Armıdan köyünden Hagop Mintzuri ve Köy Derneği Başkanı Mümtaz Taşoluk; öbür tarafta Mehmet Manas ve Berna’nın bütün bu hayatlara ve kendi hayatlarına dış gözle bir bakışı. Bu dışsal gözle bakışın modern bir gözlükle olduğuna şüphe yok. Modern gözlük diyorum çünkü Mehmet Manas’ın kendi gözleri taşrada yaşadığı yılların köylülüğünü taşıyor ancak İstanbul’da ‘modern bir gözlük’ takarak Mehmet Manas bambaşka bir İstanbul hayatı yaşıyor.

Karşı Roman’ın satır aralarında sıklıkla İstanbul’un semtlerinin, caddelerinin, sokaklarının, camilerinin ve mezarlıklarının ismiyle karşılaşıyoruz. Mehmet Manas karakterinin evinin olduğunu tahmin ettiğimiz Surp Haç Ermeni mezarlığının karşısındaki cihette, Nuh Kuyusu Caddesi üzerindeki ara sokaklardan birinde olan Güçlü Apartmanı da Ayçil’in romanında sıkça dile getirdiği muhitlerden.

Yine, Ali Ayçil başka romanlara, roman karakterlerine ve yazarlarına gönderme yapmayı ihmal etmemiş. Bu tarzda bir metinlerarasılık yöntemine başvurmanın Karşı Roman’a pek yakıştığını söyleyelim. Böylelikle, Ali Ayçil, verdiği atıf ve referanslarıyla Türk ve dünya edebiyatı literatüründeki rüşdünü de ispat ediyor.

Ali Ayçil, Karşı Roman’da kullandığı dil ve üslup bakımından bana Orhan Pamuk’u hatırlattı. Kitabı okurken küçük hacimli bir Orhan Pamuk romanı okuyor olduğum hissine kapıldım. Belki de bu hissin sebebi Ali Ayçil’in de kendini Tanpınar geleneğine ait hissetmesi. Zaten, Orhan Pamuk’un romanlarını okumuş bir Türkiyeli yazarın kendi yazınlarında bu üsluptan detaylarda esinlenmesi ve ilham alması çok muhtemeldir. Ayçil, romanında, Orhan Pamuk’un aksine bölümleri, karakterleri, mekânı ve zamanı birbirinden sarih bir biçimde ayırmamış. Bütün karakterler ve mekânlar hücuma kalkan bir ordu gibihep birlikte okuyucunun karşısına çıkıyor. Öte yandan, satırlar ilerlerken hücuma kalkan bu yekûn; kişiler, mekânlar ve hikâyeler vasıtasıyla girift bir labirente dönüşüyor.

Romanın yazılış biçimi hakkında da birkaç kelâm etmek isterim. Karşı Roman’ı üsluba ve biçime dair eleştirel bir cihetle okurken romanın ne şekilde yazıldığını merak etmekten kendimi alamadım. Eğer ki hislerim beni yanıltmıyorsa, Ali Ayçil,bu romanı ‘bir çırpıda’ yazmış ve metne daha sonradan çok fazla bir cerrahi müdahalede bulunmamış. Gerçi, kendisi romanda, “ayrıntı insanıydım” (s.100) diyor. Muhakkak ki ilk yazımdan sonra roman metni üzerinde birtakım tashihler yapılmıştır ancak metin, üslubunun akıcılığı ve birtakım çelişki gibi görünen biçimsel özellikleriyle, ham metnin orijinalitesi hissini ve güvenini veriyor.

Ali Ayçil’in âdeta bir karşıtlıklar ve ikilemler romanı yazdığını söyleyebiliriz. Karşı Roman’da birçok ikilik var: Karaşın ve Sarışın, Ölüm ve Parfüm, Kırıkkale ve Parabellum, Henkür ve Menkür, Erkek ve Kadın, Tanrı ve Uhut, Dağ ve Tepe, Mümtaz ve Pervin Taşoluk, Ecevit ve Rahşan Hanım, Süleyman Demirel ve Nazmiye Hanım.

Yine, Umut Yayın ve Kitabevi’ndeki ‘Krallar Masası’nda da ikilikler devam ediyor: Sağ ve sol, siyah ve beyaz, iyi ve kötü, vasat zekâ ve zekâ, erkek ve kadın, şair ve hikâyeci, okur ve yazar. ‘Krallar Masası’ bütün bu ikiliklerin ‘hürce’ karşılaştığı bir ortam. Ali Ayçil’in ‘Krallar Masası’ndaki olayları ve sahneleri başarılı bir tasvirle birçok edebiyat erbabına nostaljik gelecek bir surette anlattığını belirtelim.

Ali Ayçil’in baş karakteri Mehmet ManasKarşı Roman’da anlatılan hayat hikâyesinde hep bir hayatta kalma (survival) mücadelesi içerisindedir. Belki de Mehmet’in hayatta kalması ve yaşıyor olması bir talihten ibarettir. Ali Ayçil şöyle sıralıyor kurtarıcılarını: “Aklımı çift kanatlı kapının arkasındaki kütüphane, bedenimi kurtlar ve tabiat, ruhumu annem korudu diye söylendim; dört koruyucum oldu, asla daha fazlası değil.” (s.55) Evet, ilk çocukluk günlerinden itibaren Mehmet Manas’ın hayatını bağışlayan, hatta bir ‘karşı tarih’ insanı olarak onu koruyan kurtlar ve tabiat olmuştur. Bu hayatta kalma mücadelesi varoluşsal kaygılar taşımanın da ötesindedir.

Ali Ayçil’in Karşı Roman’da “Bir şehir” başlıklı bölümün ayrıca dikkatimi çektiğini ifade etmek isterim. Bu bölümde, Ayçil, buram buram memleket kokan bir Erzurum tasviri yapmış. Güzel bir şekilde de yapmış, üstelik. Yani, Karşı Roman yalnızca bir ‘karşı tarih’ anlatısı geliştirerek ‘İstanbul iyi, taşra berbat’yaklaşımına sığınmıyor. Payitaht şehri İstanbul’un modern ve medeni imkânlarının karşısına; Anadolu’nun kardeşliğini, ahlâk timsali kadınlarını, edeplerinden yüzlerini kızaran delikanlılarını, elleri kınalı genç kızlarını, kurnalarından buz gibi sular akan çeşmelerini koyuyor. İyi de yapıyor, Ali Ayçil.

Karşı Roman için taşradan İstanbul’a uzanan ‘sıradan gibi görünen bir hayatın’ anlatısı diyebiliriz. Ali Ayçil, bu romanıyla bana, sırf yaşamaktan dolayı acı çeken bir adamın acısını hatırlatıyor. Öyle bir acı ki bu, yaşıyor olmaktan ve öğrenerek büyümekten mütevellit. Mehmet Manas’ın acısı roman okuyucularının acılarıyla bir araya geliyor, büyüyor ve roman içindeki labirent tam bir keşmekeşe dönüşüyor.

Kategoriler
matbuat

Céline’i Okumak

Aslına bakarsanız bu köşede kitaplardan pek bahsetmek istemem. Ancak keyifle okuduğum ve muhteşem bir üslupla karşılaştığım bir kitap üstüne konuşmak istiyorum: Louis-Ferdinand Céline’nin müellifi olduğu kısa bir roman olan Profesör Y ile Konuşmalar.

Kitabın tek ifadede ne anlattığını söyleyecek olursak satır aralarında ‘kariyer eleştirisi’ olduğunu söyleyebiliriz. Bunun da ötesinde Fransız academiasından hareketle Céline’nin ironi dolu bir ‘üniversite’ ve ‘eğitim sistemi’ eleştirisi yaptığını ifade edebiliriz. Céline’nin alaya aldığı yalnızca Fransız akademisideğildir; kendisine has üslubuyla Céline edebiyat, sinema ve yayıncılık dünyasını da kapsayan bir kültür endüstrisine yönelik zekice bir kurgu içinde eleştirel bir bakış geliştirmektedir.

Louis-Ferdinand, yayınevi için yayınlanmak üzere yapılacakn bir interviyuv (röportaj) metni üzerinden metin içinde farklı anlatım ve zaman teknikleri kullanmış. Céline’nin kendisiyle röportaj yapan tarafta bulunan Profesör Y; nam-ı diğer Cihan Harbi gazisi Albay Réséda dâhi bir yazar olan yazarın kendisini takdim eden Céline’yle röportaj yapacaktır.

Ancak röportaj bir türlü ilerlemez. Umumi bir parkta beraber oturan Profesör Y ve Céline’nin yayınlanmak üzere yaklaşık yüz sahifelik bir röportaj yapması beklenmektedir ancak Profesör Y bir türlü röportaj sorularını sormadığından ötürü röportaj Céline’nin arzuladığı şekilde ilerlemez. Albay Réséda’nın aptal ve hantal karakteri üzerinden biz de Céline’nin ironi dolu kariyer, kültür, sinema, edebiyat ve akademi eleştirileriniböylelikle öğreniriz.

Tabi, bir de Albay Réséda’nın meşhur şöhretli yayıncı Gallimard Yayınevi’nin sahibi Gaston’la görüşme arzusu vardır. Céline, Profesör Y ile yayıncı Gaston Gallimard’ı görüştürecektir ve bu amaçla devam eden pek keyifli diyaloglar üzerinden kitabın sonuna doğru yaklaşırız.

Kısa bir kitapçık hacmindeki bu kitabın Yapı Kredi Yayınları etiketiyle ve Ayberk Erkay çevirisiyleokuyucusuyla buluştuğunu burada belirtelim. Orijinal dili Fransızca olan bu kitabın mükemmele yakın bir güzellikte Türkçeye çevrildiği izlenimini edindim. Üslubun muhtevasındaki gramer, ironi, espriler, söz sanatları Türkçe çeviride çok başarılı bir şekilde kullanılmış ve metnin atmosferi Türk dilinin zengin olanakları kullanılarak kitap çevrilmiş.

Louis-Ferdinand Céline, kısacık bir metinle ne denli başarılı bir kitap ortaya koyulabileceğini çok başarılı bir şekilde gösteriyor bizlere. Profesör Y ile Konuşmalar, kurgusuyla metin içinde yeni bir metin var ediyor. Albay Réséda ve Céline arasında yayınlanmak üzere yapılacak ve yayınevine teslim edilecek bir röportaj bahanesiyle Céline kendi kitabının yazım sürecini tamamlıyor ve bu kısa romanı yayınlanmaya hazır hâle getiriyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Louis-Ferdinand Céline bugüne kadar karşılaşmamış olduğum bir muharrirdi. Céline’i daha önceden okumamış olduğum için hayıflandım. Profesör Y ile Konuşmalar’ı okuyunca bundan tam 23 yıl önce kaleme aldığı Gecenin Sonuna Yolculuk kitabıyla da karşılaştım ve daha hacimli olan bu kitabı okumayı arzuladım. Céline’nin yine kendisine mahsus bir konuşma dili ve argoyu kullandığı üslubuyla yazdığı Gecenin Sonuna Yolculuk’u da okumak istediklerim arasına böylelikle dahil ediyorum.

Louis-Ferdinand Céline çok başka bir yazar. Yazmış olduğu metin zamanın ötesinde olduğundan bugün hâlen Céline okunuyor. Dürüst olmak gerekirse, Céline kısa romanının üslubuyla beni kendisine imrendirdi. Böylesi muhteşem bir üslup ve kurguyla ben de keşke bir metni vücuda getirebilmeyi isterdim. Céline’in pek az rastlanır olağanüstü bir üsluba sahip olduğunu tekrar edelim.

Maharetle kılıç sallayan bir savaşçı gibi Céline de cümleleri birbirine ustalıkla bağlıyor, ilgi çekici konulardan bahsediyor ve satır aralarında espritüel mizaha başvurmayı ihmâl etmiyor. Metin içerisinde ele aldığı meseleleri sadece başkalarını yererek değil; aynı zamanda kendi kusurlarını da görerek kendini alaya alabiliyor.

Kategoriler
matbuat

AK Parti ve Gelecek İttifakı

Gelecek Partisi, bundan beş sene evvel kurulduğundaki hissiyatımı hatırlıyorum. Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz günlerde Konya’da bir basın toplantısında yaptığı açıklamalarla karşılaştığımda aynı o zamanki efkârıma büründüm. Gelecek Partisi kuruluşundaki Türkiye siyasetine dair kanaatlerim bir kez daha gözlerimin önüne geldi.

O günlerde, Ahmet DavutoğluAK Parti’den ihraç edildikten sonraki süreçte kendisi ve çevresindeki az sayıda insanla birlikte bir karar vermiş ve yeni bir siyasi parti kurmuştu. Türkiye’nin şehirlerini gezerek Gelecek Partisi’nin teşkilat çalışmalarına katkı veriyor, taşradaki yerel siyasetin nabzını yokluyor ve siyasal ahlâktan söz ederek AK Parti’nin yozlaşmasına ve keyfiliğine karşı siyasal ahlâktan söz ediyordu.

Yine, Gelecek Partisi’nin sosyal medyadan yayınladığı, hatırladığım kadarıyla “kalpten kalbe mektup” isimli mektup Ahmet Davutoğlu’nun samimiyetle kendi seçmenine ve AK Parti seçmenini de içine alan geniş kitlelere yönelik yazılmış bir metindi. Özellikle bu mektubu yazılış şekli ve muhtevası bakımından çok önemsediğimiifade etmek isterim.

Gelecek Partisi’nin kuruluş zamanındaki hissiyatımla devam edeyim: Yeni bir parti kurulmuştu ve sürüsüne bereket siyasal parti kurulan Türkiye’de Gelecek Partisi’nin kendisini nasıl ayrıştıracağı, nitelikli ve liyâkatlı bir siyaset geliştireceği bir muammaydı.

Gelecek’in kuruluşunu takip eden ilk aylarda, Ahmet Davutoğlu’nun siyaseti AK Parti seçmenine de hitap edecek şekilde yapması gerektiğini düşünüyordum. Çünkü yeni kurulan bir parti olarak iktidar alternatifi olabilmek ancak bu şekilde mümkündü. AK Parti seçmeni ile Ahmet Davutoğlu ve partisinin siyasal ve uhrevi inanç ve anlayışları birbirleriyle benzerlik gösteren sosyolojik bir vakıaydı.

Kaldı ki Ahmet Davutoğlu liderliğinde kurulan Gelecek’in hitap ettiği kitle ile AK Parti’ye oy verenler arasında keskin bir ayrım da yoktu. Ahmet Davutoğlu, AK Parti’den ihraç edilmişti ancak AK Parti seçmeninin gönüllerinden silinmemişti.

Ben bu düşünceleri taşırken, bunun yerine ne oldu? O günlerde, hatırlarsınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AK Parti-MHP’nin baş aktörü olduğu Cumhur İttifakı’na karşı Millet İttifakı olarak muhalefetin çok büyük bir çoğunluğu bir araya gelmişti. Altılı masa toplantıları düzenleniyor, akıbeti belirsiz taslak metinler yazılıyor, muhalefet liderlerince imzalar atılıyordu. Bu toplantılar neticesinde ne gibi kazanımlar olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu.

Tabi, o günkü siyasal atmosfer içerisinde Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi’nin AK Parti ile ittifakı söz konusu bile değildi. Hatta, 2023’teki son genel seçimlerde Gelecek Partisi kadroları CHP listelerinden aday olarak CHP ittifakıyla seçimlere girerek seçildiler. Yani, Gelecek Partisi, CHP ile yakınlaşarak handiyse AK Parti’ye karşıt olarak siyaseten kendisini konumlandırmıştı.

Bense, o yıllarda, siyaset bilimi tedrisatımla, duygusal yaklaşımdan ziyade hem ilkesel olarak hem de fizibilite açısından bu ülkenin yararına olacağı bir fikrinpeşindeydim: Gelecek Partisi, AK Parti’yle ittifak yapmalı ve Ahmet Davutoğlu Gelecek Partisi’nin genel başkanlığı görevinin ötesinde yeniden siyasette iktidar olarak yer bulabilmeliydi. Hatta, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra Cumhurbaşkanlığı sisteminin riyasetini alabilirdi.

Yine, AK Parti ve Gelecek ittifakında, kafa tasçı olmayan gerçek Türk milliyetçilerinin ve hürriyetperver olduklarından liberal sanılan ancak ‘liberallik’ yaftasını hak etmeyen özgürlükçü ve fikir hürriyetini savunan kimselerin de bu ittifak çatısı altında yer almasıgerektiğini fikrini taşıyordum.

Davutoğlu liderliğinde Türkiye siyasetinin geleceğinde kitleleri tatmin edecek ve çoğunluğunun orta sınıfıoluşturduğu insanlarla duygusal bir rabıta kurabilecek yeni bir sosyolojik ihtiyaç olduğunu düşünüyordum. Sadece kitleleri içine alan toplumsal beklentileri karşılamak için değil; aynı zamanda, AK Parti ve Gelecek ittifakıyla siyasetin ve birtakım siyasetçilerin köhneleşmiş yanlarından sıyrılarak, siyaseti donanımlı ve liyâkatlı insanlarla yeni bir çehreye büründürmek için. Çünkü siyasette amiral gemisi nasılsa siyasal kadrolar da bu minval üzere şekilleniyor.

Bugün, şimdilerde, AK Parti ve Gelecek ittifakı ne kadar mümkün, bilmiyorum. Bence siyasal hırs ve ihtiraslardan sıyrılarak böylesi bir ittifak mümkün; bu ülkenin hayrına ve menfaatinedir. Ahmet Davutoğlu da AK Parti’ye karşı duygu ve düşüncelerini böylelikle ifade etmiş oldu. Daha şimdiden, bu yazı baskıya ulaşmadan; TV’lerde, gazetelerde ve sosyal medyada altılı masa süreçlerinden sonra Ahmet Davutoğlu AK Parti’ye ilişkin söyledikleriyle tenkit ediliyor.

Gelecek Partisi ve AK Parti arasında alenen yahut gönüllerde kurulacak bir ittifakın Türkiye’deki siyasi istikrar, huzur ve güven ortamı cihetinden de önemli olduğunu siyaset bilimi perspektifi açısından da değerlendiriyorum.

Diyeceksiniz ki böylelikle AK Parti ve Gelecek ittifakıylaTürkiye siyasetinde neler değişecek? Siyaset insanlarımıza ne gibi yeni vaatler sağlayabilecek?

Türkiye’de şimdilik yakın gelecekte bir seçim yok. Erken bir seçim olur mu ya da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden adaylığı söz konusu olur mu; bunlar henüz cevabını bilemediğimiz sorular. Ancak Gelecek Partisi’nin AK Parti seçmeni ve AK Parti’nin yozlaşmamış siyasi kadrolarıyla kuracağı bir ittifak, Türkiye siyasetinin Cumhurbaşkanı Erdoğan sonrası şimdilik bir muamma olan geleceği için bir yumuşak geçiş (soft transition) olabilir ve bu sayede Türkiye’de istikrarın, huzurun, demokratik hakların, fikir hürriyetinin ve insan haklarının teminatı olacak bir siyasal zemin oluşabilir.

Her şeye rağmen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanriyaseti, siyaseti ve ekonomik kalkınmayı iyi yönetiyor. Fakat yılların neticesinde ortaya çıkan bir durağanlık siyaset retoriği açısından mevcut. AK Parti ve Gelecek ittifakı olabilir mi? Türkiye’nin geleceği ihtiraslardan sıyrılmış bambaşka bir vizyonla yeniden şekillendirilebilir mi? Türkiye’deki siyasal ve sosyolojik bir gerçeklikle 20 yılı aşkın süredir iktidar olmayı başarabilen AK Parti iktidarı benzer siyasal ve sosyolojik bir tabanla Gelecek Partisi’nin politikalarıyla kendini yeniden var edebilir mi? Hep beraber ömrümüz olursa gelecek günlerde göreceğiz.

Kategoriler
matbuat

Türkiye Siyasetinden Suriye’ye Bakmak

Türkiye’de siyaset, eski çalkantılı dönemlerinin aksine bir süredir kendine bir muvazene kazanmış vaziyette. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyasetin istikrar kazanması ve hizmet odaklı çalışabilmesi açısından önemli bir basamak oldu.

Bu ülkede yaşayan insanlar olarak siyasetin kazandığı bu muvazene Türkiyelilik üst kimliği çatısını benimseyen herkesi memnun etmeli.

Buna mukabil, Türkiye’de siyaset retoriği 2000’ler öncesine kıyasla daha tatsız tutsuz. İkinci milenyum çağından önce siyasi tartışmaların bugüne kıyasla çok daha ‘renkli’ ve ‘entelektüel’ olduğu bir siyasal münazara söz konusuydu. Tabi, Türkiye’nin çok daha farklı olumsuz mânâda uğraşmak durumunda kaldığı meseleler vardı. İstikrar yoktu. Siyasal polemikler, özgürlüklerin kısıtlanması ve insan hakları ihlalleri Türkiye ekonomisinde de güvensizlik var ediyordu.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Tayyip Erdoğan uzun yıllardır devam ettirdiği siyaseti Türkiye’de bir istikrar ortamını tesis etti. Siyaset kurumu bir yandan ‘siyasette insan kalitesi’ ve ‘siyasal tartışmalar’ cihetinden daha durağanlaşırken; öte yandan da Türkiye’de yatırım ve üretim yapma, askeri savunma teknolojileri geliştirme ve ekonomi kötüye gitse dahi insanların hayat kalitelerini düzeltme imkânı vücut buldu. Tabi, siyasal tartışmaların olmadığı bir istikrar ortamı tek başına refah ve kalkınma için yeterli değil.

Bugün, 2024 yılının son günlerinden geriye doğru bakınca, elbette siyasette tartışmaların olduğunu ancak bu siyasal polemiklerin ve söylemlerin meseleleri ileriye taşıyacak müspet bir kalibrede olmadığını görüyorum. Siyasal tartışma ve polemikler siyasetçilerin birbirleriyle TBMM’de kavga etmesi ya da birbirlerine hakaret etmesi değil.

2000’li yıllardan sonra siyasette heyecan oluşturabilecek siyasal retorikçoğunlukla Tayyip Erdoğan tarafından gerçekleştirildi. Bu mânâda, zekâ ve şiirsel bir formasyon içeren bir başka siyasal söylem CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in konuşmalarında da aralıklarla tezahür ediyor.

Türkiye’de siyasetten bahsederken Ortadoğu’da ne olup bittiğinden bağımsız kalamayız. Ortadoğu’nun hâli ortada ve bizim huzurla güven içinde yaşayabilmek için yalnızca tek bir vatanımız var.

Ortadoğu’da bitmeyen savaşlar ve emperyal politikalarla istikrarsızlaştırılmaya çalışılan ülkelerin vaziyeti ortada. Katilliğinden gocunmayan devlet İsrail’in Gazze’de insanları kadın çocuk ayrımı yapmaksızın nasıl fütursuzca öldürdüğünü ajanslardan takip etmekle yetiniyoruz.

Son olarak, geçtiğimiz hafta, Suriye’de Esad rejimi son bularak yönetim Suriyeli muhaliflere geçti. Esad ve ailesinden geriye sürdürdükleri lüks hayatın izleri ve hapishanelerde işkence ettikleri ve öldürdükleri insanların görüntüleri kaldı.

Hatırlıyorum, 2011 yılında üniversitedeydim ve Mısır’da ‘Arap Baharı’ protestolarıyla Hüsnü Mübarek devrilmişti. Sonraki seçimlerde ise Müslüman Kardeşler çoğunluğu kazanmış ve Muhammed Mursi başa gelmişti. Çok geçmedi, birkaç yıl sonra 2012 ve 2013 yıllarında Mısır ordusu askeri bir müdahale ile yönetime el koydu. Muhammed Mursi gözaltına alındı ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi oldu.

Arap Baharı ve Mısır’da Müslüman Kardeşler ile Mursi’nin iktidara gelmesi, her ne kadar birçok kimselere göre insan haklarının ve özgürlüğün bir nişanesi olarak kabul edilse de bazılarına göre, Ortadoğu’da Amerikan yanlısı bir politika olarak görünüyordu ve çeşitli itirazlara neden oluyordu. Nihayetinde, Muhammed Mursi liderliğindeki Müslüman Kardeşler iktidarı kalıcı olmadı ve Mısır’da bugün de hâlen göreve devam eden Sisi Cumhurbaşkanı oldu.

Bunları şu sebeple anlatıyorum: Üniversitede iken Tunus’ta başlayan ve Mısır’la devam eden bu Arap devrimlerinin son durağının Suriye olacağı ve olması gerektiği algısı Ortadoğu siyasetiyle ilgilenen ve Ortadoğu’da demokrasi, istikrar ve barış isteyenlerin arasındaki yaygın kanaatti.Gelgelelim, o yıllarda Ortadoğu’da ardı sıra devrimler olurken Suriye’de Esad rejimi çok kuvvetli görünüyor, Rusya’nın da desteğine sahip olduğu için yıkılması olanaksız kabul ediliyor ve hatta Suriye’de Esad rejimi Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun istikrarı için gerekli görülüyordu.

Yakın zamana kadar Türkiye’de de bazı kimseler Esad’ın Suriye’de istikrar sağlayabileceğine yönelik görüşler mevcuttu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Esad’la ilişkisi bozulmuş olsa da Erdoğan bölgenin istikrarı ve Türkiye’nin sınır güvenliği açısından Esad’a bir çağrı yaptı ancak karşılık bulamadı. Nihayetinde, Suriye’de Esad rejimi son bularak Suriye’de yeni bir dönem açıldı. Yaklaşık 10 sene önce imkânsız görünen bir vakıa bugün gerçek oldu.

Suriye’deki devrimi Arap baharıyla başlayan silsilenin bir parçası olarak mı görmeliyiz? Suriye’de benim de müspet bulduğum ve insan hakları ihlallerinin son bulması açısından desteklediğim önemli bir devrim olduğunu söyleyebiliriz ancak Esad’ın Rusya’ya sığınmacı olarak gittiğini de göz önünde bulundurursak; Suriye’de muhaliflerin askeri başarısı Amerikan yahut İsrail menfaatine yarayacak bir devrim midir?

Böyle diyenler ve bölgede terör örgütleriyle istikrarsızlaştırmaya çalışanlar muhakkak olacaktır. Böylesi bir Amerika ve İsrail taşeronluğuna fırsat vermeden Suriye yeni yol haritasını çizmelidir. Gerek Suriyeliler açısından gerek Türkiye’den baktığımızda insanlık, demokrasi, özgürlükler ve insan haysiyetine yaraşır bir hayat sürebilmek açısından Türkiye’nin de desteklediği muhaliflerce gerçekleştirilen, 10 sene önce imkânsız görünen bir devrimin Suriye’de gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Suriye’de beklenmeyen ve ne denli kalıcı olabileceği şimdilik muamma olan bir devrim gerçekleşti. Peki, şimdi, bundan sonra ne olacak?

Birçoklarının, Ahmet Davutoğlu’nu eleştirmek için dile getirdiği ancak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 5 Eylül 2012’de ifade ettiği, “Şam’da Emevî Camii’nde Namaz Kılacağız” sözü artık mümkün değilse, nedir? Daha 10 sene önce Rusya’nın desteğini arkasına alan Suriye rejiminin yıkılması imkânsız görünürken, bugün, Türkiye’nin ve bölgedeki Müslümanların geldiği nokta açısından tarihi günlere şahitlik ettiğimiz aşikâr.

Ve bu yazının yazıldığı sıralarda İbrahim KalınŞam Emevî Camii’ne giderek namaz kıldığını ajanslardan öğreniyoruz. Ertesi gün de Esad’ın ardından Şam Emevî Camii’nde ilk Cuma namazı kılındı ve Türk bayrakları asıldı.

Tabi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basiretini ve Dışişleri Bakanlığı yaptığı zamandan beri Ortadoğu’daki halkların kardeşliğini ve Ortadoğu’da barışı savunan ilk ve nadir kişilerden olan Ahmet Davutoğlu’nun beynelmilel politikalarla ilgili tavrını takdir etmek gerekiyor. Yine, Ortadoğu siyasetinde Erdoğan ve Davutoğlu’nun yaklaşımlarını benimseyen ve Türkiye’nin birçok beynelmilel siyasetinde beraber teşrikimesai yaptıkları İbrahim Kalın’ı ve Hakan Fidan’ı da Suriye’nin ve Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde Türkiye’nin tavrını belirleyen önemli isimler olarak zikretmek icap ediyor.

Kategoriler
matbuat

İstanbul Hatırası

Lise hayatımın son iki senesini parasız yatılı olarak İstanbul’da geçirdim. On yedi yaşımda lise tahsilime devam etmek için İstanbul’a gelmiştim. Yenibosna’da Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi’ninöğrencileri ve mezunlarıyla Türkiye’deki en kaliteli ortaöğretim kurumlarından biri olduğunu bizzat tecrübe ettiğimi söylemeliyim.

Çocukluğumda İstanbul’a birkaç kez gelmiş olsam da parasız yatılı olarak on yedi yaşımda ilk defa İstanbul’u kendi ayaklarım üzerinde tanımaya başladım. İstanbul’a erken gençliğimde tek başına gelmek bambaşka bir duygu ve perspektifti. 

Yenibosna’dan okul arkadaşlarımla en çok Eminönü’ne, Sirkeci’ye, Çemberlitaş’ta Çorlulu Ali Medresesi’ne ve Vefa’nın dar sokaklarına giderdik.

Sinemaya gitmek için ya da tavla oynayabileceğimiz bir kafeye oturmak için çoğunlukla Beyoğlu’na giderdik. Galatasaray Lisesi’nin hemen karşısındaki kaldırım taşında oturmayı ve İstiklal Caddesi’nden geçen insanları bel hizasından seyretmeyi o zamanlar ilk defa sevmişimdir.

Yine, lisede bir defasında Mecidiyeköy’den belediye otobüsüne binip Silahtarağa’ya gittiğimi, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Alan Duben’i ziyaret edip ‘üniversite kavramı’ hakkında görüştüğümü ve fikirlerini aldığımı hatırlıyorum.

Bir defasında da eski dostum Oğuz Melik’le Tekel Sahnesi’nde oynanan Georg Büchner’in Woyzeck tiyatro oyununu seyretmek için Üsküdar’a vapurla gitmiştik. Ama kendi başımıza vapurla ilk defa gitmenin acemiliğiyle geç kaldığımız için tiyatro oyununu seyredememiş ve Üsküdar meydanını gezip geri dönmüştük. Üsküdar’a ilk gidişim on yedi yaşımda bu zaman oldu. O zamanlar, henüz telefonların müzik çalmadığı yıllarda, iPod’umdan çokça Teoman dinlemeyi severdim.

Ama sonrasında üniversiteyi İstanbul Şehir Üniversitesi’nde Altunizade’de geçirmiş olduğumdan, Üsküdar, İstanbul’un en sevdiğim ve zaman geçirdiğim mıntıkalarından olmuştur. Bana kalırsa Üsküdar’ın her semti kendi başına ayrı bir güzelliktedir. Beylerbeyi, Çengelköy, Kuzguncuk başlı başına kendilerine mahsus karaktere sahip yerlerdendir. Yine, Kadıköy’e bağlı olan Koşuyolu civarında dar sokaklar arasında gezinmek de İstanbul’u sevmek için yeterli sebeplerdendir.

Tabi, eskilerin çok defa söylediği gibi ‘İstanbul, eski İstanbul’ değil. Rahmetli Ara Güler’de bir röportajında İstanbul’un İstanbulluluğunun kalmadığını söylediğini hatırlıyorum. Şimdilerde İstanbul bolca araç ve insan trafiği demek. Hâliyle sokaklar ve dükkânlar da daha steril. İstanbul’un eski yerli insanlarıyla karşılaşmak daha az muhtemel. Böylesi daha iyi bir şey midir, açıkçası onu bilemiyorum. Çünkü eski yerli insanların olduğu bir İstanbul, her mahalle için geçerli olmasa da bir yönüyle daha fazla fakirlik demekti.

İstanbul’a lise okumak için ilk defa gittikten sonra yaklaşık yedi yıl İstanbul’da kaldım, İstanbul’u tanıdım ve sevdim. Daha sonra Ankara’da yüksek lisansımı yapıp, çalışmak için tekrar İstanbul’a döndüm. Bu sıralarda, İstanbul’da sürekli olarak yaşamasam da İstanbul’a gidip gelmeye çalışıyorum. Açık yüreklilikle söylemeliyim ki hâlen İstanbul’un merkezi semtleri gezip görmek için en iyi yerlerden. Eski şehir, ne denli tereddi ederse etsin, İstanbul için ticaretin devam ettiği bir kalp konumunda. Ancak artık eski İstanbul’un ötesinde apartman tarlalarının olduğu bambaşka bir İstanbul var. Bu yeni İstanbul ve merkezden uzakta yaşayanlar Türkiye’nin hâlen yeni sayılabilecek bir sosyolojik gerçeği. Buralarda bambaşka kaliteli hayatlar var. Ancak İstanbul’un eskilerinin yaşadığı ‘kaliteli’ hayatlardan daha farklı bir sosyolojik bir formasyona sahip.

Yine de diyebiliriz ki Osmanlı payitahtı İstanbul, kendisine mahsus karakteri ve güzelliğiyle İstanbul’dur; İstanbul’dan ötede kalan yerler ne denli gelişmiş olursa olsun taşradır, vesselam.

Kategoriler
matbuat

Fragmanlar ve Hayatın Anlamı

Şiir üzerine kalem oynatmak zordur. Benim gibi yıllara rağmen şiir üzerine nesir yazmakta acemilik çekenler için daha külfetlidir. Çoğu kez, şiir anlâm alanına nüfuz eder ve geriye söyleyecek bir şey bırakmaz.

Yıllar önce birçok bölümünü satır satır okuduğum ve üzerine düşündüğüm Fragmanlar’dan söz etmek isterim. Alman romantik Novalis’e ait Doğu Batı Yayınları’ndan basılmış bir kitap. Novalis’in Goethe’yi hayranlıkla takip ederek Goethe’yi yazdıklarıyla aşmaya çalıştığını ve entelektüel açıdan Goethe kalibresinde olduğunu söylemek mümkün.

Fragmanlar’da, “…Hakiki ahlâklı insan, şairdir.” diyor. Novalis için sanatın amacının bir ‘aşkınlık’ olduğu aşikâr. Novalis, bir Alman romantik olarak mütemadiyen yazdıklarıyla ‘kendini aşmayı’ amaçlıyor.

Novalis’in müdafaa ettiği, benim de benzer fikri paylaştığım bir meseleyi yazayım. Şöyle diyor NovalisHakikat heveslisi için çoğu zaman ardı sıra dizilmiş bir sürü fikir, kısa notlar, prensip ve fikirler kâfidir. Kısa ve öz olan makbuldür ya da olmalıdır. Bir konunun “analitik işlenişi” tembel ya da aceminin işidir.

Novalis’in bu düşüncesi bana yüzlerce sayfalık yüksek lisans ya da doktora tezlerini hatırlatıyor. Yazılan tez, her şeyden önce yeni bir fikir ve iddia olmalıyken, çoğu zaman analitik değerlendirmelerin, yorumların ve alıntıların içerisinde kaybolup gidiyor. Zaten, Türkiye’de tezlerin ekseriyeti yeni bir fikir içermiyor, inceleme ya da tahlil olmaktan ibaret.

Bizler, insanlar olarak okuduğumuz, baktığımız, muhatap olduğumuz kişinin ya da nesnenin eksikliklerini öncelikli olarak algılar, içselleştirir ve kendimize yakın buluruz. Novalis’in ‘kavrayış’ ve ‘idrâk’ımıza dair dikkatimi çeken bir diğer iddiası şöyle: “Yalnızca eksikli olan şey kavranabilir, bizi ileriye götürebilir. Eksiksiz olan şeyin ise yalnızca tadına varılır.” O yüzden, bazı sanat eserleri bizde özel bir tat bırakır. Fikretmek için ise noksanlıklara ihtiyaç vardır. Muhatabımızın eksikleri öncelikle dikkatimizi çeker ve noksan olandan fikir devşiririz.

Novalis’ten söz açılmışken, çağdaşı Arthur Schopenhauer’a da burada değinebiliriz. Hayatın Anlamı’nda Schopenhauer, hiçbir ihtiyaç ve sıkıntının olmadığı, bütün isteklerin beklemeksizin gerçekleştiği bir ütopyaülkesinde insanlar hayatlarını ve zamanlarını ne ile geçirirlerdi, sorusunu soruyor. Schopenhauer’a göre insanlar dünyada her istediğini ansızın elde etmezse hayatta çalışıp çabalamanın bir gayesi olur.Tabi, birçokları gibi Schopenhauer’dan farklı bir dünya da imkân dairesinde. Bazan güzel şeyler beklenmedik bir şekilde gerçekleşir. Şair Orhan Veli’nin yazdığı gibi her şeyin “birdenbire” gerçekleştiği bir dünya alımlı olduğu kadar mümkün.

Kategoriler
matbuat

Türkiye’nin Geleceği İçin Umutlanmak İstiyorum

Türkiye’de yaşamak zor ve külfetli olsa da Türkiyeli olmanın bu topraklara mahsus kendine has bir tarafı olduğu kanaatini taşıyanlardanım.

Türkiye, siyasetin gerçeklerinin ‘gündelik hayatlarımızı’ şekillendirdiği bir ülke. Siyasî, sosyal ve ekonomik meseleler entelektüel tartışmaları ve toplumsal meseleleri çokça belirliyor. Gündelik hayatlarımızın kendini öncelik olarak dayatan koşulları ise Türkiye’de entelektüel havsalamızı ve fikirsel tartışmaları geride bırakıyor.

Cumhuriyet devrinde ilk defa rastlanan bu ‘yerlilik’ ve ‘millilik’ bilincinin Nurettin Topçu ile başladığını söylersek, herhalde yanlış olmaz. Yirminci yüzyılın ortalarında Nurettin Topçu’da şahit olduğumuz bu şuurun bir varyasyonu 2000’li yılların ilk çeyreğinde Cumhur İttifakı çatısı altında yeniden revaçta olmuştur. Fikirleri gibi Nurettin Topçu’nun kendisi de bu topraklara ait bir mütefekkirdir. Nurettin Topçu gibi bu topraklara ait olma bilincini iliklerine kadar sıkı sıkıya hisseden bir fikir insanını ömrü boyunca lise öğretmenliğine mahkûm eden Türkiye gerçeği, bilhassa da tek parti döneminin zihniyeti karşısında öfkelenmemek elde değil.

İşte, yukarıda sözünü etmeye çalıştığım ‘Türkiye gerçeği’böyle hazin bir durumdur. Unutmayın ki Firavun kendi iktidarını tehlikeye attığı düşüncesiyle erkek çocukları öldürüp kız çocuklarını sağ bırakıyordu. Yani, potansiyeli olan herkesin önünü ve geleceğini kapatıyordu. Filistin’de yaşanan soykırımı böyle görmek gerekir. Yine, Türkiye’de muhtelif alanlarda sinsi planların oynanmaya çalışılmasını bu zaviyeden de değerlendirmek gerekir.

Kur’an-ı Kerim’de çok kez söz edilen bu hadiseyi ille de siyaset kurumu içinde düşünmek gerekmez. İllaki kişiler özelinde değerlendirmek gerekmez. Bugünün Firavunlaşmasını zihniyetler üzerinden okumak gerekir. Türkiye’de entelektüel bir kuvvenin var olmaması için de benzer zihniyet pekâlâ olabilir. Biricik olan ‘insan’ı silikleştirip kişiliksiz ve kimliksiz ‘kitle’ler oluşturulmaya çalışılmasında bu zihniyet yozlaşması müşahede edilebilir.

Nurettin Topçu’nun bu ülkede hak ettiği değeri görmemesinden hareketle bu örneği verdik. Yani, Türkiye’de, kendi emeği ve kalibresiyle bir şeyler olmuşlar müstesna, kimlerin önünün açılıp kimlerin yoluna taş koyulduğu iyice ve etraflıca düşünülmesi gereken meselelerdendir. Elbette, her zaman gerek münevverlerimiz arasından gerekse de başka sahalarda Hz. Musa gibiler çıkacaktır.

Türkiye topraklarında doğmuş olmak, haysiyetli bir şekilde yaşamak ve yine bu topraklarda vefat ederek var olmak yalnızca Türkiyeli bazı kimselerin bilebileceği bir hissiyat. Bunu hamaset olsun diye de söylüyor değilim. İmparatorluk bakiyesi Türkiye’nin beynelmilel siyasetteki haklılığı ve bazan yalnızlığı dünyada Türkiyeli olmanın ne idüğünü bize belki bir nebze anlatabilir.

Bu Türkiye’de aynı zamanda bir intelijansiya meselesidir. Türkiye olarak kendi aidiyetine sahip yüzyıllara seslenen aydınlara ve gündelik siyasetten sıyrılmış fikir insanlarına sahip olup olmamamızla alâkalıdır. Eskiden Türkiye’de hakikaten kalburüstü ve fikirleriyle çığır açan entelektüellerimiz vardı. Şu an kültür sanat alanında bu mümbitliğin olmadığı kanaatindeyim. Eskiden kemiyet bakımından daha az sayıda ama keyfiyet bakımından daha iyi fikir insanlarına sahipken; bugün Türkiye entelektüalizminin yozlaştığı ve aynı kalitenin kalmadığı hissiyatındayım.

Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabından bir parçayı burada kaydedelim:

“Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.

Türk aydını, Kitâb-ı Mukaddes’in Serseri Yahudisi… Hangi Türk aydını? Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Bu firar bir Kabil kompleksi.”

Türkiye’nin geleceği için umutlanmak istiyorum. Bu topraklara ait olan bir yerlilik şuuru taşıyan ancak statükoya, vesayete, ifade özgürlüğünün sınırlanmasına, antidemokratikliğe mahal vermeyen bir Türkiye’de yaşamak istiyorum. Bilhassa da ‘ifade özgürlüğü’ konusunda Türkiye’nin ciddi bir mesafe katetmesi gerektiğini düşünüyorum. Açıkça bir hakaret olmadığı müddetçe ve inancımız İslâm dininin mukaddeslerini hedef tahtasına koymadıkça; her türlü konu konuşulabilmeli, insanlar fikirlerini ifade edebilmeli ve kendi noktainazarından kanaatlerini dile getirmelidir.

Türkiye her şeye rağmen güzel ülkemiz. Kaosun ve savaşların eksik olmadığı bu coğrafyada tek sığınağımız. Türkiyeli olmak başka hiçbir memlekette olmayan kendine mahsus bir aidiyettir.

Kategoriler
matbuat

Samsun Sokaklarını Arşınlarken

Samsun’un sokakları arasında geziniyorum. Her şehrin/kasabanın old town olarak bilinen bir eskisi vardır. Samsun’da Saathane’deSubaşı’ndaCumhuriyet meydanındaÇiftlik İstiklal Caddesi’ndeModern Pazar’da yahut 56’larda şehrin öteki yerlerinde bulunmayan bambaşka anlâmlar bulurum.

Eski şehir yerindedir. Şehirde ‘gelenek’ olarak bulduğumuz nostalji aslında ‘modern olan’ın ta kendisidir. Milenyum çağında artık modernliğin kendisi bizatihi geleneğe dönüşmüştür.

Birçok taşra şehrinde olduğu gibi Samsun’da da eski şehrin kalıntıları arasından 1970’ler sonrasına mahsus bir modernleşme tecrübesi belirmiştir.

İşte, ben, bu geleneksel olarak görünen ancak tam mânâsıyla modern olan bu şehir nostaljisini sever ve sokaklar arasında kaybolmak isterim.

Aslında böylesi bir modernleşme biraz trajiktir. Modernliğin içinden teberrüz eden ‘gelenek’ bile biz bu çağın insanları için geleneksel bir his bırakır. Ben de bu ikilemli düşünceler içerisinde Samsun şehrinin sokakları arasında kaybolmak ve bazan da makinemi alıp fotoğraf çekmek isterim.

Her fotoğraf çektiğimde fotoğrafını çektiğim yerin on yıllar sonra nasıl göründüğüne birileri bakacakmış hissiyatını taşırım. Bu tavrı takınmamın asıl nedeni fotoğrafta ‘belgesel’ niteliği bulmamdır. Rahmetli Ara Güler de fotoğrafın ‘sanat’ olmaktan ziyade bir ‘belge’ olduğunuve çektiği fotoğraflarla ‘görsel hafıza’ oluşturmağa çalıştığını söylerdi.

Samsun sokaklarında gezinmek bana bir fotoğraf makinesini hatırlatır. Eski şehrin sokakları moderndir. Teknik bir icât olarak fotoğraf ve makinesi de moderndir ancak fotoğraf ortaya çıktığında bizde gelenekselmiş gibi görünen bir eskilik hissi bırakır. Yani, modern bir icâttan geleneksel bir çıktı ortaya çıkmış olur.

Modern Pazar’ın dağınıklığı, Subaşı’nın birbiri üstüne binmiş dükkânları ve daracık sokakları, Cumhuriyet meydanında insan suretleri, Çiftlik İstiklal caddesinin artık çoktan eski albenisini kaybetmiş mağazaları ve kaldırımları tam anlâmıyla bir modernleşme tecrübesinin neticeleridir. Buralarda dolaşmak bize nostaljik gelir. Eskiye dair bir şeyler bulmak isteriz artık çoktan modernleşmiş bu sokaklarda.

56’lar çok daha önceden 70’li ve 80’li yıllarda modernleşmiş ve eski hâlini muhafaza edebilen nadir yerlerdendir. 56’lar ve civarındaki kafe ve dükkânlar eskiliğe direnerek hâlen revaçtadır. Eski albenisini muhafaza etmeye çalışırlar.

Saathane meydanı ise restore edilmiş hâliyle bize modernleşmenin başka bir boyutunu gösterir. Gelenek biraz çarpık, biraz janjanlı bir biçimde modern bir surete bürünmüştür. Büyük Camii’nin yosun tutmuş merdivenleri bu janjanlı modernliğe baş kaldırırcasına başka bir doğallığı hatırlatır.

Belediyenin otoparkları da fahiş fiyatlara ulaşacak şekilde zamlanmış. Araba parkı için çok pahalı. Buna mukâbil, eskiden hınca hınç dolu olan otoparklarda yer bulmak mümkün hâle gelmiş.

Esnafın işlerinde de bir durgunluk göze çarpıyor.Dükkânlar kendi yağıyla kavruluyor. Cumhuriyet meydanından Saathane’ye doğru uzanan sokakta yürürken ya da Modern Pazar civarındaki havayı teneffüs ettiğimde insanlarımızın fakirlikle baş etmeğe çalıştığını hisseder ve kendimi bir mahcubiyet içinde talihli hissederim.

Çocukluğum ve ilk gençliğim, dedem Kemâl Vehbi Gül’ün ve anneannemin babaevinin olduğu Modern Pazar’dageçti sayılır. Samsun’da geçirdiğim bu zaman zarfında her hafta sonu Modern Pazar’a giderdik. Meyve sebze pazarı şimdiki gibi Ağabali Caddesi üzerindeki sokağa kurulmazdı. Şu an Anneler Parkı olan yerde sadece meyve sebze pazarı olarak kullanılan bir ‘Modern Pazar’ vardı.

Modern Pazar’ın hemen yukarısında Rasathane’ye doğru yürüdüğümde karşıma büyükşehir belediyesinin kitap kafesi çıkıyor. Rasathane Camii’nin hemen bitişiğindekiyaklaşık bir buçuk senedir faaliyette olan bu kafeyi görmek güzel. Büyükşehir belediyesi marifetiyle gerçekleştirilen bu ve benzeri kafeleri görmek beni sevindiriyor.

Yine, lise hayatımın ilk üç senesini Çiftlik İstiklal Caddesi’ndeki İbrahim Tanrıverdi Sosyal Bilimler Lisesi’nde geçirdim. Harabe hâlinden restore edilerek yeni bir kimlik kazandırılan bu iki tarihi binanın Osmanlı İmparatorluğu devrinde 23 Nisan İlkokulu ve Namık Kemal Lisesi’yle birlikte yatılı bir eğitim kompleksi olduğunu biliyorum.

Şehrin merkezinde Çiftlik İstiklal Caddesi üzerinde, üstelik sosyal bilimler lisesi gibi bir okulda lise öğrenimimi geçirdiğim için kendimi şanslı hissetmişimdir. Şimdilerde, liseleri şehrin dışında uzak bölgelerde konumlandırmak yaygın olsa da tıpkı kimliği ve tarihi olan liselerde olduğu gibi şehrin merkezinde nitelikli bir lisede öğrenim görmüş olmayı önemserim.

Şimdilerde, ‘modern şehir’ olarak görünen Atakum aslında bize modernliğin başka versiyonunu gösterir. Atakum’un modernleşmesi, şehrin merkezinin aksine bir bilgisayar oyunu olan Sim City modernleşmesidir. Eski merkezdeki şehrin aksine Atakum’un modernleşmesi daha vahşi ve acımasız bir kapitalizmle mündemiçtir. Özellikle emlâk sektörü göz alabildiğine inşaat yapılan ve araç trafik yollarının daha şimdiden mevcut araba yükünü kaldıramayan Atakum’u böylesi bir hâle getirmiştir.

Upuzun sahiliyle Atakum bölgesi birçoklarına göre daha yaşanılasıdır. Samsun’un merkez bölgelerindeki nostaljik ve geleneksel olarak görünen modernlik ise içerisinde daha fazla hikâye barındıran şehrin pek görünmek istenmeyen öteki yüzüdür.

Elbette, yirmi birinci yüzyılda Samsun hızla büyümüş ve hem merkezde hem de Atakum’da bambaşka bir kalabalığın teberrüz ettiği yeni bir şehir ortaya çıkmıştır.

Kategoriler
matbuat

Dünya Cennetinden Kaçmak

Şair İsmet Özel’in 9 Ekim 2024 tarihli “Es Geçtim Dünyadaki Cenneti” serlevhalı yazısının üzerimde bıraktığı intibaya dair birkaç kelâm etmek isterim. Yazı ilgimi çekiyor demek ki benim de yazılıp çizilenler hakkında bir meselem var. Ne demek istiyor İsmet Özel? Şairin makalesini isteyenler açıp okuyabilir. Şairin kendi yazdıklarına direkt olarak değinmeden, kendi havsalam üzerinden dünya cennetinden kaçmak nasıl olurmuş, bakalım.

Üniversite tahsil ettiğim ilk yıllar Cahit Zarifoğlu şiirini anlayarak okumaya başladığım zamanlara rastlar. Zarifoğlu şiirinde, anlâmsızlıklar içinde bir anlâm bulmuşumdur. “Uyarılan Şair” şiirinin son kısmı dikkatimi çekmekle kalmamış, beni etkilemiştir: Yazdıkların şiir değilse kalsın / Cennetse sevdan çık dışarı Evet, dünya cennetinden kaçmakla alâkalıdır imtihanım ve meselem.

Şiir üzerine yazmayı doğru bulmam. Şiir, şiir olmaktan ibârettir. İzâhı yazmakla olmaz. Herkesin kendisine mahsustur. Fakat oyundan çıkmadığımız ve dünya cennetinde de gözümüz olmadığı için Zarifoğlu’nun şiiri üzerine düşünebilir ve birkaç satır yazabiliriz.

Ben, Zarifoğlu’nun ima ettiği mânânın ve “çık dışarı” dediği cennetin bir ‘dünya cenneti’ olduğunu anlıyorum. Bu yüzden, ahlâkın ve uğruna zahmet çekilesi bir mücadelenin öncelikle dünya cennetinde gözü olmamakla başladığını biliyorum. Dünya cennetine prim vermemek Müslümanlığın da asgari bir gereğidir.

Ancak kendine Müslüman tanımlaması yapmayan bir ahlâklı insan için de dünya cennetinden kaçmak mümkündür. Her şeyden önce kendimize bir ahlâk edinerek ve dünya nimetlerine karşı ihtiyatlı olarak dünya cennetine karşı kendimize bir mevzi edinebiliriz.

Dünya cennetinden kaçmak hayatı perişanlık ve sefillik içinde mi yaşamaktır? Hayır, tam olarak öyle değil. Öyle olsaydı, düşkünlük veya pespayelik içinde yaşamak makbul olurdu. Dünya cennetinden kaçmak Müslümanların yine Müslüman kardeşinin eliyle düzeltmesi gereken bir yoksunluğun ve eksikliğin adı değildir. Her şeyden önce bir ahlâktır. Bilinçtir. Paylaşmaktır. Ahirete inanmaktır. Ve bize bu dünyada mahrum kaldığımız dünya nimetlerinden çok daha hayırlı ve güzel olanın ebedi yurt olan ahiret hayatında verileceğini bilip kalben mutmain olmaktır.

İşte, şair Cahit Zarifoğlu, şiirinde bize ‘dünya hayatındaki cenneti’ sevda edinmişsen ‘çık’, ‘benden değilsin’ diyor. Şairin şiirindeki mısradan ilâve bir anlâm daha çıkarmak mümkün: Eğer ki Allah sevgisini ve imanı gözetmeksizin sadece bir ödüllendirme niyetiyle bir ahiret cennetini sevda edinmişsen de “çık dışarı” diyor. Cahit Zarifoğlu gerçekten de haklıdır çünkü cenneti hak etmeyi yalnızca bir ödüllendirme ve mükâfat olarak görmek bir tür köpekleşmedir. Allah resulü Hz. Muhammed (s.a.v.), ehli beyti ve sahabeler insanlar arasında en üstün olanlardı ve onlar Allah’ın son ve hak dini olan İslâm’a ve Allah resulüne karşılıksız bir şekilde gönülden bağlıydılar. Bu cihetten bakınca, dünya cennetini terk etmek kadar ahiret cennetini yalnızca bir mükâfat olarak görmemenin önemini anlayabiliriz.

Yeni dünya ‘Amerika’yı keşfederek kuruldu. Amerika, dünyanın ötesinden ayrılıp yerlilerin kıtasında bir ‘dünya cenneti’ olarak kuruldu. Kapitalist ekonominin vaadi zaten yeryüzünde dünya cennetinin bir ferdi olarak yaşayan kişiliksiz nesneler/objeler ortaya çıkarmak değil midir? Dünya cennetinden kaçınmak bir nevi Amerikalılaşmamakla mümkündür. Yahudileşmemektir.

‘Ne mümkün’ diyeceksiniz… Zor biliyorum ama karınca kararınca mümkün.

Amerika, bize “simülasyon” içinde bir ‘dünya cenneti’ vaat etmiştir. Dünya cennetini elde etmek için kolay yol Amerika’nın ‘harikalar dünyası’na gitmektir. Jean Baudrillard’ın “simülasyon” teorisinden hareketle pekâlâ Amerika’nın bir ‘cennet simülasyonu’ olduğunu söyleyebiliriz.

Nasıl ki Disneyland, bütün dertlerin ve sıkıntıların unutularak sadece ‘mutlu olunan’ çepeçevre bir cennet tasarımıysa; Amerika da öteki kıtaların dert ve tasalarının olmadığı ‘özgürce’ yaşanabilecek ‘dünya cenneti’dir.

Gelgelelim, Berlin Duvarı’nın yıkılıp Soğuk Savaş’ın sona ermesinden ve hatta biraz daha öncesinden itibaren yirminci yüzyılda dünya halkları Amerikalılaşmıştır. Ancak bugün yirmi birinci yüzyılda bütün dünyada Amerikalılaşma temayülü olduğu için ‘dünya cenneti’nin sevdasına düşmek bütün dünya halkları için muhtemel olmuştur.

Dünya cennetinden kaçmak için her şeyden önce parayla olan münasebetimizi gözden geçirmeliyiz. Yine, herhangi bir makam/mevki mi bizi yüceltiyor; yoksa, biz mi bulunduğumuz makama değer katıyoruz, sorusuna hakkıyla cevap verebilmek mecburiyetindeyiz. Gündelik işlerimizi yaparken kendimize karşı dürüst olmalıyız. Yaptığımız dünyalık işlerde de ahireti gözetmeliyiz.

Tercihlerimiz, kararlarımız ve ortaya koyduğumuz irade ‘kapital’e mi hizmet ediyor; yoksa emeğin, alın terinin, özgünlüğün ve hürriyetin birer nişanesi mi?

Her şeyden önce iyi bir insan olarak ve kendimize edindiğimiz vesair prensiplerle hayatımızın muhasebesini yapmalıyız.

Biz, yeryüzünde dönen menfaatperest ve akçeli çarkın bir dişlisi miyiz; yoksa adaletsizliklerin, haksızlıkların, kul hakkı yemenin olağan olduğu bir düzenin dümenine çomak sokmakta marifet gösterebiliyor muyuz?

Bize bağışlanan nimetlerin şükrünü ne kadar gösterebiliyoruz ve mahrum kaldıklarımız için ne denli tevekkül edebiliyoruz? Dünya cennetinden kaçınıp ahiret hayatındaki cenneti hak edebiliyor muyuz? Ahlâkımız bizi dünya cennetinden kaçarak daha iyi, haysiyetli, erdemli ve vasıflı bir insan hâline getirebiliyor mu? Dünya cennetini bir Müslüman ya da ahlâklı bir insan olarak mevkimiz ve mevzimiz fark etmeksizin elimizin tersiyle itebiliyorsak o vakit bu topraklarda gerçek bir değişim için umutlanabiliriz.

Kategoriler
matbuat

Ahmet Davutoğlu İktidara Alternatif Olabilir mi?

Neden Ahmet Davutoğlu’nu yazıyorum? Bunun hususi bir sebebi olmalı. Siyasetin ve siyasetçilerin maziye kıyasla yozlaştığı milenyum çağında Ahmet Davutoğlu siyasi ahlâkını ve omurgalı duruşunu muhafaza edebilen nadir siyasetçilerden.

Her yaklaşımına ve fikrine katılmıyorum elbette ancak Davutoğlu’nu bilhassa da dış politika konularında eleştirenlerin son derece haksız olduğu ve kuyruk acısıyla düşmanlık ettiği fikrindeyim.

Bu tarz yaklaşımlarda bulunanların eleştiri getirmekten çok hasmane hareket ettiğini söylemek zor olmasa gerek. Çünkü Ahmet Davutoğlu iktidar muhalefet fark etmeksizin günümüz siyaset zeminindeki yozlaşmayı benimsemiyor. Türkiye’ye ahlâklı ve fedakârlık gerektiren bir siyaset teklif ediyor. Birtakım kimseler Ahmet Davutoğlu’na yaklaşımlarında sınıfsal, pozisyonel ve dinsel cihetten bir husumet ve kabızlık içinde. Elbet, Davutoğlu’nun dört dörtlük olduğunu iddia ederek bunu söylemiyoruz.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun iktidara alternatif olması ve kadrolarını hükümete getirmesi şüphesiz ki sokaktaki vatandaşların teveccühüne bağlı. Bu anlamda, Gelecek ve Saadet Partilerinin bir araya gelmesini ve ortak grup kurmasını hem ilkesel anlamda hem de güçleri birleştirme açısından çok değerli ve kıymetli buluyorum.

CHP hâlen tüm çabalarına rağmen gerçek bir iktidar alternatifi olabilmiş değil. Ne kadar mesafe katedilmiş olursa olsun CHP toplumun her kesimiyle hakiki ve samimi bir şekilde kucaklaşamıyor. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş cumhurbaşkanlığı için sivrilen siyasetçilerden ancak vatandaşın nazarında yeterli ‘güvenirliğe’ ve ‘ehliyete’ sahip değiller.

Siyaset son zamanlarda çokça popüler olduğu şekilde ‘reklam ajanslarının stratejilerine’ sıkıştırılmamalı. Özellikle İstanbul’da Ekrem İmamoğlu kendini ‘reklam ajanslarına’ teslim etmiş vaziyette. İYİ Parti ve kısmen Ak Parti de aynı şekilde. Türkiye’de siyasetin 90’lı yıllardaki retoriğine dönmesinin iktiza ettiği kanaatindeyim. Bunu menfi anlamda söylemiyorum çünkü 90’lı yıllar Türkiye’nin sıkıntılı ve zor zamanlarıydı. Ancak 90’lı yıllarda siyaset retoriği entelektüel açıdan daha mümbit ve zekiceydi. 90’lar Türkiye’si bu kadar ayrışmamıştı ve daha geniş bir toplumsal mutabakat mümkündü. O günlerde siyaset yapan aktörlerin kullanabileceği ve büyük paralar akıtabileceği reklam ajansları bu yaygınlıkta elbette yoktu. Bu sebeple, Türkiye’de siyasetin ve siyasetçilerin tanıtımının ve siyasal politika geliştirmenin 90’larda olduğu gibi parti içi inhouse stratejisiyle yapılmasını gerektiğini düşünüyorum. Ruhsuz reklamlar yapılacağına amatör işlerle hazırlanmış reklamlar efdaldir. Siyaset yaparken amatörlük daha kıymetlidir.

‘Reklamcılık’ şiiri öldürür. Şiirin olmadığı yerde de siyaset olmaz. Reklam tabii ki bir gerekliliktir ancak ‘reklam’ işinde ‘inanmışlık’ ve ‘samimiyet’ lazımdır. Reklamcılığa karşı değilim ancak siyasette ‘profesyonel reklamcılık’ siyasetin amacını inhiraf ettirir.

Türkiye’de bugün siyasetçiler arasında Ahmet Davutoğlu’ndan daha samimi ve fedakâr bir iktidar alternatifi yok. Gelgelelim, Gelecek Partisi kadroları yarın seçim olsa ve iktidara gelseler ‘işi kotarabilecek’bir genişlikte, çeşitlilikte ve kalifikasyonda değil. Elbette bu kritiğimden müstesna olan istisnalar var ancak özellikle nitelik ve popülerlik açısından Gelecek Partisi’nin kadrolarını güçlendirmesinin icap ettiğini açık yüreklilikle ve samimiyetle söylemem gerekiyor.

Aslına bakılırsa, siyaset muhalefet olarak da yapılabilir. Doğru dürüst ve ahlâklı siyaset yapmak muhalefette de mümkün. Fakat Türkiye gibi ‘gücün egemenliğinin’ olduğu bir ülkede bunun meşakkatli olduğunu biliyorum. Ancak siyaseti muhalefet olarak yapma iradesi gösterebilmenin mümkün ve ilkesel anlâmda önemli olduğunu düşünenlerdenim.

Siyasal partiler muhalefet olarak iktidarın eksiklerini eleştirmenin ötesinde kısıtlı imkânlarla ve kreatif fikirlerle halka hizmet götürebilir düşüncesindeyim. Muhalefette olmak demek Türkiye gibi bir ülkede ‘iktidarda değilseniz hiçbir hizmet yapamıyorsunuz’ gerekçesinin arkasına saklanmak olmamalıdır.

Ancak bu tabii ki bambaşka bir vizyon ve perspektif gerektirir. Küçük ama hakiki mânâda özgün ve kaliteli bir siyaset ortaya koyabilen ‘butik parti’ modeli benimsenebilir.

‘Butik Parti’ kavramını siyaset bilimi teorisi açısından ortaya atıyorum. Küçük bir entelektüel çekirdeğe sahip ve nitelikli politika geliştirmeyi düstur edinen bir parti yapısı. Ancak iktidara oynarken catch all partiler kadar da toplumun farklı kesimlerine seslenebilen ve milletle kucaklaşabilen bir model. DEVA Partisi kurulduğunda bende bir nebze ‘butik parti’ intibası uyandırmıştı ancak DEVA’nın kadrolarının ‘milletle kucaklaşması’zayıf. Zaten, DEVA da ‘butik parti’ stratejisini daha sonradan devam ettiremedi.

Ahmet Davutoğlu, ‘butik parti’ gibi benimsenebilecek bir stratejik model ortaya koyarak iktidar alternatifi olabilir. Kendini ‘reklam ajanslarına’ teslim etmeden nitelikli bir siyaset üretilebilir ve bunların tanıtımı yine kendi imkânlarıyla samimiyetle milletle kucaklaşarak gerçekleştirebilir.

Bugün, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’yle iktidar alternatifi olabilmesi ne kadar mümkün elbet tartışılır. Ancak siyasette iktidar olabilmek biraz da ‘hükümet olmaktan’ ziyade muhalefette dahi olsa halka götürdüğü hizmetlerle, fikirleriyle ve geliştirdiği siyasetle iktidar olabilmektir. MHP lideri Devlet Bahçeli muhalefette iktidar olabilmenin en başarılı örneği. Ancak bizim kastettiğimiz muhalefetin geliştirdiği siyaset biçemiyle alâkalı. Bahçeli’nin muhalefetteyken partisine kazandırdığı kritik rolden ve öneminden daha farklı. Gelecek Partisi gibi muhalefet partileri için ilm-i siyasetle, fikirleriyle, geliştirdiği siyasetle ve henüz muhalefette iken halka götürdüğü hizmetlerle iktidar olabilmenin başka yolları da mümkün olabilir.

Muhalefet iken dahi dikkat çekecek, insanları siyaseten heyecanlandıracak, umut olacak bir siyâset-i mülk geliştirilebilir. Böyle bir vizyon ve nosyon iradesini, mevcut şartlarda ne kadar zor görünürse görünsün siyasal ahlâkla Türkiye’de ancak Ahmet Davutoğlu başarabilir kanaatindeyim. Eğer Türkiye’de siyaset kurumunun şartları olgunlaşırsa sadece muhalefet olarak değil, – ne kadar muhtemel bilmiyorum ancak hükümet olarak da Ahmet Davutoğlu’nun iktidar olması sürpriz olmaz.Yine de siyaseti muhalefet olarak yapmanın iktidar olarak siyaset yapmaktan kanaatimizce daha kıymetli olduğunu belirtmek isterim. Tayyip Erdoğan bugün siyaseti muhalefet olarak yapsaydı bambaşka siyaset yolları izlerdi. Siyasette muhalefet yapmanın ‘sıra dışı’ ve ‘orijinal’ yollarının bulunmasının Türkiye siyasetinin geleceği için fevkalade hayati bir önemde olduğunu hatırlatalım.

Kategoriler
matbuat

Ne Okuyorum?

Lisenin ilk yıllarında, şu an Çiftlik İstiklal Caddesi’ndeki Olgunlaşma Enstitüsü Restoranı olan  ahşap binanın koridorlarında Doğu Batı Yayınları’nın bir posteri vardı: “Boş zamanlarınızda kitap okumayın.”

Galiba o yıllardan, belki biraz daha öncesinden bu yana birçok sosyal bilimci gibi ben de okumayı kendime bir meşgale edinmiştim.

Okumayı pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Bana kalırsa, okumak keyif verici ve rahatlatıcı bir eylem olmanın ötesinde çoğu zaman sıkıcı, insanı bunaltan bir istidat gerektiren başlı başına bir iştir.

Ancak kendimi bildim bileli günde birkaç sayfa dahi olsa okurum. Bunlar, bazan kitap olur yahut gazete veya dergi. Kitabı nasıl okuduğumun detaylarına girmeyeceğim. Bazı kitapları baştan sona, bazılarını ise entelektüel bir süzgeçten geçirerek bazı yerlerini okurum.

Bugüne kadar okuduklarım arasında Walter Benjamin, Theodor Adorno, Roland Barthes, Jean Baudrillard, Nurettin Topçu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Zarifoğlu, Oğuz Atay, Italo Calvino, Turgut Uyar, Sezai Karakoç gibi isimlerin benim için kıymetli olduğunu belirtmek isterim. Mehmet Âkif ve Necip Fazıl’ı ise edebiyatı kadar karakteriyle burada zikretmem gerekir. Yine, şiiri bu topraklara ait Nazım Hikmet erken gençliğimde üzerimde tesir bırakan şairlerdendir.

Yaşayan büyük şair İsmet Özel’in pek çokları gibi bende de kendine mahsus özel bir yeri vardır. Yine, yaşayanlar arasında şair Birhan Keskin, yönetmen Derviş Zaim ve hikâyeci Mustafa Kutlu da öyle.

Nadiren Orhan Pamuk’un romanlarını okurum. Masumiyet Müzesi galiba okuduğum dördüncü romanı. Orhan Pamuk romanlarında artık ustalıkla işlenen satırları görebiliyorsunuz ancak bir yerden sonra kendisini tekrar ettiği de bir vakıa. Yine, Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabı benim için kıymetlidir. Görünmez Kentler’deki kurguyu ve üslubu Calvino’nun öteki kitaplarında bulamam. Mesela, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcukurgusuyla orijinal olsa dahi böyle değildir, sıkıcıdır. Julio Cortázar’ın Seksek romanı da okumayı istediklerim arasında. Seksek, antiroman olarak nitelendirilen bir kurguda. Geçtiğimiz aylarda bu minvalde Ali Ayçil’in Karşı Roman’ı İletişim Yayınları’ndan çıktı.

Şiirle münasebet kurduğum zamanlarda fark ettiğim önemli bir husus da şiir okumak kadar şair poetikaları ve antoloji okumak gerektiğiydi. Üstelik, şair poetikalarını okumanın öteki okumalardan ayrılır bir yanı da çok keyifli olmalarıdır. Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık, İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu, İlhan Berk’in Poetika’sını, Octavio Paz’ın Şiir Nedir? Yay ve Lir kitaplarını burada zikredebilirim. Yine, antoloji olarak benim okuduğum Ataol Behramoğlu’nun iki ciltlik Büyük Türk Şiiri Antolojisi’dir.

Yaklaşık bir senedir Tanıl Bora’nın yüzyıllık siyasal tarihimizi kendi perspektifinden yazdığı Cereyanlar kitabı bir başucu kitabı olarak duruyor. İlâve olarak bu sıralarda İstiklal Harbi’ne ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına hızlı bir bakış atan Ahmet Kuyaş’ın Yüzüncü Yıl Notları kitabını okuyarak bitiriyorum.

Rahmetli Şerif Mardin’i de modern siyasal tarihimizi anlamak ve anlamlandırmak için çokça okumuşumdur. Yine, rahmetli hocam Halil İnalcık’ın, Osmanlı klasik dönem ağırlıklı yazmış olsa da modern Türkiye tarihimizle ilgili de denk geldiğim kıymetli makaleleri vardır. Osmanlı geç dönem siyaseti üzerine dikkate değer çalışmaları olan üniversite yıllarından hocam Gökhan Çetinsaya’yı, Ali Yaycıoğlu’nu, Baki Tezcan’ı, Şükrü Hanioğlu’nu Türkiyeli önemli zihinler olarak zikredebilirim. Gene, Murat BelgeMete Tunçay ve Halil Berktay da entelektüel havsalamız için önemlidir.

Son zamanlarda, Mısır’ın adı daha çok zikredilir oldu. Mısır’a gezmeye daha çok kişinin gittiğini duyuyorum. Mısır’da Müslüman Kardeşler yönetiminden sonra Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile uzun yıllardır bozuk olan uluslararası ilişkiler de Sisi’nin Türkiye’yi ziyaret etmesiyle bitmiş görünüyor. Mısır gibi kadim bir medeniyeti bildiğimi söyleyemem. Modern Mısır’ı anlamak için Dergâh Yayınları etiketli iki kitabı okunacaklar listeme aldım. İlki, Timothy Mitchell’ın Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi kitabı. İkincisi, Mısırlı entelektüel Ahmed Emin’in hatıratlarından yola çıkarak yazdığı Sarıktan Fese – Modern Mısır’ın Doğuşuna Tanıklığım kitabı.

Yine, Amerikalı yazar Gertrude Stein’in Üç Hayat romanı ve Graham Greene’nin İstanbul Treni beni meraklandıran okumak istediklerim arasında.

Bir çırpıda, “Ne Okuyorum?” sorusuna verilecek cevaplar hatırıma geldiği kadarıyla böyle. Herkesin kendine göre belirli dönemlerde ‘neler okuduğu’ üzerine düşünmesi ve okuduklarını gözden geçirmesi entelektüel zihni muhafaza etmek açısından oldukça mümbit bir fırsat.Bu vesileyle, TBMM’nin Cumhuriyet’i ilân ettiği 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı tebrik ederim.